Tag Archives: Monçuk

Monçuk ve süt

Güneşli Günler’in sorusuna cevap vermeye başlamıştım, ama bir de baktım cevabım uzadıkça uzuyor. Bari geniş geniş yazayım dedim. Soru: Monçuk süt içmiyor mu? Cevap: İçiyor, anne sütü içiyor. Ama inek sütü içmiyor. Daha doğrusu biz içirmiyoruz. Anadolu insanında laktoz intoleransı sık görülen bir sorun. Ben de bu sorunun sonuçlarını ortaokul yıllarımda her sabah çektim. Ayrıca süt endüstrisinin kalsiyum almamız için süt içmemiz gerektiği yönündeki reklamları da yanıltıcı. Birçok yeşil yapraklı bitkide ve bazı meyvelerde sütten aldığımız kadar çok kalsiyum var. Bunun yanı sıra yoğurt ve peyniri sınırsızca tüketiriz. Monçuk günde 2-3 kase yoğurt yer. Bir de sütü demir eksikliğine yol açtığıyla ilgili bulgular var.

Bakınız Amerika örneği. Dünyada en çok inek sütü içen insanlar herhalde Amerikalılardır. Hatta filmlerde bile ”bu sabah süt almadın mı?” sorusuyla başlayan bir dolu diyalog vardır. Ancak yine en çok kemik erimesi Amerika’dadır. Hamileliğimde bile doktorum günde bir bardaktan fazla süt içme ve yoğurt yersen ona da gerek yok demişti.

Beni bu konuda ikna eden yazı şudur. Tabii İngilizce kaynaklardan da birşeyler okudum. Sonra aklıma şu geldi: çocuklar neye ihtiyaçları olduğunu içgüdüsel olarak bilirler ya. Demir eksiklikleri varsa toprak yerler mesela. Monçuk bir süredir ekmek yiyor deli gibi. İlk başlarda kısıtlayayım dedim, ama sonra düşündüm çocuğun karbonhidrata ihtiyacı var, oturmuyor ki. Aynı şekilde bu kadar çocuk süt sevmiyorsa ve reddediyorsa bir bildikleri olamaz mı? Kısacası günün birinde içmek isterse içer tabii, ama şekersiz, kakaosuz. İçmek istemezse de hiç önemli değil.

Başka bir yazıda da nasıl artık tavuk yemediğimizi anlatayım size :)

Etiketler

Kalite-li

Çocukla kaliteli zaman geçirmek diye bir kavram türedi. He, altını temizlerken kalitesiz zaman geçiriyoruz, en azından bizim açımızdan öyle, bari bir de kaliteli zaman geçirelim. Rafine bebek bakımı diye bir kitap adı geldi aklıma, nasıl? Bebeğinizi önce hafifçe kaldırın, sonra altını koklayın, en son burnunu yalayın, sonuç: hmmm, 2011 mahsulü, o yılın erkek bebekleri meşhurdur, biraz kakalı, hafif de bir yoğurt tadı aldım, öğle yemeğinden bulaşmış burnuna. Neyse dağılmayalım. Bu kaliteli zaman ne menem birşeydir anlayabilmiş değilim. N.urturia’da mesela 2 aylık bebeği olanlar, bebekleriyle ne oyunlar oynayabileceklerini soruyorlar. Nasıl yani? Sizinki 2 aylıkken tavana bakmak dışında birşey yapabiliyor mu? Diyelim o yapıyor, sizde yapacak hal var mı? Valla biz bizimkini anasının bebekliğinden kalma battaniyesine, pardon oyun halısına yatırıyorduk tavana bakıp bakıp gülüyordu. Artık melekler ne tiyatro oynuyorlarsa bizimkine, pek eğleniyordu. Tepesinde salladığımız hayvanlardan birine elini uzatınca seviniyorduk, oyun oynamış gibi oluyorduk.

Tabii şimdi daha çeşitli ve daha bir kaliteli oyunlar oynuyoruz. Belki fikir verir kaliteci annelere:

– Oğlum git bezini getir oyunu. Bezleri odasında kendi erişebileceği bir çekmecede duruyor. Bakıyoruz bizimki gene salonda volta atıyor, mızmırmasına az kalmış, git bezini getir diyoruz. Odasından salona bez taşıyor. Taşımacılığı öğreniyor.

– Masayı silmece. Veriyoruz eline bir bez, masayı, yeri sildiriyoruz. Çabuk sıkılıyor, bezi de yemeğe çalışıyor. Ama umutluyum. Ağaç yaşken eğilir. Temizlikçiliği öğretiyoruz.

– Çorap toplamaca. Genel olarak anne-babanın yere attığı giyecekleri yerden alıyor diye tanımlayabiliriz bu aktiviteyi. Bazen yerde olmayan giysileri önce yere atıp sonra alıyor. Ama olsun, düzen, tertip öğreniyor.

– Mutfak dolabı karıştırmaca. Mutfaktaki bir dolap Monçuk’un. İçinde plastikler duruyor. Orayı boşaltıp, dağıtıp karıştırıyor. Mutfağı keşfediyoruz aktivitesi.

-Fasulye ayıklamaca. Fasulyeleri çıt çıt kıramadığı için gıcık oluyor. Yine de yere bir kısmını serip tek tek bana vererek yardım ediyor. Yardımlaşma ve mutfak atölyesi aktivitesi bu da.

Bu aktivitelerle çok kaliteli zaman geçiriyoruz. Burada kaliteli zamandan kastım, mabadımın koltuk minderiyle uzun süreli buluşmalarından ibarettir.

Etiketler

Ağğğbiii

Bayramdan hemen önce Monçuk kendi deyişiyle ağğğbii oldu. Kuzen geldi, hoş geldi. Biz de soluğu İstanbul’da aldık. Yola çıkmadan birkaç gün evvel de Monçuk sehpaya uzun uzun bakıp kendi kendine yürüyebileceğine karar verdi. Dolayısıyla İstanbul’da bol bol düştü, yeni morluklar edindi.

Yaklaşık on gündür kuzeni olacağından bahsediyorduk, yolda da kuzeninin adını öğrendi. Ancak bizzat kendisiyle tanışınca şaşırdı kaldı. Soyut birşey zannettiği kuzen karşısındaydı. Üstelik sürekli ağlıyordu ve tekerlekleri olmamasına rağmen herkes ona ilgi gösteriyordu. Bu bebek denen şeyden çok da hoşlanmadığını açıkça gösterdi. Şimdi bebek ne yapıyor deyince ağlama sesleri çıkarıyor. Üstelik ne ben ne de babası onun yanında bebeği kucağımıza aldık. Bir de bebeğin hediyesi olarak yeni bir oyuncak verdik. Ama ne fayda… Artık ailenin bebeği olmadığını anladı sanırım. Yine de ilk göz ağrımız. Ne güzel laf… Göz ağrısı.

Yolda oyunlar oynayarak, yeni kitabına bakarak oyalandı. Bir-iki defa mola verince pek sorun çıkmadı. Tabii bunun bedeli benim çenemin bir an bile durmamasıydı. Çocuklu araba yolculuğu gereçleri: hiç görmediği basit bir araba, en sevdiği oyuncakları, bol resimli yeni bir kitap, kurabiye, meyve, kuru kayısı gibi atıştırmalıklarla dolu koca bir torba ve acil durumda camı kırılmak üzere ayfona yüklenen beybi aynştayn videosu. Nitekim bu video İstanbul’da köprüde yol sıkıştığında kurtarıcımız oldu. Ben gitmeden bir devede oynatıcı almayı düşünmüştüm. Ama Erkişi ayped çağında oynatıcının miyadı dolmuş bir teknoloji ürünü olduğuna beni ikna etti. Gerçekten günün birinde daha uzun araba yolculuklarına çıkarsak bir ayped edinmek veya ayfona yeni videolar eklemek yeterli olacak gibi. Tabii dediğim gibi bu video atıştırmalıklar, oyuncaklar ve şarkılar bitince kullanılacak en son çare.

Monçuk ilk kez ayakkabı giydi İstanbul’da. Yazı, artık ayak parmaklarının önden pörtlediği bir çift sandaletle geçirmiştik. Yürümeden ayakkabı almayacağım diye direttikçe direttim. İyi oldu, şimdi parkta kendisi dolaşmaya başladı.

Oradayken Monçuk’u satıp biraz başbaşa gezebildik. Yeniden çift olmak iyi geldi. Ama günün sonunda oğlanı özledik tabii.

Hissediyor musunuz bilmem ama bu yazıyı hiç isteyerek yazmıyorum. Hiçbir şey yazmak istemiyorum. Ahval-i şeraitimiz bombok. Hiç birşey hissetmiyorum sanki. Daha doğrusu olup bitenlere ahlanıp vahlanmak istemiyorum, televizyon karşısında gözyaşı dökmek büyük bir ikiyüzlülük gibi geliyor. İki gün sonra unutacağımız -evet evet unutacağız- acılar için burada büyük büyük laflar etmek istemiyorum, utanıyorum. İçimdekileri, yüreğimden gerçekten geçenleri söylesem çok kızacaklar biliyorum. Kafamda kocaman neon ışıklardan bir soru var sadece: Değer mi?

Değdiğine ve bu işi tuttuğumuz yolda çözeceğimize inananlar için dün Monçuk’la duyduğumuz bir sohbet gelsin:

– 5’miş.
-Yok, 7 şehit var ben duydum akşam televizyonda.
-Yok, yok 6 olmuş olabilir.
-Off bütün teröristleri geberteceğim.
-Ben de.

Konuşanlar 7-8 yaşında iki ”ağğbi”ydi. Bu konuşmanın başka bir coğrafyada bir ayna yansıması, aktörleri değişmiş bir ekosu olmadığına inanıyor musunuz? Yarın dökülecek kanlar şimdiden damarlarda fokurduyor.

Van’da sanat terapisiyle çocukları tedavi ediyorlarmış. Dört genç kadın. Bizim hepimizin travma sonrası terapiye ihtiyacı var. Bütün bir memleketin.

Ne diyordum? Hah, Monçuk yürüyor.

Etiketler

Reklamlar

Şu mübarek ayda televizyonu açmayı hiç sevmiyorum. Ama genelde Monçuk’u uyuttuktan sonra bir süre beynimi uyuşturmam gerekiyor, ben de çekiyorum içime bir doz teli. Öncelikle 11 ay magazin, dedikodu, tartışma, kavga, evlilik, realitiiii yayınlayıp Ramazan yaklaşınca 29 kupona vicdan rahatlatıcı din kitabı satılmasını sevmiyorum. Bu da mı olmasın yani diyenlere 11 ay boyunca olanlar olmasın demek istiyorum. Ama beni asıl sinir eden reklamlar. Özellikle gelenek-aile-nostalji damarımızdan bizi tutup cüzdanlarımıza uzanmaya çalışan reklamlar. Kokakola olmazsa sofra sofra değil, boyalı çakma maraş dondurması yemezsek mutlu olamayız, illa geleneksel isteyen baklavalı dondurma yiyebilir. O ne yaaa? Baklavalı dondurma, böğğğğh. Bu aya özgü olmayan ve çocukları hedefleyen reklamlara ise artık resmen dalmak istiyorum. TR.T Ço.cuk denen kanalın neden reklam gelirine ihtiyaç duyduğunu biri bana anlatabilir mi? T.RT eşşek kadar bir pay almıyor mu bütçeden? Elektrik faturalarımızdan kesilmiyor mu haraç şeklinde? Neden benim paramla benim çocuğumu zehirlemeye yelteniyorsunuz? (Benim çocuğum derken genel konuşuyorum, Monçuk tekerleksiz hiçbir şeye ilgi göstermiyor yoksa.) Bir grup reklam direkt çocuklar markette annelerinin paçasına yapışsın diye tasarlanmış. İyiler, kötüler, didişmeler var. Resmen birer mini çizgi film çekmişler. Hatta belki duydunuz maksın uzun metrajlısını da çekmişler dayanamayıp. Bir de annelere oynayan reklamlar var. Şu cıncı kadar, boyalı yoğurdu bebene yedirmezsen beben kısa kalır, ipi çekemez, döverler bebeni. Mesaj bu. Ünlü insanlar bu reklamlarda nasıl oynayabiliyorlar? Adları bu kadar ucuz mu? Hele en son ”bitkisel” özlü jelibon ayıcıklarla ilgili reklamı gördüm ki, geleneksel tabirle dumur oldum. Anneler tamamen ”bitkisel” özlü lastik gibi şekeri yedirerek çocuklarının sağlığını düşünmüş olacaklarmış. Yaa bunlar bizim hormonal dengesizliğimizin doğumdan sonra kaç yıl devam ettiğini sanıyorlar?

Monçuk doğmadan önce 2 yaşına kadar şeker, çikolata yedirmemeyi düşünüyordum. Fikrimi değiştirdim. Ne kadar erteleyebilirsem o kadar erteleyeceğim. Bayram arifesinde herkesi tehdit ettim. Çocuğun kendilerini sevmesini istiyorlarsa kuru meyve verebileceklerini, her türlü çikolata verme girişiminin tarafımdan uçan tekmeyle durdurulacağını söyledim. Tamam, biz de yedik. Ama azıcık çeşit vardı, haftada bir-iki alınırdı en fazla ve biz sokak çocuklarıydık. Şimdiyse bıngıl bıngıl gezmeyen bir 11-12 yaşında delikanlı bulmanız zor. Elimden geldiğince her türlü şekerli gıdaya evde alternatifler oluşturmayı planlıyorum. Dondurma yenecekse, onu da biz yaparız netekim. Bir de spor spor spor. Maymun iştahlı yapmadan çocuğu ciddi bir spora yönlendirmeli. Hem disiplin öğrensin (benden öğrenemez çünkü), hem de beslenme ve hareket arasındaki dinamiği öğrensin. Bir de TR.T biraz pibiesleşse, reklam alsa ama bir elekten geçirse. Bu konuda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na mı, Sağlık Bakanlığı’na mı, yoksa direkt T.RT’ye mi yazmak lazım? Monçuk’u şekerden koruyabilirim ama pe.peden koruyamam sanırım.

Etiketler

14

Monçuk 14. ayını da tamamladı. Bir yaşından sonra sayılır mı bilmiyorum. Soranlara bir yaşında diyorum, tatmin olmamış görünüyorlar, illa haftasına kadar istiyorlar. İyi ki bizim yaşımızda yok böyle bir talep. Ayy anacıım acaba ben kaç haftalığım, kaç aylığım?

Tatilden sonra Monçuk bir hafta kadar bir hoş oldu. Ota b.oka ağlamaya başladı. Uleeyn dedim şuracığa koyunca 10 dk kendi kendine oynayan bebem gitti, eyvahlar olsun. 10 dk deyip geçmeyin. Neler yapılır 10 dakikada aklınız şaşar. Üç çeşit yemek çıkarır insan be. Neyse sonradan biraz düzelir gibi oldu. Ama bebeklikten çıktığı da açık ve net ortada. Sınırları acayip test ediyor mesela. Bizim evde bir tane net kura var: priz ve kablolara dokunulmaz. Bizdekiler korumalı ama bunun misafirliği de var. Mobil hale geçtiğinden beri priz veya kablolara hamle ettiğinde hayır diyoruz, kaş çatıyoruz, gırrlıyoruz (evet gırrlıyoruz, bkz. Karp amca). Şimdilerde tavrı şu: nefes nefese odaya dalıyor, kurbağalama stilinde emekleyerek kabloya doğru koşuyor, dönüp bana bakıp sırıtıyor, elini değecekken yine bana bakıyor, tepki veriyorum, kabloyu kaptığı gibi sallamaya başlıyor, ben de kendisini kaptığım gibi başka odaya götürüyorum. Ama o sırıtması yok mu? Bu bebelere saf, melek falan diyenlere şaşıyorum valla. Hepsi cin olup adam çarparlar.

Mobil demişken… Monçuk yürüdü ama yürümedi. Bir yaşında sıralıyordu. 13 aylıkken arabasıyla bütün evi dolaşmaya başladı. 14. ayda 3-4 adım attı. Herkes yürüdü artık derken, o geri sarmaya karar verdi. Artık bırakacağımızı anlayınca ya elimize yapışıp bacaklarını havaya kaldırıyor ya da direkt oturuyor. Anlaşılır bir şekilde korkuyor. Ne yapalım, 18. aya kadar zamanı var, elbet cesaretini toplayacak bir gün. Ben de günümü göreceğim.

İştahı biraz azaldı. Ama hala favorilerine hayır demiyor: yoğurt, bulgur, köfteden ziyade dana eti, semiz otu, salatalık, kuru kayısı, muz. Hala süt veya meyvesuyu tatmış değil. Favori içecekleri su ve anne sütü.

Tatilden beri banyoya düşkünlüğü arttı. Artık her gece banyo yapıyor. Bıraksam saatlerce kalabilir küvetinde. Mısır nişastası mucizesi sayesinde isilikleri de geçti.

Uyku düzeni iyi sayılır. 4,5 aylıkken Hoggladığımızdan beri arada kriz dönemleri yaşasak da gece boyu uyuyor. Gece boyu derken 12’den sonra kesintisiz uykudan bahsediyorum. 12’den önce bazen uyanabiliyor, bazen uyanmıyor. Bu aralar susayıp uyanıyor, suyunu verince uykuya devam ediyor. Gündüz uykularını ise 2’den 1’e indirme döneminde. Sancılı bir süreç, çünkü henüz öğleden sonraya kadar dayanamıyor. 11 gibi sabah uykusu uyuyor, 2 saate yakın uyursa akşam uyumuyor ama bu sefer de çok mızırdıyor. Akşam uyursa o zaman da gece uykusu 9’a sarkıyor. Bakalım yavaş yavaş halledeceğiz.

Söylediğimiz hemen herşeyi anlıyor. Araba (ağaba), meyve (meybe), çiçek (çiçeh), şişe (şiş), anneea, ba-ba, de-de, ver, al, git (dit) diyor. Bunun dışında herşeyin ilk hecesini söylediğinden ba- duruma göre baba, bak, babaanne, banyo demek olabiliyor.

Genelde herkes yürüdükten sonra daha zor diyor, ama bana kalırsa ha yürüdü ha yürüyecek ve ha konuştu ha konuşacak evreleri daha zor. Bana müsaade.

Etiketler

Yoğun-luk

Bu aralar Monçuk’un birinci yaşını doldurması nedeniyle aldığımız çeşitli randevuların peşinde koşuyoruz. İlki göz randevumuzdu. Göreceli olaysız geçti. Gözüne damla damlatmak zor oldu, epey ağladı. Bir dolu parayı çocuğun gözüne ışık tutsunlar diye mi verdik? cümlesi de aklımdan geçmedi değil. Ama birşey çıksa sonradan neden erken davranmadık diye üzülürdük.

İkinci randevumuz fotoğrafçıylaydı. Doğumda fotoğrafçımız yoktu. Zaten o son dönemde zarif hamilelikten çıkılıp pörtlek hamileliğe geçilmiş oluyor. Bebek deseniz sürekli uyuklayan birşey. Bu şartlar altında kendi çektiklerimiz yeterliydi. Ama bir yaşından bir hatıra kalsın istedik. Annemin 13 yaşına kadar her doğumgününde fotoğrafçıda resmi çekilmiş mesela. Bu fotoğraflar arkalarına yazılan notlarla eşe dosta yollanırmış. Üzerinde hep anneannemin diktiği çok şık bir elbise… Sonra teyzemde bu uygulama, iki çocuklu olmanın gereği, rafa kaldırılmış.

Fotoğraf çekimi esnasında Monçuk eğlendi sanırım. Tabii yeni oyuncaklar gördü, bir de annesi ona şu deterjanlı balonlardan yapıp durdu. Fotoğrafçıların sırrı buymuş. O balonlara bakan bebişlerin fotoları çıkçık çekiliveriyor. Öğleden sonra uykusunu orada uyutmak zorunda kaldık. Çok zordu. Monçuk, loş ışıkta uyumaya alışık, optimal şartları sağlayamadık. Emzir, pışpışla derken yarım saatliğine uyudu. O sırada fotoğrafçımızla sohbet ettik. Bizim fotoğraf çektirmeyi çok sevmediğimiz sonucuna varmıştı. Meğer başka anne babalar kendilerine ve çocuklarına beş-on tane kıyafet getiriyorlarmış. Sürekli kostüm değiştiriyorlarmış. Çocuğun resimleri çekilirken sürekli girip kendileri de dahil oluyorlarmış resme. Biz öyle atak değiliz ki… Bir de kamera karşısında rahat da değiliz. Aile fotoğrafı çektirdik ama birkaç tane. Zaten benim adam tahammül edip o kadarını çektirdi, bir de üstüne bütün gün bekledi ya. Nasıl devreleri yanmadı, dnası çözülmedi hayret. Dönüş yolunda bir de baktık yolları kapamışlar, feci bir trafik. Monçuk aç. Tam cinnetlikti. O sıkışık trafikte Monçuk yoğurdunu yedi neyse ki. Artık delirmek üzere olduğumuz yerde görev değişikliği yaptık. Ben direksiyona geçtim, Erkişi Monçuk oyalamaya. Çevre yolundan, yolu uzatarak ama sakin sakin eve geldik.

Asıl kıyamet kardiyoloji randevumuzda koptu. Efenim, bizim doktor bir yaş bebelerinden kan testi istemiyor ama eko-ekg istiyor. Ben hiç duymamıştım. Nitekim çocuk kardiyologları da duymamışlar. Şaşırdılar. Bir üfürme mi duydu doktorunuz? diyorlar. Cık, çok şükür. Ekg çekilirken uyuşturmaları gerekmedi, biz de umutlandık. Ama ekokardiyografi denen şey 10 dakika süren, kalbin ayrıntılı ultrasonu. Monçuk’un durması imkansız. Durmadı da zaten. Doktorun ekürisi ilaç verilsin buyurdu. Ayy kıl oldum kadına. Oğlan daha çıkabileceği desibelin yarısındaykençok ağlıyor dedi kadın. Aha dedim çocuğu yok bu hatunun. Olsa bilirdi bu mıkmıklamaya ağlama denemeyeceğini. Ayrıca seni de soyup klimalı odada bekletelim, sonra da göğsüne soğuk jel sürelim bakalım keyfin yerine gelecek mi? Bize bir şırınga ilaç verdiler. Ama adam içmiyor. Yarısını belki içti. Şimdiki aklım olsa yoğurduna katardım. Aslında iyi ki de hepsini içmemiş. Yarısıyla bile bildiğin sarhoş oldu Monçuk. Gözler kayıyor, ağız çarpık çarpık gülümsüyor, arada öpfüceem modunda babasını okşuyor. Çok komikti. Ama üzüldük de o haline. Videoya almadığıma yanarım. O sarhoşlukla ekosu yapıldı. Dönüş yolunda ayıldı bizimki. Pişman mıyım? Kesinlikle. Zaten 1 yaş geç dediler bu tetkikler için. Birşey olsa zaten bir yaşına kadar çıkardı. Öff gereksiz işler.

Etiketler

Masal

Monçuk’un gece yatış rutini, tabii işlediği gecelerde, şöyle:

Akşam yemeği
Alt değiştirme, burun çekme
Emzirme – masal
Uyku tulumunu giyme
Odasındaki cansız varlıklara iyi geceler dileme
Kuzusunu uyutma
Ninnilerini dinlerken kucakta biraz pışpışlama ve iyi geceler dileyerek yatağına konuşlandırma
Ağlamasın diye bildiğin bütün duaları okuma

Bu emzirirken masal anlatma işine yeni başladım. Biraz biraz alışsın da sonra bunu kitap okumaya çevireyim diyorum. Tabii masal birikimim kısıtlı şu anda. Dön dolaş anlattığım masallar şunlar:

Anne keçi ve yavruları (kötü kurt yavruları yemeyip kaçırıyor, sonunda da ormandan kovuluyor)

Çirkin ördek yavrusu (genel hatlarıyla annesinin çirkin olmasına rağmen sevdiği bir ördek yavrusunun meğer aaaa kuğu yavrusu olması, yanlış bir mesaj ya hadi neyse)

Kırmızı başlıklı kız (büyükanne kurt tarafından dolaba kilitleniyor, kurt sepetin içindeki kurabiyelerin peşinde, kbkız karete darbeleriyle kurdu bertaraf ediyor)

Keloğlan ve annesi (Fakir ama gururlu Keloğlan padişahın sorularına zekice yanıtlar verince, köye su yolu yaptırmakla görevlendiriliyor, bu görevi başarınca padişahın kızını ve vezirliği kapıyor, ama stresten bunalıp yine kulübesine taşınıyor. Şimdilerde hes inşa eden padişaha karşı köylüleri örgütleyen bir Keloğlan masalı üzerinde çalışıyorum)

Fakat bu uçuk versiyonlardan bile sıkılıyor insan. Bu gece artık dayanamadım ve aşağıdaki masalı anlattım Monçuk’a:

”Bir varmış bir yokmuuuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallariken kötü kalpli bir prens varmış. Yalancılar kralı bu prensin adı Lo.ki’ymiş. L.oki, babası Od.in ve kardeşi Th.or’u sevmezmiş, onlardan intikam almak için Çitarilerle işbirliği yapıp dünyaya saldırmıııış. Dünyadaki insanlar da kendilerini L.oki’nin ordusuna karşı savunacak bir kahramanlar ekibi kurmuuuş. Bu ekipte Demirad.am, Kaptan Amer.ika, T.hor ve H.ulk varmııış. … Böylece dünya kurtulmuş. Gökten üç elma düşmüüüş. Biri Monçuk’un, biri annesinin, biri de babasının başına.”

Spoylır vermeyeyim diye arayı atladım, ama filmin her detayının masalda geçtiğine şüpheniz olmasın. Burada çıkarılacak iki sonuç var: film kesinlikle pıff değil ve de artık izlediğim her film Monçuk’a masal olarak dönecek.

Not: Kaptan, Hulk’a dönüp Smash! deyince neden güldüğümüzü anlamayan insanlar, Hulk lan o! De gidin bi çizgi roman okuyun.

Etiketler

Bit-ti

Yeniyetme, özenti anneyiz ya, Monçuk 6 aylıkken işaret diline sardırmıştım. Bayağı araştırdım bu konuyu. İki önemli bilgi var bu konuda. Birincisi, işaret dili öğretmek sanıldığı gibi bebeğinizin konuşmasını geciktirmiyor. Aynı iki dilli bebekler gibi çocuğunuz hem işaret dili hem Türkçe öğrenebilir. İkincisi, işaret dili öğrenen ve öğrenmeyen çocuklar arasında gelişimsel hiçbir fark yok. Yani daha zeki falan olmuyorlar. Ha, neye yarıyor? Bebeğinizin tam olarak kendini ifade edemediği bir dönem var. Sizin söylediklerinizin bir çoğunu anladığı ama kendisi 3-5 kelimeyi yarım yamalak edebildiği, parmağıyla göstererek ne istediğini anlatmaya çalıştığı. Bu dönem erkeklerde daha uzun sürebiliyor (bazılarında 35-40 yaşına kadar sürüyor). Bu dönemde zaten yatkın oldukları krizleri önlemek için bir araç işaret dili. Yani çocuğunuz mama saldalyesinden kalkmak istiyorsa ya da topuyla oynamak ikiniz de krize girmeden kolayca bunu size anlatıyor işaretleri kullanarak. Aslında işaret dilini hepimiz kullanıyoruz. Başbaş yapmak, gel gel yapmak nedir ki?

6. aydan itibaren ASL’yi kullanarak anne, baba, top ve kitap işaretlerini kullanmaya başladık. Sonra tavsadı. Bazen kullandık, bazen kullanmadık. Zaten o zamanlar pek de alımkar değildi Monçuk. İşaretlere bakmıyordu bile. Şimdiyse durum farklı. Bence 6. hatta 9. ay bile çok erkenmiş. 11. ayda başlansa yeridir. İşaretler tavsadı ama bir işaret var ki biz de kullandığımız için sık sık yaptık: bitti işareti. Yemek bitince mesela avuçlarımı birbirine sürterek bitti işareti yapıyordum, aynı anda bitti diyerek. Veee son bir haftadır Monçuk da kullanmaya başladı bu işareti. Diyebilirim ki, en elzem işaretlerden biriymiş. Herkese tavsiye ederim. Doyunca yapıyor, bir memeden diğerine geçmek istediğinde, şarkı bittiğinde… Özellikle doyunca yapması yemeği püskürtmesinden çok daha başarılı oluyor. Bir de yaptığı işarete yanıt vermemize, yani bizimle iletişim kurabilmeye bayılıyor. Aylardır hayatı bizim kontrolümüzde ve bir işaretle yemeği bitirip mama sandalyesinden inince kendini çok güçlü hissediyor sanırım. Buna da ihtiyacı var.

Bu ilerlemeden sonra öğrettiğim ilk işaret emzirme işaretiydi. Onu kapması kolay oldu. İşaret, elinizle inek sağar gibi bir açıp kapama hareketi yapmanızdan ibaret. Aynı anda süt diyorum. Umuyorum ki, konuşmaya başladığında toplum içinde anneeaaa memee diye değil de süüüt diye bağırır da rezil olmayız.

Tabii herkes kendi işaretlerini de uydurabilir. Amerikan işaret dilini kullanmak gerekmiyor. Şimdi becerebilirsem sırada daha, su ve tuvalet işaretleri var. Bunları da halledersek biraz daha işimiz kolaylaşır sanırım. Bitti.

Etiketler

Parti

Bir yaşındaki bebelere doğumgünü partisi yapmayı anlamazdım. Hala çok mantıklı gelmiyor. Ama artık neyin kutlandığını biliyorum. Hayatta kalmış olmayı kutluyoruz. Uykusuzluktan, kesik başlı bir tavuk gibi dolanmaktan, endişelenmekten ölmedik, yaşıyoruz. Eh, her gün 3-5 defa yeri öpse de Monçuk da iyi sayılır çok şükür. Bunu kutlamayalım da neyi kutlayalım.

Kendinize parti yapmak istiyorsanız, bir dolu çocuklu arkadaşınızı çağırabilirsiniz. Bedeli gürültü, aşırı uyarılmış bir çocuk ve yerlere saçılmış çeşit çeşit oyuncak, ıvır zıvır olacaktır. Biz, diğer seçeneğe yöneldik. Aile arasında, basit bit parti. En mutlu saatlerine, yani sabah uykusundan sonraya denk düşürdük. Gece 2,5’ta yattığımda parti süsleri hazırlanmış, yemekler yapılmış, sofra hazırlanıp üstü örtülmüştü. Monçuk sabah uykusundayken de balonları şişirip evi süsledik. Uyandığında takımını giydirip salona getirdik. Misafirleri ve salonun halini görünce epey şaşırdı. Bir babasının hazırladığı flama ve yapıştırma trene baktı, bir yerdeki balonlara.

Menümüzde az tuzlu poğaça, limonata ve şekersiz-yağsız pasta vardı. Tabii ki büyükler için ayrı bir menü hazırladık. Monçuk’un pastasının tarifini buradan aldım. Tatlandırmak için içinde muz ve elma püresi var. Ben biraz da pekmez ekledim. Üzerine yoğurt ve ananastan yapılmış kremayı sürdük. Beğendi galiba.

Yemekten sonra Ba.rış M.anço şarkıları eşliğinde dans ettik, el çırptık, oynadık. Bu kadar işte partimiz.

Bakınız mutfaktan arkaya kı.ç üstü kaçan ve bu esnada ayağına pazar torbasını takan Monçuk.

Etiketler

1

Yazacak o kadar çok şey var ki… Bazı bazı hepsi birden beynime hücum ediyorlar. Yok, cık, hepsi bir yazıya sığmaz. Monçuk’un aramıza katılışının yıldönümünü bir yazı dizisiyle taçlandırmak en doğrusu.

Bu, bir ”tarihe not edelim” yazısı olsun bari. Monçuk, bir yaşına geldi. Çok şükür, inşallah daha nice yaşlarını görürüz. Artık bir bebek değil Monçuk. Şimdi 5-10 yaşında çocuğu olanlar, aaa bebek daha diyebilirler. Napiyim sizinkiler kazık olduysa, ama bu da bebek değil yani. Bebeği geçen hafta İstanbul’da gördüm. Ağlamayı bilmeyen eh, eh diyen, minicik, toparlak birşey bebek dediğin. Monçuk ise hem fiziken hem ruhen çocukluğa daha yakın. Bebe tombişlikleri gidiyor yavaş yavaş. Mobilyalara tutunup sıralıyor. Uyanık olduğu her an aklı fikri yürümekte, yürüyebilmekte. Orta sehpayı polar battaniyeyle kapladım, iyi oldu. Şimdi köşe dönme çalışmaları yapıyor. O bitince tek elle tutunma, o bitince popoyu anne kolluyor mu diye kontrol edip iki elini de bırakmaya yelteniyor. Bir yere hızlıca gitmek isterse kurbağalama emekliyor. Bacaklar kavuşmuş ellerinden destek alarak, oturarak emekliyor yani. Geçen haftaya kadar bizim bulunduğumuz odadan çıkmazdı. Şimdi özgürlüğünü ilan etti. Kı.çına motor takmışsın gibi nefes nefese kalarak kaçıyor salondan. Kapıdan çıkınca da dönüp bakıyor geliyorlar mı diye. Özgürlükle bağımlılığın arasında, sınırda oğulkuşum.

Canı isterse, havasındaysa ağzını kocaman açıp öpüyor bizi. Durup dururken, içinden geldiği için. Offf, ben eriyorum oracığa. Bazen de sertleşiyor. Burnumdan tutup tak sağa çeviriyor kafamı. Kulağımla oynuyor. Tak sola… Aaa burada da kulak varmış. Sonra da kendi kulaklarını yokluyor. Sırtının kaşınmasına bayılıyor Monçuk. Yüzünde sonsuz bir huzur peydah oluyor.

Konuşmayı çok istiyor, herşeyin adını soruyor. Çiçe (çiçek), sica (sıcak), dit (düt düt), baba (grrr), dede diyor. Bazen al ve  ver de diyor. Saatlere tik diyor, biz tik tak dediğimiz için. En çok tintin tini mini hanım şarkısını seviyor ve omuz kırarak dans ediyor. Titi deyip bu parçayı istiyor. Sonra da alkışlayıp oynuyor. Kötü rüyalardan aaaannnnnnnnneeeeaaa diye uyanıyor, aklına o zaman geliyorum.

Lambaların düğmeden yanıp söndüğünü biliyor. Bir odadaki tüm lambaları sayıyor ve açıp kapatmamızı istediklerini işaret ediyor. Arabalarını ıırrr diye sürüyor, çiçekleri nasıl koklarız deyince burnunu çekiyor. Gülümsediğinde üst dişleri görünüyor, çok komik ve çirkin oluyor.

Bunları anlatırken aman da benim oğlum ne akıllıymış gibi bir hissiyat içinde değilim. Hissettiğim, bir yıl önce kollarıma aldığımda hiç tanımadığım bir küçük adamı tanımış olmanın sonsuz memnuniyeti. Anne olmak, damdan düşmek gibi, birinin yolda kendi halinizde yürürken size şaak diye tokat atması gibi birşey. Hiçbir öğüt sizi hazırlayamaz. Hiçbir kitap yaşayacağınız zorlukları hafifletemez. Hepsinden ateşin içinden geçer gibi siz yürüyeceksiniz. Oradan geçerken, ayaklarınız kavrulurken size umut verecek iki şey oluyor: sizden önceki kadınların ayak izleri ve bir de bir insan, bir biricik yepyeni bir insan tanımanın hazzı.

Ben sanıyordum ki, doğal doğum yaparsam herşeyi yapabilirim. Olmadı. Sandım ki, sütleri taşan bir kadın olursam herşeyi yaparım. O da olmadı. Şimdi geriye dönüp baktığımda bu bir yılı yaşadıktan sonra ben HERŞEYİ yaparım.

Bir sonraki yazıya geçtim sanırım.

Etiketler