Tag Archives: Amerika

Yol/cu/luk

Dört günlük bi New York gezisinden kazasız belasız dönmüş bulunmaktayım. Yediklerimden içtiklerimden pek yazı çıkacak gibi değil, ama gördüklerim sizin olsun. Öncelikle leyleği yıllar önce havada görmüş biri olarak New York gezip görmek istediğim yerler listesinin başında geliyordu. İstanbul’un, hatta Beyoğlu’nun karışıklığını, kaosunu sevdiğimden New York’un kalabalığı beni rahatsız etmeyecekmiş gibi geliyordu hep. Tam tersi uzaktan uzağa enerjisine platonik aşıktım New York’un. Hayalkırıklığına uğradığımı söyleyemeceğim, gerçekten de beni sinir etmedi bu kent. Bazı mahalleriyse ”ahh ulan burada yaşasam” hissi uyandırdı. Genel ve özel izlenimlerime geçmeden önce hangi gün ne yaptık bi sıralayayım:

1. gün: Times Square, metroyla kuzeye gitme ve Columbia Üniversitesi kampüsü, St. John Katedrali, Central Parkın kuzeyi, 5. Cadde üzerinden Guggenheim ve Metropolitan Müzeleri, St. Patrick Katedrali.

2. Gün: Dakota binası, Central Park West üzerinden güney Central Park, Colombus Meydanı, Time Warner Merkezi, Lincoln Center, Carnegie Hall, Upper West side, Modern Sanatlar Müzesi, Grand Central İstasyonu, Bryant Park, NY Halk Kütüphanesi, Times Square (Toys ‘r us)

3. Gün: 6. Cadde, Madison Square Garden, Empire State Binası, 42. cadde üzerinden Birleşmiş Milletler, metroyla Greenwich Village, Soho, NY Üniversitesi, Washington Meydanı ve Zafer Takı, İtalyan ve Çin mahalleleri, Manhattan köprüsü.

4. Gün: Güney Manhattan, Woolworth binası, St. Paul Kilisesi, Ground Zero, Dünya Finans Merkezi, Battery Park, nehir kenarından Clinton Kalesi, Umut heykeli, feribotla Staten adası, uzaktan Özgürlük heykeli, Roosevelt caddesi üzerinden 17. İskele ve çevresi, Bodies sergisi, Brooklyn köprüsü, Wall Street, NY Borsası, Trinity kilisesi, Rockefeller merkezi.

İnsanlar yolculukta tanınır diye boşuna dememişler. Bu, insanın kendisi için de geçerli. Örneğin ben planlayarak gezmeyi seviyorum, göreceğim yerlere yürüyerek gitmek ve müze görmek hoşuma gidiyor, dolayısıyla cezayı ayaklarım ve belim çekiyor. Bu kadar yer görebilmemizde en büyük etken görülecek yerleri coğrafi olarak ve açılış-kapanış saatlerini göz önünde bulundurarak gruplamamamız oldu. Bi de tabii yol arkadaşımla aynı zevkleri paylaşmamız. Tabii bana kalsa ben araya bi Macy’s veya Bloomingdale’s de sıkıştırırdım kızsal kızsal. Oy oy doymamış gözüm :)

Gelelim bazı ayrıntılara. Nerede kalınır? Öğrenci bütçesiyle tek başına hostellerde, iki başına New Jersey’deki otellerde kalınır. NJ’deki otellerin çoğunun önünden hispaniklerin kullandığı dolmuşlar geçiyor, 2 dolara 10 dakikada Manhattan’da oluyorsunuz. Bir de Manhattan’la NJ arasındaki farkı görmek ilginç oluyor. NJ, çok endüstriyel bi yer, bana biraz İzmit, Gebze’yi hatırlattı. Yalnız dolmuşların kalktığı yer olan ve Times Square’e çok yakın bulunan NY Liman Otoritesi binası çok karışık ve izbe. Biz ilk günün gecesi yorgunluktan dolmuşun kalktığı yeri bulamadık, bi zenci amca açıkça bahşiş isteyerek bize yolu tarif etti. Bunun dışında güvenlik iyi, ama ben yanımda hep biber gazı taşıdım, nooolur nooolmaz.

Haftasonu etraf bayağı boş, haftaiçi ise kaldırımda zınk diye durursanız kesin ezilirsiniz, Eminönü trafiği gibi. İnsanlar bana çok kaba görünmedi, ama Chicago gibi de değil. Bİraz asık suratlılar. Uzun süre NY aksanı duyamadık, her yer turist. Dolar düştüğü için özellikle Avrupalılar -Fransızlar- her yerde. Yiyecek fiyatları çok yüksek, biz bi-iki yer dışında atıştırdık. Yollarda helal yiyecek satan Araplar ve Türkler var. Türk kebapçıları da her yerde. Aslında Türkler her yerde. Koşer deli yemeklerini merak ettiğimden bi kez Ben’s diye bi restoranda yedik, bi kere de 17. limanda bi balık lokantasında (böyle yerler barda oturunca ucuz oluyor). Çin mahallesindeki Lişi dondurması, İtalyan mahallesindeki kanoli güzeldi.

Müzelere gelince… Metropolitan çoooook büyük. Müthiş bi yer. İnsan orayı bi hafta gezebilir. Biz Mısır, Yunan, Bizans, Amerikan, Orta Asya, Silahlar ve Resim-Heykel bölümlerini gezebildik. Özellikle resim bölümünde Van Gogh’un Yıldızlı Gece’sini görmek çok güzeldi. Milattan önceden kalma miniminnacık takıların çokluğu bizi şaşırttı. Dilimiz dışarıda çıktık müzeden ama değdi. Guggenheim’da resim çekmemize izin vermediler, dışı da bakımda olduğundan hiç anımız yok orada. Biz gittiğimizde Cai Guo-Qiang adında bi sanatçının eserleri vardı. Bu sergi hakkında ayrıntılı olarak yazacağım, çok yönlü ve ilginç bir sanatçı gerçekten. MoMA yani Modern Sanatlar Müzesineyse girmemeyi düşünüyorduk önce. Benim başım kavramsal sanatla falan pek hoş değildir genelde. Ama iyi ki girmişiz. Özellikle en üst kattaki sanatla bilimin bir araya geldiği sergi çok güzeldi. Onu da ayrıca anlatmam lazım. Kavramsal ve modern sanat konusunda da biraz daha esneklik kazandım galiba. Hala beyaza boyanmış bi tuval veya neon ışıklardan bi T harfi gördüğümde kriz geçiriyorum (sanatçının amacının bu olduğunun da farkındayım ya) ama bazı güzellikler de yok değil. Son olarak gerçek kadavraların kullanıldığı Bodies sergisi de görmeye değer. Giderken de, şu anda da çok etik bulmuyorum yapılanı, ama hayatta unutamayacağım ayrıntılar gördüm bedenlerimizle ilgili. O da sonraki tefrikalara.

Uluslararası İlişkilerciler olarak BM’ye gitmememiz beklenemezdi. BM turu çok uzun sürmüyor, ama turlar en fazla 15 kişi alıyor, bu yüzden biraz beklemek gerekebilir. En alt katta BM’nin postanesi, hediyelik eşya dükkanı ve kafesi var. Bina bayağı eskimiş, duvarlar akmış (ABD, aidatını öde!). Dükkanda çeşitli ülkelere özgü eşyalar var. Türkiye’den çiniler, gümüşler; Moğolistan’dan otağı maketleri; Rusya’dan matruşkalar… Turda Güvenlik Konseyi ve Genel Meclis salonlarını görme fırsatımız oldu. Doğrusu BM’de çalışmak güzel olurdu. Çok kozmopolit bi ortam ve insan ister istemez idealizmle doluyor.

Bunların dışında bi zamanlar John Lennon’ın yaşadığı ve önünde sırtından vurularak öldürüldüğü Dakota binasını görmek, Central Park’ta beyzbol izlemek, kafe camekanlarından zengin mahallelerin güzel kadınlarını izlemek güzeldi. Benim için NY’un en hoş mahallesi Greenwich Village oldu. Orada dolaşırken ayaklarımın ağrısı geçti. Birbirinden şirin evler, yeni açmış çiçekler, insanlar, Avrupai kafeler, restoranlar gözümüzü gönlümüzü açtı. Friends dizisinde arkadaşların yaşadığı apartman olarak gösterilen yeri de bulduk, bol bol fotoğraf çektik, vitrinlere baktık, parkta sandviç yedik, gülümsedik. Yürüyerek labirentimsi Greenwich sokaklarından çıkıp modaevleriyle dolu Soho’dan geçtik. Alışveriş torbalı kokoş teyzelerin ve kişi başına düşen köpek sayısı giderek arttı. Biraz daha güneye inince kendimizi Çinlilerce kuşatılmış İtalyan mahallesinde bulduk. Kumkapı gibi etraf restoranlarla doluydu, kapılarda garsonlar içeri buyur ediyorlardı. Kafelerden birinde kanoli molası verdik, sonra da Çin mahallesine girdik. Daha önce internette gördüğüm Çin Dondurma Fabrikası denen dükkandan lişi dondurması aldım. Çinliler bizim dondurma çeşitlerini egzotik diye sınıflandırıyorlar, kırmızı fasulye, lişi denen meyve ve yeşil çay dondurması normal geliyor onlara. Lişinin tadı da gül reçeli gibi, yedikçe alışıyor insan.

Son gün finans sektörünün yerleştiği güney Manhattan’a gittik. 11 Eylül’de yıkılan kulelerin şimdi boş kalan yerine bakarken o gün, o daracık sokaklarda yaşanan dehşeti hayal etmeye çalıştım. Kanyon gibi gökdelen aralarından üzerinize doğru gelen bi toz bulutu, o koku, o korku… İnanılmaz gerçekten de. Dünya Finans Merkezi’nin altında Kış Bahçesi denen bi yer var. Soluklanmak, bi kahve içmek ve borsacıları kesmek için birebir. Oradan çıkıp kıyıdan Battery Park’a doğru yürüdük. O zaman fark ettim ki, bi adada olmamıza rağmen kıyısına gitmezseniz su görmek mümkün değil. Hoş, nehir kahverengi akıyor ya. Gene de yürüyüş yapmak, kafa dinlemek için bu kıyı şeridi çok güzel. Kıyıdan Özgürlük Anıtı’na giden feribotların kalktığı eski kaleye vardığımızda saat daha 11 olmasına rağmen çılgın bi kuyrukla karşılaştık. Üstüne üstlük kuyruk pek ilerlemiyordu ve biber gazıyla binmemiz de mümkün değildi. Orada bir-iki saat bekleme olasılığı pek hoşumuza gitmedi. Anıtın üzerine de çıkılmadığı için Özgürlük ve Ellis adalarına gitmekten vazgeçtik. Gideceklere tavsiyem biletlerini internetten almaları. Önceden alınan biletler için ayrı ve daha kısa bi kuyruk var. Onun yerine bedava olan ve anıtın yakınından geçen Staten adası feribotuna binmeye karar verdik. Yakındaki feribot iskelesi çok modern ve güzel. Yarım saatte bir feribot var, yolculuk 20 dakika sürüyor. Hemen herkes indikleri feribota binip döndü, çünkü adada hiç bişey yok. Feribottan çok güzel fotoğraflar çekiliyor, kesinlikle tavsiye ederim.

Son olarak 17. Liman’a ve Wall Street’e gittik. 17. Liman Chicago’daki Navy Pier gibi. Bol miktarda restoran ve güzel bi Brooklyn Köprüsü manzarası var. NY Borsasının önüyse trafiğe kapalı ve polis kordonunda. Wall Street’in çevresindeki binalar pek ilgi çekici değil, insanlar da pek bi meşgul. Dolayısıyla bu bölgenin iki fotoğraflık canı var. En en son durağımız Rockefeller plaza ve çevresi oldu. Tabii ki kuzeye metroyla çıktık, metro nereye giderseniz gidin 2 dolar ve çok kullanışlı. Rokefeller plaza bizim gittiğimiz saat itibarıyla ıssızdı, gene de haberleri sunan amcayı camın arkasından görebildik, birer kahve içip ağlayan ayaklarımızı eve geri getirdik. Her ne kadar dönüşte gecikmelerden bağlantımı kaçırmış olsam da, eve otobüsle gelsem de, bavulum bi gün sonra elime ulaşmış olsa da güzel bi yolculuktu. Darısı Londra, San Francisco, Boston, Como Gölü, Prag, ve Maçi Piçu’nun başına…

Reklamlar
Etiketler , ,