Sarmal

Sözcükler ısırabilir, dövebilir sözcükler, görünmez yaralar açabilirler. Öyle sözcükler sarfedebilmeyi isterdim şimdi. Sözlerimden bir gaz fişeği donatıp vicdanların beyinciklerine saplayabilmeyi isterdim. Sözlerim fişeğin içinden büzüşmüş vicdanlarına yayılsın ve onları zehirlesin isterdim. Heyhaaat mümkünü yok. O sözcükler icat edilmedi daha, bu vicdansızların fitnesiyle yarışacak sözler türetilmedi henüz.

Stephen King’in romanından uyarlanan Yeşil Yol (Green Mile) filmini anımsar mısınız? Kötülüğü siyah bir toz dumanı halinde yutar filmin kahramanı. Sonra da dünyaya salar, salmazsa onu zehirler kötülük. Uzun zamandır kötülükler yutuyoruz biz. Hıçkıra höyküre ağlayıp sonra birbirimize dönüp gözyaşlarımızı görüp şaşırıyoruz. Aralarda hayat akıyor. Yemek yiyoruz, lokmalarımızdan utanarak; gülüyoruz, hıçkırıklarımızı unutmaya çalışarak, sonra birşey oluyor, minicik birşey yine ağlaşıyoruz. Ama ağlayarak bu zehri akıtamadığımı hissediyorum. Böğrümde bir taş oturuyor, beynimde uzanamadığım bir yer sızlıyor, kötülüğünüzün zehri içimizi oyuyor.

Bugünler geçecek, hep geçmiş. Başka günler gelecek. Ama hep aynı. Türkiye tarihi bir sarmal, hiç ilerlemeden 200 yıldır aynı tuzaklara düşüp aynı mutlu sona ulaşıp sonra yine aynı pisliğe yuvarlandığımız bir sarmal. Yani bugünler bitecek, bu zulüm bitecek. O esnada bizde kısa ömürlerimizin sonuna gelmiş olacağız. Zannedeceğiz ki, mutlu sona ulaştık, tırnaklarımızla kazıya kazıya özgürlüğü, eşitliği, adaleti, refahı tesis ettik. Zannedeceğiz ki, çocuklarımıza iyi bir ülke bırakıyoruz, güzel bir gelecek. Zannedeceğiz ki, Berkin boşuna ölmedi. Hatta büyük büyük laflar edeceğiz: ”Bugün ulaştığımız bu noktanın, uyanışımızın başlangıcı Berkin’in sonsuz uykusudur. Onun masumiyetiyle yıkadık zalimlerin pisliklerini”. Kim bilir belki onun için de heykeller dikilecek, onun adı verilecek kara kaşlı çocuklara.

Sonra… Sonra sarmalın başına döneceğiz. Hiç ummadığımız bir anda birileri gene adımıza karar alıp özgürlüklerimizi kısma, sokağa her ne nedenle çıkarsa çıksın çocuğumuzun kafasına sıkma hakkını bulacak kendinde. Filmi başa saracağız. Çünkü biz buyuz. Yıllarca tartışıldı: Batı’nın tecrübe ettiği modernleşme başka yerlerde de tekrarlanabilen bir süreç midir? Batılı olmayanlarımız, bu soruyu Batı’nın kendini beğenmişliğini tescili olarak görüp ”Tabii ki, hem de nasıl” diye cevap verdiler. Oysa şimdi görüyoruz ki, Batı’nın gökdelenleri, avmleri, teknolojisini alabiliriz ama moderleşmenin özünü teşkil eden konularda aynı sarmalın içinde debeleniyoruz. Birey haklarının bizde karşılığı yok. İçselleştirmemişiz. Bu yüzden sarmaldan çıkamıyoruz bir türlü. Allah’tan tek dileğim bundan sonraki filmin başını ben görmeyeyim. Bu hayatıma bir vicdansızlar ordusunu görmek yetti. Berkin’in boşuna ölmediği sanrısıyla ölmek istiyorum. Bir daha iktidara yaranmak için ya da kendisinde cognitive dissonance yaratıyor diye ”ama”lı cümleler kuranlarla, bahane üretmeye çalışanlarla karşılaşmak istemiyorum. Onlarla aynı havayı tenefüs ediyor olmaktan, suret olarak onlarla aynı insan görüntüsünde olmaktan, otobüste, metroda onlara kazara dokunmak zorunda olmaktan hicap duyuyorum. Mümkünse ben tekrarını görmeyeyim.

Reklamlar

Koş-tum-tum

Eveet, 9:15’te koşu başladı. Başladı deyince öyle yerimizden fişek gibi çıktığımız sanılmasın. Çok kalabalık olduğu için ilk başta yavaş hareket ediliyor. Zaman ölçümünüz ayakkabınıza bağlanan tek kullanımlık çiple sağlanıyor. Başlangıç noktasında, yarı yolda ve bitişte çipi gören bir matın üzerinden geçiyorsunuz. Yarışın ilk kilometresi genelde kendinize yer bulmaya çalışmakla geçiyor. Yürüyenler, sizden daha yavaş veya daha hızlı koşanlar arasında bir yer buluyorsunuz. Genelde ikinci kilometreden itibaren sizinle aşağı yukarı aynı sürede koşacak bir kümeniz oluyor. Bunları daha önce koştuğum iki 5km koşusunda görmüştüm. Bir de üzerine antrenmanlarda kendimle ilgili edindiğim bilgiler eklenince ilk 1-2 km çok acele etmedim. Ben genelde 3. kmden sonra açılıyorum. İlk 3 km sanki bacaklarıma ağırlık bağlamışlar gibi hissediyorum. Antrenmanın önemi burada işte, kendini tanıyor insan.

Ni.ke plusa bakınca ilk kmyi 7dk 21sn ile koştuğum görülüyor. Aslında bu benim için normal bir hız ve de tüm yarışı bu hızda koşsam üzülmezdim. Ama sonra yarış faktörü devreye girmiş. 28 Şubatta kontrol ettiğimde 800 TL toplamıştık, insanların tezahüratları ve biraz önce bahsettiğim beraber kümelendiğimiz koşucuların motivasyonuyla gaza gelince hızım artmış. 2. kmyi 5 dk 57sn, 3. kmyi ise 5dk 50 sn’de koşmuşum. Bu sonuncusu 1 km rekorum. Karşılaştırma yapabilmeniz için maraton koşanların 1kmyi ortalama 3,5-4 dkda koştuklarını belirtmeliyim. Bu arada yokuşu çıkmış ve düzlüğe gelmiştik. Bazen önümde koşan birini hedef alıyor, onunla uyumlu koşmaya çalışıyordum, bazen de kendime aşırı hızlanmamam gerektiğini hatırlatıyordum. Güzel bir gün geçiriyorduk, güzel bir bağış miktarına ulaşmıştık, egoyu devreye sokmaya gerek yoktu.

Bu telkinler neticesinde bir kilometrede hızlanıp bir sonrakında biraz yavaşlayarak enerjimi dengeli kullanmaya çalıştım. Biz yarı yola yaklaşmışken dönenleri görmeye başladık. Onları içtenlikle alkışladık. Koşarken çevrede biriken az sayıda Antalyalı’ya gülümsemeyi unutmamaya çalıştım. 5 km’den sonra karnımda hafif bir sızı hissetmeye başladım. Kramp girecek diye epey korktum. Krampı geçiren tek şey koşmayı bırakıp yürümek olacaktı. Gerekirse yaparım diye düşünerek sık ve kısa adımlar atmaya başladım. 9. km’den sonrası güzeldi. Yokuş aşağı koşuyorduk ve bitiş noktasını direkt görebiliyorduk. Bu arada yarışı çoktan bitirmiş koşucular 8.-9. kmlere dönüp moral veriyor, alkışlıyor, “haydi haydi” diye bağırıyorlardı. Çok güzel bir andı. Bitişi geçerken güzel bir havada, aksilikler olmadan güzel bir yarış geçirdiğimiz için mutluydum. 10 km’yi 1 saat civarında koşarak kendi rekorumu kırdım. Kadınlarda 151. oldum.

Bu noktaya gelmek için Ekim 2013’ten beri 55 kez koştum, toplam 308,5 km yol katettim. Hepinize destek verdiğiniz için teşekkürler. Bağışlarıyla katkıda bulunanlara ayrıca binlerce teşekkür. Bağış süresinin dolmasına daha 2 hafta var. Bağışın büyüğü küçüğü kesinlikle yok. Bir SMS atarak katkıda bulunduğunuzda da 5TL göndermiş oluyorsunuz, dolayısıyla çorbada tuzunuz olmasını isterseniz geç değil.

runtalya

Etiketler ,

Koş-tum

Koş-tum evet, hem de kendi rekorumu kırarak. Baştan alayım isterseniz.

Cuma öğleden sonra Antalya’ya gittik Erkişi’yle. Monçuk, babaannesinde kaldı. Bu ikimizden birden ilk ayrılışıydı ve çok iyi idare etmiş. Bize de başbaşa bir tatil gibi oldu. Oteli koşu başlangıç noktasına yakınlığını düşünerek seçmiştim. Organizasyonun indirim sağladığı oteller vardı, ama onların indirimli hali bile bizi aşacağı için Konyaaltı otellerinden birini seçtim. Gerçekten de hem yarışın yapılacağı Atatürk Parkı/Cam Piramit’e yakınlığı hem de Havaş otobüslerinin güzergahı üzerinde olması çok işimize yaradı.

Antalya’yı en son 1996’da görmüştüm. Tabii ki, çok değişmiş. Ve sanki bu değişim olumlu yönde olmuş. İçinde yaşayanlar problemleri biliyorlardır mutlaka, ama bana burada yaşarım ben yaaa dedirtti. Nasıl dedirtti? Gittiğimiz çoğu yerde “buraya Monçuk’u getirebilirim” cümlesini kurduğumu fark ettim. Parklar, bahçeler, akvaryum, deniz kenarı ile çocuklular için birçok imkan var. En basitinden Arapsuyu mahallesinde yürürken bir çocuk parkı gördük. Parktaki oyuncaklar yepyeniydi, değişikti, benim bile ilgimi çekti. Buradan da anlaşılıyor ki, yaşanası şehirler “child friendly” yani çocuk dostu şehirlermiş.

Cumartesi günü sabahtan son antrenman koşumu (2,5 km) yaptım. Sahildeki yürüyüş yolunda henüz güneş doğmuşken, denize bakarak koşmak çok güzeldi. Böyle koşu yolu olsa evimin önünde maraton koşardım dedim. Sabah sabah sahilde balık tutanlar ve denize girenler vardı. Eminim çok soğuktu su, ama herhalde alışık olanlara dokunmaz. Koşudan sonra güzelce kahvaltımızı ettik ve biraz dolaşalım dedik. Konyaaltından Kaleiçi’ne doğru biraz yürüdük, çok yorulmamaya dikkat ettim. Antalya Müzesine girelim dedik, hazır müzekart da var. İyi ki girmişiz. Gerçekten güzel bir müze, heykeller çok etkileyici. Oradan çıkınca organizasyon otellerinden Ri.xos’a geçtik. Lobi adımadımcılarla kaynıyordu, çok güzel bir görüntüydü. Otelden kalkan servise binip yarış evrakının ve çantasının verileceği avm’ye gittik. Sanırım koşu için gelenler kentin farklı yerlerine gidip ekonomiye katkı sağlasınlar diye düşünülmüş, otellere oldukça uzak bir avm seçilmiş. Ama her saat başı bedava servis vardı. AVM’de göğüs numaramı, süremi ölçecek çipi ve içinde promosyonlar olan çantamı aldım. Organizsayon çok iyiydi. Ardından dışarıda yapılan makarna partisine katıldık. Malum karbonhidrat yüklemesi yapmak lazım.

Dönüşte otelde adımadımcıların ve Akut’un tişörtlerini de aldık. Konuşma ve seminerler vardı ama müze gezisi yüzünden benim pestilim çıkmıştı. Otele döndük ve ben saat 9 gibi bayıldım.

Tabii ki rüyamda yarışa zar zor yetiştiğimi ve ayakkabılarımla göğüs numaramı unuttuğumu gördüm. Klasik. Sabah 6:30’da kalktık. Koşu kıyafetlerimi giydim, 7’de hafif bir kahvaltı yaptım. Özellikle midemi şişirmemeye çalıştım. Dalağıma kramp girmesini istemiyordum. Otelimiz başlangıç noktasına yakın olmasına rağmen yokuş çıkacağımızı ve yüklerimizi hesap ederek taksiye bindik. Koşu alanı cıvıl cıvıldı. Bebekleriyle gelip puset iterek yarışacak aileler de vardı, 60’lık delikanlılar da. Yurtdışından, özellikle Almanya’dan gelenler deneyimli görünüyorlardı. Takım halinde gelenler çimenlerde ısınma hareketleri yapıyorlardı. Koşu sırasında kıyafetlerimin beni rahatsız etmesi en gıcık olduğum şey. Özellikle kulaklığımı çekiştirmek zorunda kalırsam, şapkam sıkarsa sinir oluyorum. O yüzden onları bir güzel ayarladım.

Koşu saati yaklaştıkça heyecan artmaya başladı. Saat 9’da maraton ve yarı maratoncular için start verildi. Bu adamlar ve kadınlar ciddi sporcu. Bir kısmı biz 10km’den dönerken maratonda (42km) dönüyordu. Onlar çıktıktan sonra biz çaylak 10kmciler yerimizi aldık. Üzerimizde balonlar, paraşütler uçuyordu. Kamerayla tüm yarışı çekmek üzere alnına kamera sabitleyenler de vardı, yardım için koştukları STK’nın pankartını taşıyanlar da. En etkileyici olanı engelli katılımcıları itmek için takım halinde yarışa giren güzel insanlardı. Vee saat 9:15’te yarış başladı. Devamı gün içinde resmi sonuçlar açıklanınca :) Elimde belge olmadan konuşmak istemiyorum.

Etiketler ,

Koş Koş Koş

Bir önceki yazıyla içinizi kararttım di mi? Bazen klavyeye dökülmem gerekiyor. Sonra toparlanıyorum. Güzel şeyler de oluyor bu ülkede. Güzel bir ülke burası.

Bakın mesela Adım Adım oluşumu kuruş para almadan sivil toplum örgütleri ve bağışçılar arasında köprü olmuş. Epey büyük bir organizasyon bu. Ama daha da büyümeli, kocaman olmalı.

Ben bu pazar (2 Mart) 10 km koşuyorum, Adım Adım’la. Ben, evet ben. Komik koşan ben. İşe Ekim 2013’te 2-3 km’yi yürü-koşla tamamlayarak başlayan, sırf Adım Adım’a ve size söz verdi diye 12-13 km koşar hale gelen ben. Karda, yağmurda, yerler buzluyken koşan, dizi ağrırken, midesine kramp girerken koşan ben. Bunların Adım Adım gibi bir oluşumu kuranların ve depremlerden, afetlerden sonra yıkıntılara koşan AKUTçuların iradesi, çabası, emeği yanında hiç ehemmiyeti yok. Koşuyorum, çünkü elimden bu kadarı geliyor. Siz de omuz verirseniz desteğimiz büyür, kocaman olur.

Yardımda bulunmak isterseniz aşağıdaki havale bilgilerini kullanabilirsiniz.

Teşekkürler, siz olmasaydınız çoktan kanepeme dönmüştüm.

Banka Havalesi:

AKUT Arama Kurtarma Derneği

Türkiye İş Bankası

Şube : Gayrettepe Şubesi (1080)

Hesap no : 801384

İban no : TR47 0006 4000 0011 0800 8013 84

AÇIKLAMA: SakizAgaciTomurcugu/Sizin adınız

Kredi Kartı: http://www.akut.org.tr/bagis-yap

Etiketler ,

Kıydı

Hepimize kıydı, ayırt etmeden. Hepimizi yaktı.

Hükümeti destekleyenler zannedebilirler ki, ben ve benim gibi muhalifler gün yüzüne çıkan olaylar ve alelacele geçirilen yasalarla kapatılmaya çalışılanlar ortaya saçıldıkça keyifleniyoruz. Öyle ya, başımıza her gelenden sonra “capsler”, mavralar dönüyor ortalıkta. Oysa öyle değil. Hani cenaze evinde kaybedileni düşünmemek için başka konular açılır, hani komşulardan eve tencere tencere yemekler yağar, mideler almasa da herkes birbirine “birşeyler yesene” der durur ya… Hani acıdan boğazının en çok düğümlendiği anda birşey olur gülme gelir, utanırsın. Gerçeğimiz o işte. Anladıklarımızı anlamak, bildiklerimizi bilmek istemiyoruz. Birşeyler yapıp motoru soğutmamız lazım, yoksa delirmek işten değil.

İçimden göğsümü yumruklamak geliyor. Nasıl nasıl kıydı bize? Onlarca fay hattının yüzyıllardır kuşattığı ama bir türlü tam manasıyla bölemediği bu milleti orta yerinden bölerek nasıl kıydı bize? Birlikte yaşama umudumuzu nasıl çökertti? Nasıl binlerce insanın ölümüne, sürgününe neden olmuş bir savaşı bitirme işini dünyalığına feda etti? Kendisi gitse de yasalarımıza ektiği tohumları nasıl ayıklayacağız? Kurumlara verilen gücün asla geri alınamadığı bilgisiyle biz bu merkeziyetçi sistemle nasıl yaşayacağız? Mahvetti bizi.

Herşeye rağmen yapmaz diyordum, yapmamıştır. Sevdiğimden değil, o makamda bu iş yapılmaz diyordum. Uyuyamazsın, nefes alamazsın. Oysa yapılacak başkaca işler vardı. Barış gelecekti, yerinden yönetim gelecekti, gerçek üretime dayalı gelişme gelecekti. Kıydı bize de, geleceğimize de.

Şimdi tek bir umudum var. Sıfırlayacağız. Sıfırdan başlayıp kolları sıvayıp barışımızı da kalkınmamızı da biz inşa edeceğiz. Bu günler gelip geçtiğinde -ki geçecek- herkes için özgürlük, herkes için adalet diyeceğiz, artık başörtüsüne takılmayacağız, askeri çağırmayacağız, Kürt, Alevi, Ermeni vatandaşlarımızı Yaradan’dan ötürü seviyoruz demekle yetinmeyeceğiz, haklarını teslim edeceğiz, bizi kimsenin yaşam şeklimiz ve kimliklerimizi kullanarak bölmesine izin vermeyeceğiz. Benim oğluma layık gördüğüm ülke bu. Ya siz?

Sakat-lık

Düzenli spor yapan herkes ufak tefek sakatlıklar geçirme riski altındadır. Tabii ki alınabilecek önlemler var, ama yine de eklemler, özellikle kıkırdak doku kullandıkça yıpranıyor ve ağrı baş gösterebiliyor.

Koşarken en sık rastlanan sakatlıklardan biri koşuculara has diz ağrısı ya da runner’s knee. Dizi tutan yağ bağların zedenlemesi nedeniyle oluyor. Eğer koştuktan sonra özellikle merdiven çıkarken batma hissediyorsanız, dinlenince bu batma hissi geçiyorsa, bu, Runner’s Knee olabilir. Tabii ki tam teşhisi bir spor doktoru yapabilir. Runner’s Knee denen meretin çeşitli nedenleri olabiliyor. Bir tanesi yanlış ayakkabı seçimi. Tabanın yeterince desteklenmemesi, dizin normalden farklı hareket etmesine yol açabilir. Ayrıca yanlış basıyorsanız, yani içe veya dışa ya da koşarken önce topuğunuz yere değiyorsa bu da soruna yol açabilir. Genelde en sık rastlanan neden, haftalık koşu mesafesinin yüzde 5’in üzerinde arttırılması ve dizin yorulmasıdır.

Bende de son bir-iki haftadır yoklayan bir ağrı vardı. Bu işin kesin tedavisi dinlenmek olduğu için bu hafta programdaki bir koşuyu koşmadım. Nedenleri düşündüğümde ayakkabıma güvendiğim ve sorun ni.ke plus programına başladıktan sonra çıktığı için en mantıklısı koşu mesafemi hızlı arttırmış olmam olmalı diye düşünüyorum. Ama tabii ki dinlenemem, yarışa bir hafta kaldı.

Biraz araştırınca diz altına takılan bantların bu ağrı için tavsiye edildiğini okudum. Şunun gibi bir bant:

Bu bantlar sorunu çözmüyor, sadece semptomu hafifletiyor. Diz kapağının hareketini kontrol altına alarak gereksiz aşınmaları önlüyor. Normalde hafta 30km koşan biri, bu gibi bantlarla haftada 70-80 km’ye çıkabildiğini söylemiş. Tabii bu adam ultra maratoncu. Ama gene de denemeye değer deyip bir tane aldım. Spor mağazalarında genelde 30TL civarında. Zamanım olsa eb.ayden pro-tec markasını alacaktım. Yetişmez diye de.catlonun online mağazasında 12TL’ye satılanlardan aldım. Bugün ilk kez denedim. Normalde çok az batma vardı ama bu bantı takınca koşarken ağrı hissetmedim. Yarın 13km koşum var, orada da işe yararsa çok doğru bir alışveriş yapmış olacağım.

Gelelim ilginç bir detaya. Benim ağrıyan dizim sol taraf. Buna hiç şaşırmadım. Yogada vücudumuzun taraflarının dengeli olmadığını öğrenmiştim. Hepimiz farkında olmadan bir yana daha fazla güç veriyor, o yanı daha çok kullanıyoruz. Bunu yoga hareketleri yaparken bir tarafla yapıp diğer tarafla zorlanınca görüyor insan. Aynı sonuç wiinin denge testinde de çıkmıştı.

Umarım bu sorunu çözmüşümdür, çünkü İstanbul Maratonunda 15 km koşmak içine yazıldım :)

Mutluluk

Artık daha fazla içimde tutamayacağım. Tepelerden bağırmak istiyorum. Ve de hatta bağırıyorum: Artık Ankara’da bir BBOM Okulu var!!!!!!! Evet, doğru duydunuz, Eylül 2014’te inşallah Ankara BBOM İlkokulu açılıyor (Öncesi fotoğrafları burada. Sonrası fotoğrafları Ağustos’ta).

Bu geçen bir haftada birşeyi çok net anladım. Saf niyetlerle hareket edince bütün kapılar açılıyor, birlik olunca aşılmaz denen engeller aşılıyor. İyimserlik bulaşıcı birşey, gülümsemek ve gülümseyerek bir niyeti tekrarlamak yeni tanıştığınız insanlar üzerinde bile inanılmaz etkili. O niyetler, dualar, o dayanışma dört duvara, çatıya, ağaçlara dönüşüveriyor.

Okulun yeri, buraya nasıl geldiğimiz, buradan nereye gideceğimiz uzun uzun anlatılacak. Ama önce Ankara BBOM sitesinde yazalım, sonra ben burada bol bol anlatırım zaten.

Şimdi sadece mutluluğumu sizlerle paylaşmak istiyorum. Ağrıyan başınıza eğilip “bu ülkede güzel şeyler oluyor, bu ülkede güzel insanlar var” diyebilmek istiyorum. Umudu kesmeyin yurdumuzdan.

Ağlatmak?

Ağlattım diyor. Suçluları ağlattım. İyi birşey yaptım sanıyor, iyi birşey söyledim sanıyor. Dövdüm ya onları diyen mahalle kabadayısı. Anlamıyor. Bana ne ağlatmandan, ne ayıp hem. Niye devletin görevlisini azarlayıp ağlatıyorsun? Bu övünülecek birşey mi? Madem sorumlular, haklarında soruşturma açarsın, mahkemeye teslim edersin. Çünkü biz bir klan değiliz, aşiret değiliz, biz bir devletin eşit vatandaşlarıyız. Ya da öyle olmalıyız. Kendi adamını azarlayan, ağlatan adam seni beni mi sallayacak cancağızım? Ahvalimiz budur işte.

Kablo TV Nasıl İptal Edilir?

Biliyorum, çünkü iptal ettirdim. Artık özgürüm.

Önce başa sarayım. Ben televizyon izlemeyi severim. Televizyonun zararlı olduğuna inanmıyorum. Süresi ve içeriği küçük yaştaki çocuklara göre ayarlandığında eğitici bile olabileceğini düşünüyorum (bkz. PBS örneği). Bu sebeple çocuğu televizyonla tanışmamış annelerden olmadım, olamadım. Ee çünkü ben izliyordum, yani ben daha o noktada değildim. Dolayısıyla Monçuk 18 aylıktan sonra yavaş yavaş televizyonla tanıştı. Olabildiğince süresini kısıtladık ve tabi çocuk kanallarında belli çizgi filmleri izledi. Ama ne yalan söyliyeyim, televizyon bazen de can kurtarıcı oldu. Onun sayesinde akşamları yemek yapacak zamanı buldum, onun sayesinde çıldırma anlarından geri döndüm. İki yaşından sonra artık düzenli takip ettiği çizgi filmler vardı. Bir kısmını ona tahsis ettiğimiz eski bilgisayarda izliyordu. Sonra yavaş yavaş biz daha az televizyon izlemeye başladık. İzlediğim birkaç dizi ya bitti, ya tavsadı. Çoğunu kanalların internet sitelerinden izlemek daha çok işime gelir oldu. Ardından Gezi sürecinde sinirden kumandayı yerken (H.abert.ürk tapeleri herşeyi açıklıyor) bazı kanalları boykot etmeye başladık. Zaman içinde birkaç haber/tartışma programı ve çocuk kanalı dışında izlediğimiz birşey kalmadı. Çocuk kanalında da reklamlara illet oluyordum. Sağlık bakanlığı çocuklarda obeziteyle savaş için konferans düzenlerken, devlete bağlı TRT Çocuk sürekli çikolata, şekerleme, içecek reklamı alıyor. Ne saçmalık! Sonunda televizyondan iyice soğuyunca iptal işlemini gerçekleştirebildim.

Abone numaranızla bir dilekçe yazıyorsunuz. Bir de kimlik fotokopinizi alıyorsunuz yanınıza. Çünkü sanırım devlet dairelerinde kimlik fotokopisiyle beslenen inekler var arka planda, onlar yürüyor ve yürüme bantlarından elde edilen güçle kuruma elektrik sağlanıyor. Yani ben böyle açıklama getirebiliyorum ülkemizdeki kimlik fotokopisi fetişine. Neyse bu ikisini alıp Türksat İl Genel Müdürlüğünüze gidiyorsunuz. Ankara’da Kızılay’da bu nane. Faks da çekebilirmişsiniz, ama neme lazım? Kağıtlarınızı verip son faturanızı ödüyorsunuz ve akşamına televizyonunuz kararıyor. Oh sen sağ ben selamet.

Televizyonu saksı olarak kullanmayı düşünmüyoruz ama. Ap.ple TV ve Bea.mer uygulamasıyla internetten izlediğim programları teliden de izleyebiliriz. O ekipmanı kurunca yazarım yine. Televizyondan anladığımız bir 10 yıl içinde çok değişecek. Menü üzerinden program satın alacağız, programa abone olacağız. Net.flix’in başlattığı gibi diziler sezonluk bütün halinde çekilecek ve siz 13 bölümü birden satın alacaksınız. Bence bu yapı reklam verenleri de rahatlatacak. Alıcı sayısı belli, alıcıların tüketici kimlikleri açıkken işlerine yarayan programları daha kolay seçecekler. Böyle yani… Zor değil, siz de yapın güzel oluyor.

Adım

Runtalya’ya 30 gün kaldı. Hazırlık programımı değiştirdim. Aralık ortasında hafta içi iki kısa koşu (4-5 km) ve giderek uzayan haftasonu koşusundan (en son 7km’ye çıkmıştım) oluşan sistemin işe yaramadığını düşünmeye başladım. Daha doğrusu hissettim. Tam o dönemde koşularımı ölçmek için kullandığım ni.ke plus uygulamasına bir antreman programı eklendi. Katılacağınız yarışın tarihini ve deneyim derecenizi (tabii ki başlangıç) giriyorsunuz, o da size bir şablon çıkarıyor. Bana verilen şablonda haftada 3-4 koşu var. Koşu harici günlerde de bazen yürüyüşler veya yoga gibi egzersizler var. Farkı, koşuların uzunluk ve temposunu çeşitlendirmesi. Mesela bu hafta iki kere  6,5km, bir kez 4km ve bir kez de 8km koşturuyor. Sonra programın ortasında bir yerde 12km koşturuyor. Yani kafanızdaki 10km psikolojisini aşmak için birebir. Ocak ortasında bir konferansa katıldım ve bir koşuyu kaçırdım, telafi de edemedim. Ama onun dışında iyi gidiyor.

Aslında 10km koşmak o kadar da korkutucu değil. Adrenalindi, seyirci desteğiydi, Antalya’nın ılık havasıydı, bir şekilde koşulur 10 km. Beni ürküten Şubat ortasında göndereceğim e-postalar. Tanıdıklarınıza e-posta gönderip yapacağınız yardım koşusunu anlatıp maddi destek istiyorsunuz. Tabii ki desteği kendinize istemiyorsunuz. Bağışlanan para doğrudan desteklediğiniz STK’nin hesabına yatıyor. Sadece açıklama kısmına bağışçı kendi adıyla birlikte benim de adımı yazıyor ki, kim ne kadar bağış toplamış bilinsin. Erkişi, haklı bir soru yöneltti geçenlerde: “Koşuya katılmak için otel ve uçak masrafı da dahil bir dolu para harcadın, bu parayı doğrudan AKUT’a bağışlasan daha iyi olmaz mıydı?” İlk bakışta evet, ama o zaman koşmak için motivasyonum olmazdı. Dün gece gözümden uyku akarken, tam karşımdan buz gibi rüzgar eserken saat 9’da dışarı çıkıp 6,5 km koştuysam tamamen kendimi sorumlu hissettiğimden. Zaten yarıştan sonra yeni bir hedef bulmam lazım, yoksa tavsar. Bir de farkındalık yaratma konusu var. AdımAdım diyor ki, 100 kişiye haber salsanız sadece yüzde 10’u bağış yapıyormuş. Olabilir, insanlık hali. Ama kalan 90 kişiyi de adına koştuğunuz STK hakkında bilgilendiriyorsunuz, bu sefer olmasa da gelecek sefer bağış yapabilirler veya belki gelecek yıl onlar da koşar.

Diğer yandan kendim için olmasa da para istemek zor geliyor. En önemlisi yaptıkarı hesaba göre 35 yaşında birinin (iki gün sonra = ben) 150 kadar tanıdığı insan olmalıymış. Benim yok valla. Mesela liseden 15 kişi tanıyor olmalıymışım. Benim liseden canım ciğerim iki arkadaşım var, Facebook’u da kapatalı çok oldu. Üniversite çevrem biraz daha geniş, akrabalar, iş çevresini de katarsak belki 40-50 eder. Bir de tabii buradan takipleştiğim insanlar var. Ama bu sefer de kimlik sorunu çıkıyor karşıma. Benim için özel hayat önemli, adımı gizli tutmak da önemli. O yüzden şöyle bir ara formül buldum: Eğer AKUT’a benim üzerimden bağış yapmak isterseniz buraya e-posta gönderin lütfen. E-postanıza yanıt olarak bağış bilgilerini verebilmem için lütfen tam adınızı içeren bir adresten mesaj atın veya mesaj içeriğinizde adınızı benimle paylaşın. Böylece birbirimizin adını öğreniriz. Diplomaside reciprocity diyoruz buna.

 

Run

 

Etiketler ,