Tag Archives: Kötü

IF

Festival çoktan geçti gitti, ama ben yine de izlediğim iki filmi not edeyim. Belki bir yerlerde görmek istersiniz.

Öncelikle bir sinema festivaline gidebilmemde emeği geçen, sevgili sponsorum Erkişi’ye teşekkürü bir borç bilirim. Kendisi evden çalıştığı için aynı zamanda Monçuk’un sürekli bakımını da üstlenmiş bulunmakta. Evet, sevgili okur, memlekette böyle adamlar var ve ben buldum o adamlardan birini. Azmet sen de bulursun veya elindekini adapte et. Farklı yollar mümkün derken kasdettiğim biraz da buydu. Hepimiz kentte yaşamak zorunda değiliz, hepimiz kredi bordu ödemek zorunda değiliz, hepimiz hem evde hem işte çalışmak zorunda da değiliz. Erkişi sayesinde işe çok rahat gidiyorum. Biliyorum ki, oğlan benim belirlediğim yemekleri alışık olduğu saatte yiyecek, alışık olduğu saatte uyuyacak, oyun arkadaşı da babası olacak. Erkişi’nin devreleri yanana kadar (ben 3 ay veriyorum) kreş işini rafa kaldırdık.

Bak dağıttım gene. Hemen topluyorum. Herkesin takık olduğu bir mesele vardır hayatta. Benim takıntım, sadık okurun (ne demekse) iyi bildiği üzere, kötülük meselesi. Hani zamanında bir deprembilimci deprem olduğunda müthiş bir duygu hissettiğini söylemişti de, çocuksu akademik coşkusu insan kulaklarımıza pek bir gaddarca gelmişti. Ben de saf kötücül bir eylem gördüğümde büyülenmiş gibi oluyorum. Tabii ki, kendimi berbat hissediyorum, ama o eylemin güzellik ve nezaket barındıran insan ruhundan doğması beni şoke ediyor. Kendimi Alien yumurtası bulmuş ve akıbetimi bile bile bu yabancı gezegende yumurtaya yaklaşmaktan kendimi alıkoyamazken buluyorum. Bu sebeple, IF’te gösterilen bir film için insan tarihindeki en büyük kötülüğün belgeseli denildiğinde gitmemem düşünülemezdi.  Act of Killing (Öldürme Eylemi) için bir belgesel demek doğru mu bilemiyorum. Çünkü dahiyane bir yöntemle çekilmiş bu film. Önce  kısa bir tarih dersi. Endonezya’da 1965’te Batı destekli bir darbe olmuş ve darbe sonucunda 1-1,5 milyon ”komünist” öldürülmüş. Öldürme eylemini gerçekleştiren ordu değil, filmde ganster olarak çevrilmiş, yerel adıyla penmanlar, bizde tam karşılığı kabadayı veya serseri çeteleri olabilir. Bunlar 1965’ten önce haraç kesen, sinema önlerinde karaborsa bilet satan tipler. Adları İngilizce free man (özgür adam)’den geliyor. Yani sözde toplumun kurallarından ve iş bulup çalışma zorunluluklarından azade adamlar. Komünist parti 1965 öncesinde yasal bir parti. Üyeleri de çalışan kesim, etnik azınlık olan Çinliler, fakirler. Tabii ki Soğuk Savaş dönemindeki gölge savaşlarının oynandığı ülkelerden biri Endonezya. Amerika, her cephede komünizmi durdurma çabasında, ama mümkünse Vietnam gibi bir saçmalığa bulaşmadan. Bu durmda en iyisi yerel güçleri kullanmak. Penmanlar da zaten komünistlere gıcıklar, çünkü komünistler Amerikan filmlerinin gösterimi azaltılsın diyorlar o dönemde. Bu adamların da asıl para kırdığı iş Amerikan filmlerinin karaborsa biletleri. Filmden anladığım kadarıyla Endonezya diline pek çok İngilizce söz girmiş, Amerikan hayatına, Amerikan filmlerine bir hayranlık da mevcut. Darbeden sonra penmanlardan oluşan çeteler komünist olarak yaftalanmışları öldürmeye başlıyorlar, sonra canları kimi isterse (mesela kendilerine haraç vermeyenler) komünist diye yaftalayıp onları da öldürüyorlar, bu yüzden öldürülenler komünist değil, ”komünist”.

Gelelim filmin can alıcı kompozisyonuna. Düşmanlar temizlendikten sonra (kullandıkları tam tabir ”exterminate communists”) bu serseri çeteleri dağılmıyorlar, paramiliter tugaylar olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Bugün yaklaşık 3,5 milyon üyeleri var. Statlar dolusu adam ve kadın. Katliam döneminin etkin isimlerini kahramanlaştırmış durumdalar. Bunlardan biri de Enver Kongo (adını bilerek okunduğu gibi yazdım). Kongo, komünistleri ”hümanist” yöntemle öldürdüğü için Endonezya devlet televizyonunda devlet görevlileri tarafından övülüyor. Bu hümanist yöntem, her birini döve döve öldürüp çok kan dökmek yerine bir direğe bağladığı teli, kurbanın boynuna dolayıp çekerek az kanla boğmak. Bunu da bir Amerikan filminde görmüş. İşin akıllara durgunluk verici yanı bu katliamı gizlemiyorlar, bununla övünüyorlar ve filmin yönetmeni ”o zaman yaptığınız katliamı film haline getirelim, kah kendinizi kah kurbanınızı oynayarak işkence sahnelerini, köy yakmalarınızı dramatize edelim” dediğinde bu teklifin üzerine atlıyorlar. Bunu görünce şmyle düşündüm: utanmak da büyük bir nimet. Filmi izleyince Endonezyalılar da ne kötü insanlar demiyorsunuz, çünkü aynı oyun ülkemizde de oynandı, başka ülkelerde de. Yani bu, evrensel bir hikaye. Ama en azından bizde ölüleri ”kaybettirdiler”, faili meçhul bıraktılar, gömdüler, örtbas etmeye çalıştılar ve çalışıyorlar. Yani demek ki bir yanları kötü birşey yaptıklarını biliyor. Oysa Enver ve arkadaşlarının yaptıkları kötülüğin farkında olmamaları veya o kötülüğü kendilerince geçerli sebeplerle açıklayabilmeleri dehşet verici. Daha da ilginci bunlar bağışlanamaz kötülükler yapmış insanlar, yatacak yerleri yok, her biri binlerce insanı elleriyle öldürmüş, ama aynı zamanda sizin benim gibi insanlar. Torunları var, çocukları var, film artisti oldukları için seviniyorlar ya da eski günlere ağlıyorlar. Bu şaşırtıcı. Çünkü insan kötülüğün mutlak olmasını bekliyor, bir insanın her hücresine ve hayatının her dakikasına sahip olmasını. Öyle olmuyor ama. Ve bu gerçek bir kez daha her birimizin doğru şartlar altında benzer kötülüklere muktedir olduğumuzu hatırlatıyor bana. Kendimden korkuyorum.

Filmde üç ana karakter var. Bunlardan bir tanesi, günü kurtarmaya çalışan, gerisini çok düşünmeyen bir tip. Politikacı olmaya kalkıyor ama yeterince rüşvet dağıtamadığı için seçilemiyor. Endonezya’da seçmenlere hediye dağıtılması adetmiş. İkinci karakter, yaptığı kötülüğün farkında ama umursamıyor. Savaştı ve biz kazandık diyor. İstiyorsanız beni Dünya Adalet Divanı’na çıkarın, ünlü olurum diyor. Üçüncüsü, Enver, kabuslar görüyor ama nedenini anlamıyor. Filmin ana ekseni onun yaşadığı milimetrik değişim üzerine kurulu. Yavaş yavaş işlediği cinayetlerle yüzleşiyor. Cinayetleri işlediği bir damı iki defa ziyaret etmiş. İlkinde şakalar yapıyor, gülüyor; ikincisinde daha ağır bir havası var. Sonlara doğru kurbanlarından birini oynadığı sahnede fena oluyor. Onu da onun kurbanlarını boğduğu gibi boğdukları sahnede. Filmin sonunda gözyaşları içinde ”yoksa ben günah mı işledim?” (Have I sinned?) diyor. O noktada acı bir kahkaha atmamak için zor tuttum kendimi. İnsan, binleri boğazlayıp sonra da günah mı işledim yoksa diyebilen bir yaratık. Filmin tek kötü yanı çok uzun olması ve kurgusundaki yavaşlık. Filmin prodüktörlüğünü sonradan üstlenen Werner Herzog olsa bu film 90 dakikada biterdi ve daha akıcı olurdu. Yine de ortada 8 yıllık bir emek var ve takdir etmemek imkansız.

Museum Hours (Müze Saatleri) sonraya kaldı.

Reklamlar
Etiketler