Category Archives: Uncategorized

Beklersen…

Ekonomide bir beleşçi (free rider problem) sorunsalı vardır, sosyal bilimlerin genelinde de kullanılır. Aslında tam Türkçesi beleşçi mi bilemiyorum, beleşçi kaba bir tabir, ama işin özü de bu: cefasını çekmeden sefasını sürme isteği ve bu isteğin doğurduğu sorunlar.

Dünyada hepimizin yararlandığı ama aslında kimseye ait olmayan kaynaklar vardır. Mesela bir gölet veya bir mera veya atmosferimiz… Bunlardan hepimiz yararlanabiliriz, ama hepimiz yararlanınca gölet kuruyabilir, mera yok olabilir, atmosfer kirlenebilir. Bunlar kimseye ait olmadığından kimse örneğin göleti temizlemeye kalkmaz veya bir kural konursa onu işletmeye çalışmaz. Aynı şey sendikalarda da görülebilir. Çalıştığınız fabrikadaki sendikaya üye olmazsanız aidat ödemez, toplantılara vakit ayırmak zorunda kalmazsınız; ama sendika uğraşa didine işçilere bir avantaj sağladığında siz de bu avantajdan faydalanırsınız. Bu bir sorundur, çünkü böyle hareket eden kişi sayısı belli bir çoğunluğa ulaştığında, o herkesin faydalandığı sistem çökebilir, yani sonuçta beleşe karnını doyuran da aç kalabilir.

BBOM okulları böyle ortak amaca hizmet eden bir üretim mi yaparlar? İlk bakışta hayır. Ama eğer söz konusu amacın eğitim sistemini ve ülkemizin sosyal sermayesini dönüştürmek olduğunu düşünecek olursak, evet. Kendi yaşam deneyimlerinizden sosyal sermayemizin ne kadar kötü olduğunu fark etmişsinizdir. Bahsettiğim, yüzde doksanı ne idüğü belirsiz üniversite eğitimi almış bir topluluk değil; ne iş yaparsa yapsın, okulda kaç yıl geçirirse geçirsin sorgulayabilen, insiyatif alabilen, öğrenmeyi sürdüren, bilmediğini kabul edip plan yapabilen, proje geliştirebilen, kendini ifade edebilen, doğru soruları soran, tasarlayan, üretebilen insanlar. Daha önce de yazdım, üniversite hocası olarak bu insanları çıkarmamı benden beklemeyin, bana da liseye de hazır geliyor çocuklar. En başa dönmek gerek, bu yüzden BBOM demiştim. Bu değişimin bize ekonomik katkısı da olur, bkz. bu yazı.

Hal böyleyken, BBOM okulları için de bazen aynı mantığın işlediğini duyuyorum: ”hele bir açılsın da ….” İyi de sen gelip taşın altına elini koymazsan güzel kardeşim, nasıl olacak bu iş? Tabii ki herkes imkanı dahilinde katkıda bulunuyor. Tabii ki, çocuğunu yeni bir modelde okula göndermek zor bir karar. Ya da öyle mi? İçinde bulunduğumuz sistemde çocuğunu okula göndermek daha mı az riskli bir karar? Veya diyelim ki, denenmemiş bir sistem (ki onlarca yıldır yurtdışında deneniyor, bir yıldır da Türkiye’de), 4+4+4 çok mu denenmişti? Bugün çocuğunu A okuluna yazdıran bir aile o okulda 4 yıl aynı sistemin uygulanacağını bilebilir mi? Ya da o okulun A okulu olarak kalmasının bir garantisi var mı? Demem o ki, çocuğunu BBOM okuluna kaydettiren bir ailenin aldığı risk, herhangi başka bir okula yazdırandan daha fazla değildir. Dahası aile mali yönden okulun işleyişini yöneten koperatifin parçasıdır. Yani çözümün parçasıdır.

Bekleyip görelim politikası bu gibi durumlarda işe yaramayabilir, beklerseniz göremeyebilirsiniz. O zaman da ”eğitim şart”la başlayıp sistemden yakınan muhabbetlerden emekli olunuz, hoşgeldiniz artık sorunun bir parçasısınız.

BBOM Etkinlikleri

Eylül 2014’te açmayı planladığımız okulumuz için etkinliklerimiz son sürat devam ediyor. Bu Cumartesi (29 Mart) Çayyolu tanıtımımız var. Saat 2-4 arasında semt meclisi binamızda yapılacak toplantı için bkz. burası.

6 Nisan Pazar günü 12-5 arasında da İncek’te okul binamızın bahçesinde kermesimiz var. Onun için de buraya tık tık. Sizin yerinizde olsam sabahtan kahvaltımı hafif yapar, soluğu kermeste alırdım. Okulumuzun tadilatı için düzenlenen kermeste gönüllülerimiz börekler, kekler, kısırlar, salatalar döktürecekler, kitap ve cd satışı da yapılacak. Çocuklar için etkinlikler planlıyoruz, en önemlisi okulumuzun adı ve logosu için çocuklar eğitimcilerle çalışma yapacaklar. Gönüllü olarak katkıda bulunmak isterseniz, onun da başımızın üstünde yeri var. Hadi gelin, baharı kutlayıp azıcık eğlenelim :)

Sarmal

Sözcükler ısırabilir, dövebilir sözcükler, görünmez yaralar açabilirler. Öyle sözcükler sarfedebilmeyi isterdim şimdi. Sözlerimden bir gaz fişeği donatıp vicdanların beyinciklerine saplayabilmeyi isterdim. Sözlerim fişeğin içinden büzüşmüş vicdanlarına yayılsın ve onları zehirlesin isterdim. Heyhaaat mümkünü yok. O sözcükler icat edilmedi daha, bu vicdansızların fitnesiyle yarışacak sözler türetilmedi henüz.

Stephen King’in romanından uyarlanan Yeşil Yol (Green Mile) filmini anımsar mısınız? Kötülüğü siyah bir toz dumanı halinde yutar filmin kahramanı. Sonra da dünyaya salar, salmazsa onu zehirler kötülük. Uzun zamandır kötülükler yutuyoruz biz. Hıçkıra höyküre ağlayıp sonra birbirimize dönüp gözyaşlarımızı görüp şaşırıyoruz. Aralarda hayat akıyor. Yemek yiyoruz, lokmalarımızdan utanarak; gülüyoruz, hıçkırıklarımızı unutmaya çalışarak, sonra birşey oluyor, minicik birşey yine ağlaşıyoruz. Ama ağlayarak bu zehri akıtamadığımı hissediyorum. Böğrümde bir taş oturuyor, beynimde uzanamadığım bir yer sızlıyor, kötülüğünüzün zehri içimizi oyuyor.

Bugünler geçecek, hep geçmiş. Başka günler gelecek. Ama hep aynı. Türkiye tarihi bir sarmal, hiç ilerlemeden 200 yıldır aynı tuzaklara düşüp aynı mutlu sona ulaşıp sonra yine aynı pisliğe yuvarlandığımız bir sarmal. Yani bugünler bitecek, bu zulüm bitecek. O esnada bizde kısa ömürlerimizin sonuna gelmiş olacağız. Zannedeceğiz ki, mutlu sona ulaştık, tırnaklarımızla kazıya kazıya özgürlüğü, eşitliği, adaleti, refahı tesis ettik. Zannedeceğiz ki, çocuklarımıza iyi bir ülke bırakıyoruz, güzel bir gelecek. Zannedeceğiz ki, Berkin boşuna ölmedi. Hatta büyük büyük laflar edeceğiz: ”Bugün ulaştığımız bu noktanın, uyanışımızın başlangıcı Berkin’in sonsuz uykusudur. Onun masumiyetiyle yıkadık zalimlerin pisliklerini”. Kim bilir belki onun için de heykeller dikilecek, onun adı verilecek kara kaşlı çocuklara.

Sonra… Sonra sarmalın başına döneceğiz. Hiç ummadığımız bir anda birileri gene adımıza karar alıp özgürlüklerimizi kısma, sokağa her ne nedenle çıkarsa çıksın çocuğumuzun kafasına sıkma hakkını bulacak kendinde. Filmi başa saracağız. Çünkü biz buyuz. Yıllarca tartışıldı: Batı’nın tecrübe ettiği modernleşme başka yerlerde de tekrarlanabilen bir süreç midir? Batılı olmayanlarımız, bu soruyu Batı’nın kendini beğenmişliğini tescili olarak görüp ”Tabii ki, hem de nasıl” diye cevap verdiler. Oysa şimdi görüyoruz ki, Batı’nın gökdelenleri, avmleri, teknolojisini alabiliriz ama moderleşmenin özünü teşkil eden konularda aynı sarmalın içinde debeleniyoruz. Birey haklarının bizde karşılığı yok. İçselleştirmemişiz. Bu yüzden sarmaldan çıkamıyoruz bir türlü. Allah’tan tek dileğim bundan sonraki filmin başını ben görmeyeyim. Bu hayatıma bir vicdansızlar ordusunu görmek yetti. Berkin’in boşuna ölmediği sanrısıyla ölmek istiyorum. Bir daha iktidara yaranmak için ya da kendisinde cognitive dissonance yaratıyor diye ”ama”lı cümleler kuranlarla, bahane üretmeye çalışanlarla karşılaşmak istemiyorum. Onlarla aynı havayı tenefüs ediyor olmaktan, suret olarak onlarla aynı insan görüntüsünde olmaktan, otobüste, metroda onlara kazara dokunmak zorunda olmaktan hicap duyuyorum. Mümkünse ben tekrarını görmeyeyim.

Koş-tum-tum

Eveet, 9:15’te koşu başladı. Başladı deyince öyle yerimizden fişek gibi çıktığımız sanılmasın. Çok kalabalık olduğu için ilk başta yavaş hareket ediliyor. Zaman ölçümünüz ayakkabınıza bağlanan tek kullanımlık çiple sağlanıyor. Başlangıç noktasında, yarı yolda ve bitişte çipi gören bir matın üzerinden geçiyorsunuz. Yarışın ilk kilometresi genelde kendinize yer bulmaya çalışmakla geçiyor. Yürüyenler, sizden daha yavaş veya daha hızlı koşanlar arasında bir yer buluyorsunuz. Genelde ikinci kilometreden itibaren sizinle aşağı yukarı aynı sürede koşacak bir kümeniz oluyor. Bunları daha önce koştuğum iki 5km koşusunda görmüştüm. Bir de üzerine antrenmanlarda kendimle ilgili edindiğim bilgiler eklenince ilk 1-2 km çok acele etmedim. Ben genelde 3. kmden sonra açılıyorum. İlk 3 km sanki bacaklarıma ağırlık bağlamışlar gibi hissediyorum. Antrenmanın önemi burada işte, kendini tanıyor insan.

Ni.ke plusa bakınca ilk kmyi 7dk 21sn ile koştuğum görülüyor. Aslında bu benim için normal bir hız ve de tüm yarışı bu hızda koşsam üzülmezdim. Ama sonra yarış faktörü devreye girmiş. 28 Şubatta kontrol ettiğimde 800 TL toplamıştık, insanların tezahüratları ve biraz önce bahsettiğim beraber kümelendiğimiz koşucuların motivasyonuyla gaza gelince hızım artmış. 2. kmyi 5 dk 57sn, 3. kmyi ise 5dk 50 sn’de koşmuşum. Bu sonuncusu 1 km rekorum. Karşılaştırma yapabilmeniz için maraton koşanların 1kmyi ortalama 3,5-4 dkda koştuklarını belirtmeliyim. Bu arada yokuşu çıkmış ve düzlüğe gelmiştik. Bazen önümde koşan birini hedef alıyor, onunla uyumlu koşmaya çalışıyordum, bazen de kendime aşırı hızlanmamam gerektiğini hatırlatıyordum. Güzel bir gün geçiriyorduk, güzel bir bağış miktarına ulaşmıştık, egoyu devreye sokmaya gerek yoktu.

Bu telkinler neticesinde bir kilometrede hızlanıp bir sonrakında biraz yavaşlayarak enerjimi dengeli kullanmaya çalıştım. Biz yarı yola yaklaşmışken dönenleri görmeye başladık. Onları içtenlikle alkışladık. Koşarken çevrede biriken az sayıda Antalyalı’ya gülümsemeyi unutmamaya çalıştım. 5 km’den sonra karnımda hafif bir sızı hissetmeye başladım. Kramp girecek diye epey korktum. Krampı geçiren tek şey koşmayı bırakıp yürümek olacaktı. Gerekirse yaparım diye düşünerek sık ve kısa adımlar atmaya başladım. 9. km’den sonrası güzeldi. Yokuş aşağı koşuyorduk ve bitiş noktasını direkt görebiliyorduk. Bu arada yarışı çoktan bitirmiş koşucular 8.-9. kmlere dönüp moral veriyor, alkışlıyor, “haydi haydi” diye bağırıyorlardı. Çok güzel bir andı. Bitişi geçerken güzel bir havada, aksilikler olmadan güzel bir yarış geçirdiğimiz için mutluydum. 10 km’yi 1 saat civarında koşarak kendi rekorumu kırdım. Kadınlarda 151. oldum.

Bu noktaya gelmek için Ekim 2013’ten beri 55 kez koştum, toplam 308,5 km yol katettim. Hepinize destek verdiğiniz için teşekkürler. Bağışlarıyla katkıda bulunanlara ayrıca binlerce teşekkür. Bağış süresinin dolmasına daha 2 hafta var. Bağışın büyüğü küçüğü kesinlikle yok. Bir SMS atarak katkıda bulunduğunuzda da 5TL göndermiş oluyorsunuz, dolayısıyla çorbada tuzunuz olmasını isterseniz geç değil.

runtalya

Etiketler ,

Ağlatmak?

Ağlattım diyor. Suçluları ağlattım. İyi birşey yaptım sanıyor, iyi birşey söyledim sanıyor. Dövdüm ya onları diyen mahalle kabadayısı. Anlamıyor. Bana ne ağlatmandan, ne ayıp hem. Niye devletin görevlisini azarlayıp ağlatıyorsun? Bu övünülecek birşey mi? Madem sorumlular, haklarında soruşturma açarsın, mahkemeye teslim edersin. Çünkü biz bir klan değiliz, aşiret değiliz, biz bir devletin eşit vatandaşlarıyız. Ya da öyle olmalıyız. Kendi adamını azarlayan, ağlatan adam seni beni mi sallayacak cancağızım? Ahvalimiz budur işte.

Kablo TV Nasıl İptal Edilir?

Biliyorum, çünkü iptal ettirdim. Artık özgürüm.

Önce başa sarayım. Ben televizyon izlemeyi severim. Televizyonun zararlı olduğuna inanmıyorum. Süresi ve içeriği küçük yaştaki çocuklara göre ayarlandığında eğitici bile olabileceğini düşünüyorum (bkz. PBS örneği). Bu sebeple çocuğu televizyonla tanışmamış annelerden olmadım, olamadım. Ee çünkü ben izliyordum, yani ben daha o noktada değildim. Dolayısıyla Monçuk 18 aylıktan sonra yavaş yavaş televizyonla tanıştı. Olabildiğince süresini kısıtladık ve tabi çocuk kanallarında belli çizgi filmleri izledi. Ama ne yalan söyliyeyim, televizyon bazen de can kurtarıcı oldu. Onun sayesinde akşamları yemek yapacak zamanı buldum, onun sayesinde çıldırma anlarından geri döndüm. İki yaşından sonra artık düzenli takip ettiği çizgi filmler vardı. Bir kısmını ona tahsis ettiğimiz eski bilgisayarda izliyordu. Sonra yavaş yavaş biz daha az televizyon izlemeye başladık. İzlediğim birkaç dizi ya bitti, ya tavsadı. Çoğunu kanalların internet sitelerinden izlemek daha çok işime gelir oldu. Ardından Gezi sürecinde sinirden kumandayı yerken (H.abert.ürk tapeleri herşeyi açıklıyor) bazı kanalları boykot etmeye başladık. Zaman içinde birkaç haber/tartışma programı ve çocuk kanalı dışında izlediğimiz birşey kalmadı. Çocuk kanalında da reklamlara illet oluyordum. Sağlık bakanlığı çocuklarda obeziteyle savaş için konferans düzenlerken, devlete bağlı TRT Çocuk sürekli çikolata, şekerleme, içecek reklamı alıyor. Ne saçmalık! Sonunda televizyondan iyice soğuyunca iptal işlemini gerçekleştirebildim.

Abone numaranızla bir dilekçe yazıyorsunuz. Bir de kimlik fotokopinizi alıyorsunuz yanınıza. Çünkü sanırım devlet dairelerinde kimlik fotokopisiyle beslenen inekler var arka planda, onlar yürüyor ve yürüme bantlarından elde edilen güçle kuruma elektrik sağlanıyor. Yani ben böyle açıklama getirebiliyorum ülkemizdeki kimlik fotokopisi fetişine. Neyse bu ikisini alıp Türksat İl Genel Müdürlüğünüze gidiyorsunuz. Ankara’da Kızılay’da bu nane. Faks da çekebilirmişsiniz, ama neme lazım? Kağıtlarınızı verip son faturanızı ödüyorsunuz ve akşamına televizyonunuz kararıyor. Oh sen sağ ben selamet.

Televizyonu saksı olarak kullanmayı düşünmüyoruz ama. Ap.ple TV ve Bea.mer uygulamasıyla internetten izlediğim programları teliden de izleyebiliriz. O ekipmanı kurunca yazarım yine. Televizyondan anladığımız bir 10 yıl içinde çok değişecek. Menü üzerinden program satın alacağız, programa abone olacağız. Net.flix’in başlattığı gibi diziler sezonluk bütün halinde çekilecek ve siz 13 bölümü birden satın alacaksınız. Bence bu yapı reklam verenleri de rahatlatacak. Alıcı sayısı belli, alıcıların tüketici kimlikleri açıkken işlerine yarayan programları daha kolay seçecekler. Böyle yani… Zor değil, siz de yapın güzel oluyor.

Hediye

Hamilelere veya küçük çocuklara hediye vermenin zor olduğunu düşünüyorum. Belki ben çok düşünüyorum, ama bu konuda öğrendiklerimi paylaşayım istedim.

Diyelim ki, çok yakın bir arkadaşınız hamile. Ona ne alabilirsiniz? Kendim de o yollardan geçtikten sonra bazı banko hediyeler keşfettim. Muhtemelen ilk aylarda gereksiz gördüğü U şeklinde hamile yastıklarından alabilirsiniz. Bel ağrılarının başladığı aylarda size dua edecektir. Kitap alma taraftarıysanız, bebek bakım kitabı yerine Emzirme Sanatı gibi bir kitabı veya favori uyku-yemek kitaplarınızı öneririm. Herkes er ya da geç bebeğe nasıl banyo yaptırtacağını öğrenir, asıl meseleler uyku-yemek-emzirme.

Yeni doğum yapmış bir arkadaşa ne alınır? Tabii ki, geleneklerin ön gördüğü altını takabilirsiniz, bebeğe birşeyler alabilirsiniz. Ama bence bir de anneye basit birşey alın. Sade bir takı, manikür veya masaj seansı (en az 3 ay süresi olmalı) ya da sıkı bir kucaklaşma.

Yeni doğana ne alınır? Bebeğim olmadan önce tüm yeni doğum yapmış arkadaşlarıma hastane çıkışı götürürdüm. Sonradan anladım ki, hastane çıkışı bol hediye edilen veya ailenin en az bir tane aldığı ve bazen de bebeklerin fazla kullanamadıkları bir hediye. Bunun yerine 6-9 veya 9-12 ay kıyafetlerini tavsiye ederim. Genelde siz ilk 6 ay için kıyafet almış oluyorsunuz, doğumgününde de kıyafet hediye ediliyor. Ama genelde 6-9 ay arası kıyafet sıkıntısı baş gösteriyor. Bir de herkesin düşünmeyeceği parçaları alabilirsiniz. Mesela bir arkadaşım 1 yaş için sandalet hediye etmişti, havalar ısınınca bir anda can kurtaranım oldu, hemen giydirdim. Bir başkası yağmurluk hediye etmişti, 1 yaş civarı bahar yağmurlarında çok işimize yaradı.

Sizin çok işinize yarayan ama arkadaşınız kullanır mı emin olamadığınız hediyeleri sormaya çekinmeyin. Bir arkadaşım Amerika’dan kundak hediye etmişti bize. Almadan da aramıştı. Ben zaten alacaktım ama onun aldığı çok zevkli birşeydi, çok kullanışlıydı. Bol bol dua ettim. Sling de bu kategoriye girebilir.

Oyuncaklar içinse yaşlara göre favorilerim şöyle:

0-3 ay: olmasa da olur, olacaksa tabii ki çıngırak ama beşiğe veya araba koltuğuna takılandan.

3-6 ay: bez top veya bez kitap.

6-9 ay: yemek masasına sabitlenen oyuncaklar, kalın karton kitaplar, emekleme oyuncakları (aynalı salyangoz, sesli büyük tren vs.)

9-12 ay: yürüme yardımcısı katlanan arabalar, aktivite masası, içinde bebek yüzleri olan kitaplar, iri legolar.

12-18 ay: 2li-3lü yapbozlar, toplar, rol oynamaya uygun insan figürleri, hayvanlar.

18-24 ay: her tür kitap, dergi, boyalar, hamurlar, anne-babayı taklit edebileceği oyuncaklar.

Çok parçalı ve çok dağılan oyuncaklar anne-babaya sormadan alınmamalı diye düşünüyorum. Erkekler için araba alınmadan önce evde zilyon tane var mı diye sorulmalı. Aklıma gelenler şimdilik bunlar. Haa tabii en güzel hediye her zaman için şu sözlerden oluşuyor: ”Monçuk’u bırakıp sinemaya falan gitmek isterseniz…”

2013

Yılbaşı kutlamıyorum, evet gıcığım. Bak burada var, hatta burada ve burada. Işık mışık da sevmiyorum. Bünyem kabul etmiyor. Ama 35 yaşıma 2 ay kala bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler, mutlu olsunlar noktasına gelebildim. Tabii ki, herkes gibi ben de geçtiğimiz yılın muhasebesini yapıyorum (2012 burada).

Bu sene en büyük kazanımım, işe başlamam oldu. Öğrencileri, okulu çok özlemişim. Çok şükür.

Çok güzel insanlar tanıdım. İş arkadaşlarım (tahtaya tak tak) çok kafa dengi, iyi kalpli insanlar. Bir de BBOM sayesinde ömür boyu devam edeceğini düşündüğüm arkadaşlıklarım oldu. Ve tabii blog üzerinden tanıdığım, sevdiğim insanlar var. İtiraf edeyim, sandığımdan daha sosyal bir insanmışım. Bu insanları bulmuş olmaktan çok mesudum. Çok şükür.

Yıl boyunca çok büyük sağlık sorunlarıyla karşılaşmadık, yakın çevremizdeki ciddi bir sağlık problemi de çözüldü inşallah. Çok şükür.

Sporu hayatıma sokmuş olmaktan mutluyum. Kalıcı olur mu bilmiyorum, ama şükrediyorum.

Dostlarım sağlıklı ve mutlular. Çok şükür.

Ülkemde her fikirden vicdan sahipleri var, buna da şükür.

Bu yılın kazanımları böyle özetlenebilir. Kaybettiklerimizden bahsetmek istemiyorum, boğazımda bir yumru büyüyor o zaman konuşamıyorum. Çocuklar iyi olsun, yeter ki çocuklar iyi olsun.

Son bir-iki yazı yoruma kapalı görünüyormuş her nedense. Hatta bak bu da öyle oldu. Ayarlardan gidip açmak gerekiyor. Sevgili WP, what the fudge?

Mümkün

Cumartesi toplantımızı yaptık. Bence çok verimli geçti. Özellikle Bodrum’dan gelen arkadaşlarımızdan okula dair anekdotları dinlemek çok güzeldi. Başka bir okul cidden mümkünmüş. Ve bu imkanı görmüş olmak şevkimizi arttırdı. Orada öyle bir seçenek varken bir sistem okulunda oğlumun öğrenme doğasının bozulmasına gönlüm razı değil. Neresinden nasıl anlatsam? Bugün günlerden cuma değil de perşembe diye sevinen çünkü haftasonları okulunu özleyen çocukları mı yoksa okul günü bitince okuldan çıkmak bilmeyen çocuklarını kapıda kuyruk olup bekleyen anne-babaları mı anlatayım? Bize en çok sorulan sorulardan biri olan okul meclisinin nasıl 3 haftada işler hale geldiğini mi? Demokratik okullarda tüm kararlar öğrenciler, öğretmenler ve okul çalışanlarından oluşan ve haftada bir kez toplanan meclis tarafından alınıyor. Herkesin bir oy hakkı var. Yani 6 yaşındaki çocuğun da bir oy hakkı var, mutfakta çalışan görevlinin de, okul müdürünün de. Bunu ilk duyduğunda insanlar, yüzlerinde görülmeye değer bir reaksiyon oluşuyor. İhtimaldir ki aynı reaksiyonu benim yüzüm de verdi bir zamanlar. Hiyerarşik yapıya evde, okulda, işte o kadar alışmışız ki, aksini düşünemiyoruz bile. Hatta bazı anne-babalar kendilerinin oy hakkı olmamasını (parayı veren düdük ilişkisi) hazmedemiyorlar, ”aileler çocuklarını yönlendirir, herkes evde çocuğuna vereceği oyu tembihler” diyenler de var. Bunu yapabiliyorlarsa enteresan, çünkü ben giyeceği çorap rengini bile empoze edemiyorum Monçuk’a. Çocuk iradesini hafife almamak lazım. Neyse açılmayalım, ilk 3 hafta meclisteki büyükler sistemi yürütmek için moderatörlük, raportörlük işlerini üstlenmişler ve 3 ay daha böyle gider diye düşünmüşler. Ama 3. haftada çocuklar düzene uyum sağlamış. Şimdi aralarından bu görevlere arkadaşlarını seçiyorlarmış, gündemi belirleyip tek tek oyluyorlarmış. Okuma-yazmayı sökenler raportör, henüz sökmeyenler yardımcı raportör oluyorlarmış. Konuşulanları bu yardımcılar not olması için raportöre söylüyorlarmış. 6-8 yaş arası çocuklardan söz ettiğimizi belirtirim. Bazen arada ben sıkıldım, toplantı bitsin diyen arkadaşlarını uyarıyorlarmış, gündem maddelerinin hepsi görüşülmedi diye. Bir de şu soru geliyor: neyi oyluyorlar? Okulu ilgilendiren herşeyi. Peki mesela okulda çikolata satılmasına karar verebilirler mi? Hayır. Çünkü alacakları kararlar BBOM’un dört temel ilkesiyle çelişemez, bunlardan biri de ekolojik duruş. Ama okulda sepetlerde meyve bulundurulmasını oylayıp kabul edebilirler. Eğer kaynak gerektiren birşeyi isterlerse, onun kaynağı ve bütçesi için de sorumluluk almaları gerekiyor. Yani keman dersi isteyebilirler, ama keman hocasına ödenecek para için belki limonata yapıp satmaları gerekecek. Haklar ve sorumluluklar…

Bir başka güzellik, karma yaş uygulaması. Okulun bazı aktivitelerinde akranlar değil, farklı yaşlardan çocuklar birarada oluyorlar. Öğretmenimiz çocukların nasıl birbirlerinden daha hızlı öğrendiklerini anlattı bize. Bir de tabii mahallelerin sitelere evrilmesiyle yokolmaya başlayan mahalle abisi-ablası ilişkileri, birbirlerini kollamaları…

Çocuklar rutin dersler dışında öğretmenlerden ve gönüllülerden atölye eğitimleri alıyorlar. Seramik, dünya dilleri, taş boyama atölyeleri. Bir atölyeyi bir hafta deneyen bir çocuğun diğerine ben sevdim, sen de dene diye tavsiye vermesi… Demokratik okullarda derse girme zorunluluğu yok. E o zaman kimse derse girmez de deniyor. Ama öğrendik ki, Bodrum’da derse girmeyen yok. Çünkü çocuğun doğasında öğrenme isteği ve merak var. Sınavlarla, zorlamalarla, hiyerarşiyle köreltilmezse bu merak, çocuk aklına taktığı şeyi öğreniyor illa. Ve öğrenmekle kalmıyor, bilgiyi paylaşıyor. Sizinle paylaşmak istediklerim var saatinde çıkıp sunum yapıyorlarmış. Mesela dinazorlar konusunda. Önemli olan araştırma yapmayı öğrenmek. Bugün dinazorlar olur, yarın bambaşka bir konu.

İşte ben Monçuk için böyle bir okul istiyorum. O kadar çok istiyorum ki, artık yılbaşı milli piyango hayallerimde bu okulu kurmak da var. Bu konuda devlet desteği de artıyor. Eğitim kooperatiflerine bu yıldan itibaren yardım yapılacak. Biz de şu anda kooperatifi kurup uygun bir okul binası arama sürecindeyiz. Bildiğiniz kabası bitmiş, kiralık, bahçeli bir yer varsa bana mesaj atın anacıım. Kolay mı? Değil, hiç değil. Maddi tarafı, hukuki tarafı çok zor. Ama önümüzde hazır bir örnek var, öğretmen ve ders materyali konusunda BBOM derneği kapı gibi arkamızda, müthiş bir gönüllü ordusu da var. Mesela Bodrum için ayni yardım listesi hazırlandı bu yaz ve ben 3-4 gün sonra ne yapabilirim, listede ne kaldı diye baktığımda hiçbir şey kalmamıştı, yardım yağmıştı. Perdeciler perde bağışladı, halıcılar halı. Niyetiniz güzelse, gerçekten yerini buluyor. Bu imanla yola çıkıp en azından denedik demek gerek.

Ne yapabilirim diyorsanız, BBOM Ankara grubuna FB’dan katılabilirsiniz, mail grubuna üye olabilirsiniz, derneğe üye olup ayda 15 lira ile destek çıkabilirsiniz, aklınız keserse toplantılarımıza katılabilirsiniz. Çocuğunuz olsun olmasın, bu okullara çocuğunuzu gönderin veya göndermeyin insanlara BBOM’dan bahsedebilirsiniz. Yolunuz düşerse bu yaz BBOM Bodrum’u ziyaret edebilir, mümkünü gözlerinizle görebilirsiniz.