Tag Archives: tavsiye

For your consideration

Bugünlük Monçuk’u babaannesine attık. Sürekli kalkan işaret parmağının gösterdiği şeyleri bugün onlar tanımlayacak, tekrar tekrar. Bu fırsattan istifade yapılacak milyon tane iş var. Kendime bakım onarım yapmam lazım, Erkişi’nin evde bir hatun kişi yaşadığını unuttuğunu tahmin ediyorum. Çalışmam lazım. Projeler dosyamda ”overdue” (geciktin ulan) diyen ve sinir biçimde ünlemler saçan işlerde ilerleme kaydetmem lazım. Günlerdir yemek sonrası sızdığım için aksattığım spor rutinime dönmem lazım. En mühimi de planlanacak iki doğumgünü var önümüzde. O hazırlıkları ayrıca anlatırım. Yani varoğluvar, ama ben gelmiş burada tavsiye yazısı yazıyorum. Tuhaf, çok tuhaf.

Filmler: Sevdim sevmedim diye hızlı hızlı geçeceğim valla. Benimle benzer zevke sahip olduğunu düşünenlerin işine yarar herhalde.

Yılın en iyi filmi yabancı film Oscarını da cebe indiren İran yapımı Ayrılık’tı. Tam adı Nadir ve Simin’in Ayrılığı. İzlerken beni kendine aşık etmedi bu film. Ama zihnimi de terk etmedi. İşlenen ahlaki çelişki beynimi kemirdi durdu, unutmadım, unutamadım. Dönüp dönüp karakterleri ve hikayeyi düşündüm. Gerçekten iyi filmler size yereli sunarmış gibi yapıp evrensel insan değerlerini sorgulayanlar. Bu filmin içindeki temel meseleyi hepimiz insan olduğumuz için anlıyoruz ve üzerine kafa yoruyoruz. Ve de kolay cevaplar yok, asla yok. Aynı geçen yılın yabancı film kazananı Arjantin yapımı The Secret in Their Eyes gibi. Bizim filmlerin neden Oscar aday adaylığında kaldıklarını açıklıyor bu filmlerin kazanmaları. Çok iyi filmlerimiz var ama yerelden evrensele ulaşmakta bir eksiğimiz var sanki, yerel fazla ağır basıyor sanki.

Aklımda kalan bir başka film We Need To Talk About Kevin. Hastası olduğum kadın Tilda oynuyor. Bakın bu kadın hem bağımsız filmlerde hem de stüdyo filmlerinde oynuyor ve röportajlarında kendisi için önemli olan tek şeyin yönetmenin öyküye inanması olduğunu söylüyor. O kadar içten sööylüyor ki bunu, bizim yönetmenlerden biri de ulaşabilir ona. Bu film zor bir konuyu işliyor, doğrusal bir hikayesi de yok. Anne olmayı asla istememiş ama kendini o hayatın içinde bulmuş bir kadının geçmişi ve oğluyla ilişkisini hatırlaması. Sübjektif yani. Biz bir anı dizisini izliyoruz. Evde doğru dürüst eşya yok mesela, çünkü insan olayları, hisleri hatırlar ama bibloları hatırlar mı? Konudan saptım. Çocuklar bizden dürüstlük bekliyor, onlara karşı dürüst olmadığımızda bunu hissediyorlar ve dikkatinizi çekebilmek için zalimliğe de başvurabiliyorlar.

The Mill and the Cross izlediğim en ilginç filmler kategorisinde. Nasıl anlatacağımı bilmiyorum. 1564’te Pieter Bruegel the Elder tarafından yapılmış olan “The Way to Calvary” adlı tablonun içine giriyoruz filmde. Oldukça kalabalık olan bu tablonun içindeki insanların günlük hazırlıklarıyla başlıyor film ve ressamın hamisine bizzat tabloyu anlatarak çizmesiyle devam ediyor. Her bir ayrıntıyı, her bir sembolü anlatırken dini bir resim kisvesi altında topraklarını işgal eden İspanyolların zulmünü hicvettiğini anlıyoruz. Başka bir sanat dalıyla böylesine akrabalık kuran bir film görmemiştim daha önce, büyük ihtimalle cehaletimden. Böyle anlatınca daha doğrusu anlatamayınca sıkıcı sanılabilir film. Bence katiyen değildi. Üstelik sizi adı geçen ressamın diğer eserlerini araştırmaya itiyor. Müthiş bir deneyim.

Başka sanatlardan ve tarihten beslenen, geçmişe duyulan nostaljiyle dalgasını geçen bir film de Midnight in Paris. İçeriği hakkında pek bilgi vermeyeceğim, ama çok eğlenceli bir Woody Allen filmi olmuş diyebilirim sadece. Allen yine role göre ”tip” seçmiş ve oyuncular cuk oturmuş.

Tinker Tailor Soldier Spy, soğuk savaş döneminde yaşanan casusluklara çok enteresan bir pencere açıyor. Konu gerçek bir olaydan yola çıkılarak yazılmış bir kitaptan uyarlanmış. 1970lerde İngiliz gizli servisinde en üst düzeydeki köstebeklerle mücadeleyi anlatıyor. Gary Oldman resmen döktürmüş, zaten Oscar’a aday da oldu. Ama tabii Jean Dujardin varken esamesi okunmadı.

The Descendants, The Artist, Ides of March, Hugo izlerken beğendiğim ama bende iz bırakmayan filmlerdi. Bir daha izlemeyi düşünmem. Hoş Hugo’yu üç boyutlu izlemedim ve asıl numara oymuş. Hem Hugo hem de The Artist’in geçmişe selam duran filmler olması ilginçti bence. Hafif bir nostalji var havada.

Herkesin çok beğendiği The Tree of Life’ı ise beğenmedim. Çok hırslı bir çalışma. Buna saygı duymak lazım. Terrence Malick resmen hayatı anlatma istemiş. İyi, güzel, ama beni açmadı. Alana mani olmayayım.

Bir de izlemek isteyip de henüz izleyemediklerim var: Shame, Rango, Norwegian Wood, Haywire. Bir de tırnaklarımı yiyerek beklediklerim: The Avengers, Prometheus, Total Recall, The Dark Knight Rises, The Bourne Legacy, Battleship

Ohaa çüş, uzun olmuş. Uygulamalar ve Kitaplar başlıkları bir sonraki yazıya kalsın.

Reklamlar
Etiketler , ,