Tag Archives: IF

IF

Nasııl başım ağrıyor, hatta ağrı başımı ele geçirmekle mutlu olmamış olacak ki, boynumun sağ tarafını ve omzumu da ilhak etmiş durumda. Amaan napalım, kader. Ben size çoook uzun zaman önce gittiğimiz Museum Hours (Ziyaret Saatleri) filminden dem vurayım. Nasıl anlatsam? İnsan her zaman süper filmlere gidip arındırıcı bir deneyim yaşamıyor, bazen de unutulabilir filmlere gidiyorsunuz. İşin ilginci filmin müzede geçen kısımları bana son derece ilginç geldi, dışarıdaki kısımlarıysa sıkıcı. Act of Killing gibi bu da çok uzun ve kurgucu eli değmemiş gibi duran bir filmdi. Bu, belki de festival filmlerinin özelliğidir diye düşündük. Yani nasılsa sinema meraklıları geliyor, gişe kaygısı yok, dolayısıyla filmi kesip biçmeye gerek de yok. Böyle düşünüyor olabilir yönetmenler. Bu hissiyatı da anlıyorum. İnsanın yavrusu gibi gördüğü makale, kitap veya filmi kısaltması çok zor. Bu yüzden editörler, tez danışmanları ve kurgucular mevcut zaten. Siz yönetmen olarak her sahnenin gerekliliğine inanabilirsiniz, hele sizin yazdığınız bir senaryoysa. Ama kurgucu filmin derli toplu görünmesi, hikayesini en net şekilde anlatması için bazı müdahaleler yapmaya mecburdur. Diğer taraftan belki de ana amaç bilinen klasik hikaye anlatımının dışına çıkmaktır, yani yönetmen filminin uzunluğuyla da aynı uzun cümleler tercih eden bir yazar gibi bilinçli bir tercih yapmaktadır.

Film, uzunluğu dışında anafikir olarak da biraz muğlaktı. İki ana karakter üzerinden akan hikayede, orta yaşın üzerindeki kadın kuzeninin kaza geçirip komaya girmesi sonucu Kanada’dan Viyana’ya geliyor. Kuzeninin durumunun netleşmesini beklerken zamanının çoğunu sıcak ve bedava olduğu için bir sanat müzesinde geçirmeye başlıyor. Bu müzedeki salon görevlilerinden biri de ikinci ana karakterimiz. İkisi arasında başlayan dostluk, adamın kadına kenti gezdirmesi, hayata ve sanata dair düşüncelerini paylaşmalarıyla ilerliyor. Ama filmin en başında, bence zorlama gibi görünen bir diyalogla, adamın eşcinsel olduğunun altı çiziliyor ve seyircinin aklına gelebilecek olası bir romantik birliktelik fikrinin üstü hemencecik çiziliyor. Bu cinsel kimliğin belirtilmesinin filmin akışında hiçbir rolü yok. Dolayısıyla gerek var mıydı bilemiyorum. İki orta yaşlı insan, kısıtlı bir zaman için (kadın kuzeni iyileşince veya ölünce dönecek) biraraya gelmişler, seyirci olarak romantisizme bu kadar mı şartlanmışız ki, bu iki insanın yoldaşlığına inanamayalım? Bir de erkek kahramanın iç sesiyle müzedeki gözlemlerini anlattığı kısımlar var ki, o kısımlar sanki başka bir filme ait gibiydi. Aslında sanırım yönetmen bir anafikire odaklanmak yerine seyirciyle bir olma halini paylaşmak istemiş. Tanımadığınız, soğuk bir şehirde hissettiğiniz yabancılık ve müzede geçirilen sakin zamandan alınan haz. Hatta müzedeki tabloların (özellikle Bruegel salonunun) filmin iki karakterinden çok daha hareketli hayatlara sahip oldukarı söylenebilir. İnsan bir Bruegel’e veya Rembrandt’a saatlerce bakabilir, ama bu iki yalnız insana çok uzun bir süre bakmak istemiyorsunuz, hüzün veriyorlar.

Filmin iyi yanı Viyana’yı epey yakından tanıdık. Müzede geçen ve tabloların yorumlandığı bölümler de son derece ilginçti.

Reklamlar
Etiketler ,