Tag Archives: BBOM

Kermes

6 Nisan’da BBOM Ankara Okulu bahçesinde kermesimiz var. Çoluğunu çocuğunu kap gel güzel arkadaşım. Ye, iç, gül, eğlen. Sırası mı? Tam sırası.

 

6nisanBBOMafisflat

Reklamlar
Etiketler

Patika

Şu yazının gecikmiş devamı.

Çemberden bizi çıkaracak bir patika var. Var ama az kullanışmış olduğundan yürümek cesaret ve omuz verecek insanlar istiyor. Nasıl bir yol olduğunu anlatabilmem için önce oğlum için nasıl bir eğitim hayatı hayal ediyorum onu anlatayım.

Küçükken sahura kalkmak için içinizde deli bir istek duydunuz mu hiç? İhtimal, büyüklerin evrenine dahil olma hevesinin ateşlediği bir istektir bu. Bazen sizi sahura kaldırırlar ve direkli mirekli bir çocuk orucu tutmanıza izin verirler. Bazen de kıyamaz ve uyandırmazlar. İşte o zamanlar sabah gözünüzü açınca büyük bir hüzün hissedersiniz. Annenize beni niye uyandırmadın diye kızarken bir yandan da içinize oruçluyken duyacağınız açlıktan daha büyük bir kayıp duygusu çöker. İşte oğlum okula gidemediğinde böyle hissetsin isterim. İnsan her gün isteyerek ve gülerek gidemez okula. Ama kaçırınca üzüleceği bir okulu olsun.

Okuluna giderken sırtını kamburlaştıran kocaman bir çantası olmasın. Görüyorum, S.ına.v kolejinin reklamlarında iki çocuk gülümseyerek okullarına bakıyorlar, sırtlarında kendilerinden büyük çantalarıyla. Benim içim ve omuzlarım acıyor. Bir de havalı olsun diye mi ne tek omzumuza takardık çantamızı. Duruş bozukluğum o günlerin hatırası.

Okulu güzel bir yer olsun isterim. Yani çok büyük, çok lüks değil, estetik olarak güzel ve şaşırtıcı. Mimarinin insanların ruhlarındaki güzellikleri ortaya çıkartabileceğini düşünüyorum. Güzel ve basit binalar –veya şeylerle– çevrelenmiş insanlar da gözlerine nakşolmuş bu estetiği kendi yaptıklarına yansıtırlar diye düşünüyorum. Misal, bu ülkede uygun fiyata düz renk veya zevkli denebilecek desenlerde nevresim takımı bulmak neredeyse imkansız. Siyah fırfırlı yatak örtüsünün ortasında devasa boyutta bir gülle uyanan insanın teneke alüminyum folyo kaplı camiyi güzel bulması son derece doğal. Çocuklarımız en azından güzel, basit, temiz binalarda okuyabilmeliler, estetik duyguları kirlenmeden.

Okulda okumayı ve matematiği de öğrensin isterim, domates yetiştirmeyi ve marangozluğu da. Dişini fırçalarken suyu kapamayı, çıktığı sınıfın ışıklarını söndürmeyi, eğer sırasını çizerse tamir etmesi gerektiğini, şiirin uyağının bozulup daha güzel bir hale getirilebileceğini. Dünya dönüşüyor ve liselilerin dersi kaynatmak için sordukları ”ama hocam bu gerçek hayatta ne işimize yarayacak?” sorusu daha zor cevaplanır hale geliyor. Temel bilimler, insanlığın yüzlerce yılda üst üste taşlar koyup oluşturdukları bir bilgi dağarcığı. Oğlum, bu koca evrenin tadına baksın, öğrenmeyi öğrensin ama pratik bilgilerden de eksik kalmasın isterim. Hatta en güzeli iki dünyayı birbirine bağlaması, biyolojiyi tarlada öğrenmesi olur.

Okulu, yaratıcılığının sınırlarını iki tepe ortasından doğan sarı güneşle belirlemesin. Güneşin ışınlarında sarılar, morlar, maviler hayal edip çizebilsin. Böyle çizdiği için kimse onu yermesin. Bir cismi amacından farklı kullanabilmeyi akıl etsin ve okulu bu yenilikçi bakış açısını teşvik etsin.

Sınavlar, ödevler gerekli mi gerçekten? İlkokulda bize verilen ödevlerin kaçını biz, kaçını babamız yaptı? Sanırım 2. sınıftaydım. Karton üzerine kış yiyecekleri, kış giysileri konulu bir çalışma yapmamız gerekiyordu, panoya asılacaktı. Ya ben söylemeyi unuttum ya da annemler anlamadılar. Ben hazırlayamadım bu ödevi. Arkadaşlarımınki asılınca çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Herhalde epey ağladım ki, o gece annemler seferberlik ilan ettiler. Annem hemen minik kazaklar, atkılar ördü. Babam minik torbalara mercimek, bulgur koydu. Hepsini bir kompozisyon dahilinde kartona yapıştırdık. Ertesi gün de öğretmenim benim ödevimi de astı, gün sonunda indirmek üzere. Çünkü konu işlenip bitmişti. Şimdi ben bu ödevden ne öğrendim? Zavallı annemle babam yorgun argın bu projeyi hazırladılar, ben de izledim. Belki hazırlamasalardı, daha dikkatli olmak konusunda daha iyi bir ders alırdım. Veya böyle bir panoyu sınıfta, arkadaşlarımızla işbirliği içinde hazırlasaydık daha iyi olmaz mıydı? Ödeve gerek var mıydı? Benim hayal ettiğim okulda ödevler olmamalı. Ya da anlamlı ödevler olmalı.

Peki böyle bir okul mevcut mu? Böyle bir okuldan mezun olan adam üniversite sınavlarında ne yapar? İlk yüze girer mi? Çok para kazanan bir doktor veya mühendis olabilir mi? Böyle bir okul mezununa kız verirler mi?

Etiketler ,

Çember

Olur böyle arada. Yazmaz insan, yaşar. Sonra sindirmek için döner yazıya.

Durdum ve düşündüm klavyeden parmaklarımı çekmeden. Haberler verebilirim. Güzel veya güzel olması umulan haberler. İşe başladım mesela. Henüz çalışma saatlerim esnek, biraz da zorunluluktan. Yani daha tam bir geçiş olmadı. Ama böylesi daha iyi sanırım. Monçuk 21. ayının sonlarına geliyor mesela. Sohbet ettiğimiz, komik komik suratlar yapan, akşam yatmadan bizimle didişmek, yerde güreşmek için can atan bir oğlana dönüştü.

Beni düşünmeye ve yazmaya iten başka bir mesele var aklımda. Bize dayatılan hayatlar ve şimdi Monçuk üzerinden bizim bu dayatmaya alet olma ihtimalimiz. İnsan çocuğuna kendine acıdığından daha çok acıyor. Daha doğrusu kendiniz için kolaylıkla kabul ettiğiniz, hayatın ”gerçekleri” dediğiniz şeyleri çocuğunuz üzerinden sorgulayıp başka bir hayat mümkün mü diye boşluğa fısıldamaya başlıyorsunuz. Tabii en baştan sistem anneliğinizi de ele geçirmediyse…

Kaç kilo aldı? ile başlıyor üzerinizdeki kumpas işlemeye. Çünkü bebeğin ve annenin başarısı aldığı kilo üzerinden kuruluyor. O dönemde soracağınız bazı sorular, yanınızda bir destek yoksa, fısıltı olarak kalır. Neden kilo alımını doğum kilosundan hesaplıyorsunuz da doğduktan birkaç gün sonra indiği kilodan hesaplamıyorsunuz diye sorsanız mesela, fısss. Yanıt alamazsınız. Ayda 1 kilo değil de 400 gram alan bir bebek ne gibi gelişim sorunları yaşar dediğinizde yine fıss. Zaman geçtikçe başarınız çocuğunuzun uykusu, yemek yemesi, ne zaman yürüdüğü ve konuştuğu üzerinden hesaplanır. Aynı çocuktan önceki başarınızın kaç para kazandığınız ve ne zaman evlendiğinizle ölçülmesi gibi. Dikkat ederseniz bunların hepsi sayıya dönüştürülebilen ölçütlerdir. 28 yaşında evlenip 5000 lira kazanır, 1 ev 1 araba ve 1 kredi borcu sahibi olursanız, bebeğiniz 1 yaşında doğum kilosunu 3’e katlarsa ve günde 2 saat gecede 12 saat uyursa, 2 tabak yemeği 30 dakikada lüpletirse sizden başarılısı yok mu? Ama Pakize’nin kızı 12 aylıkken 3 sözcüklü cümle kuruyormuş, naaaber? Sistem analığınızı çaldı işte. Çocuğunuzun ayrı bir birey olduğu gerçeğini aldı götürdü.

Sistem size bugün mü sirayet etti sanıyorsunuz? Hayır. Siz de bir zamanlar bebektiniz ve size ilişmeye başladığı an da yaptığınız biricik resmin Pakize’nin kızının resmiyle karşılaştırıldığı andır. Sizi karşılaştırmakla kalmadılar, objektif değerlendirme yapabilmek için kurallar koydular ve o kurallara uyarak resim yapanlara yıldızlı pekiyi verdiler. Sonra da herkes top top ağaçlar çizer oldu. Matematik gibi mucizevi bir konudan herkes tiksindi, tarihte sizi uyuttular, cevap kağıdında çizginin dışına taşırdığınızda sizi payladılar.

Çocuklar çok çabuk adapte olurlar. Hayatta kalmak için ne mümkünse yaparlar. Siz de biz de hemen olabildiğimiz kadar adapte olduk sisteme. Başarılı olduk, yüksek notlar aldık, iyi üniversiteler kazandık. Okulumuza gittik, geldik, gittik, geldik. Okuyup dünyayı değiştirecektik. Değiştireceğimiz dünyanın çoktan bir parçası olduğumuzu bilmeden. Sistem, kendisine tüketici yetiştiriyordu. Bilemedik, göremedik. Üniversiteler bitince başka sınavlara girdik. İşler tuttuk, başka değerlendirmelerden geçtik, para kazandık ve harcadık. Sonra bazılarımız aynı yolda devam etti, bazılarımız başka yollara meyletti. Son yıllarda okulda başarısız olup hayatta başarılı olmuş kaç arkadaşınıza rastladınız? Başarılı derken en son ne zaman kazandığı parayla mutluluğu doğru orantılı olmayan birini düşündünüz? Kaçımız 10 yıllık kurumsal hayattan sonra işinden ayrılıp kendine ait bir iş kurdu? Kaçımız böyle bir iş kurmayı lüks olarak adlandırdı ve bu lüksü yaşamayı hayal etti? Kaçımız işinden ayrılsa ne yapmak istediğini bilmiyor? Çünkü kaçımıza kendimizi keşfetme izni verilmedi?

Ben bir akademisyenim. Bizim işimizin iki ayağı vardır: araştırma ve eğitim. Ben her iki ayağı da seven şanslı azınlıktanım. Ama eğitimci kimliğimle düşündüğümde üniversitelerin nasıl da yanlış değerlendirildiğini görüyorum. Bizden 17 yaşındaki gençleri adam etmemiz, meslek sahibi etmemiz beklenir. Oysa üniversiteler meslek edindirme merkezleri değildir. En geniş tanımıyla üniversite araştırma metodunu, analitik düşünme becerisini ve tartışma adabını kazandırır. Bunlarla ne yapacağına herkes kendi karar verir. Çünkü 17 yaşındaki bir insana siz hiçbir şey öğretemezsiniz. Onun öğrenmeyi istemesi gerekir öncelikle. Diğer bir deyişle üniversite cila atar, yemeği benzersiz tadına kavuşturan sosu ekler. Yani elzem değildir, eğitimin belkemiği hiç değildir. Bize insanlar hemen hemen ”olmuş” olarak gelirler, biz isteklilere ancak rehberlik ederiz. Onları ”olduran” okulöncesi anneden aldıkları eğitimle ilkokulda aldıkları eğitimdir. Dolayısıyla sistemin sizi ele geçirdiği yer de orasıdır.

Ben Monçuk için bambaşka bir hayat tahayyül ediyorum. Nasıl bir hayat olduğunu ve bunu gerçekleştirmek için neler yapacağımızı da yarın anlatayım.

Etiketler