Category Archives: Politik

Meşruiyet

Önce BİR vardı. Tek başınaydı. Yalnızdı ama güvendeydi. Gün geldi İKİ oldu. Yalnızlığı son buldu. ÜÇ, DÖRT… derken TOPLULUK oldu. Ak dediğine kara diyen oldu, kafasına vuruldu veya o vurdu. O zaman biri çıktı, ben icabına bakarım dedi. Düzen ve emniyet tesis etti, karşılığında topluluğu haraca bağladı. Kurallar koydu, şiddet uyguladı. Ama şiddeti meşruydu, çünkü karşılığında can güvenliği veriyordu. Budur arkadaşlar, devlet dediğimiz mafyadan devşirme oluşumun özü budur. Zamanla buna haraç keseni kısıtlayan yapı ve kanunlar eklenmiştir. Haraç kesenin nasıl ve ne sıklıkta değişeceğine yönelik envai tür rejim ortaya atılmıştır. Ama özü, işte bu basit anlaşmadır. Devlet, şiddetin örgütlü ve biricik yasal, meşru kullanıcısıdır, çünkü bu hakkı toplumdan alır. İşin çoğunlukla veya azınlıkla ilgisi yoktur. İşin seçimlerle ilgisi yoktur. Öyle olsa azınlık hükümetlerinin hiçbirinin meşru olmaması lazım. Yani mesele öngörülemez ve riski hesaplanamaz bir toplumsal şiddet ihtimaline karşı öngörülebilir, görece kısıtlı bir şiddeti kabul etmektir. Bu kabul, devleti meşru kılar ve bizi de devlete vatandaşlık bağıyla bağlar.

Peki, devlet vatandaşlarına verdiği sözü tutamazsa, onların güvenliğini sağlayamazsa, hatta bizatihi kendisi öngörülemez ve riski hesaplanamaz, kısıtlara uymaz bir şiddet aygıtına dönüşürse ne olur? Çok basit, meşruiyetini kaybeder. Meşruiyet, bir diktatör veya bir kral için bile çok önemlidir, çünkü Napolyon amcanın da dediği gibi bir mızrağın üzerine oturamazsın kardeş.

Bizim meşru bir devlet çatısı altında yaşayıp yaşamadığımıza dair ciddi kaygılarım var. Hatta daha ötesine gidelim, artık bu devleti oluşturan aynı hedeflere odaklanmış, tam ve bütün bir topluluk var mı ondan da şüpheliyim. Devletin bir görevlisi, yani amacı vergisini aldığı halkı korumak olan bir yapının neferi, güpegündüz, aleni bir vatandaşı tekmeliyor. Ne kadar kışkırtıldığı, ne yapıldığı umurumda değil. Bunları anlatmaya başlayana kulaklarımı tıkar lalalalalalalal diye bağırırım. KIŞKIRMAYACAKSIN. Kışkırırsan, meşru bir devlet sisteminde yargılanır ve cezanı alırsın. Onu geçtim en basitinden kovulman lazım. Ama hepimiz biliyoruz ki, bu olmayacak. Yabancı gazeteler yazmış: soon to be fired bıdı bıdı (yakında kovulacak…). Naif adamlar. Biz orayı çoktan geçtik. Bu adam kovulmayacak, çünkü sadakatini en üst perdeden ispat etti ve sadakat bu devletimsi yapının yeni gibi gözüken eski halinde liyakattan, dürüstlükten, vicdandan, hukuka uygunluktan bin defa daha önemli. Kovulmayacak, hatta taltif edilecek, sırtı sıvazlanacak. Çok gürültü çıkarsa görevi değiştirilir, daha kazançlı olan danışman kadrosuna geçirilir. Kimse de gık diyemez. Çünkü devletin başı da kışkırmış ve bir başka vatandaşa tabiri caizse dalmıştır. Yani devlet, korumakla görevli olduğu vatandaşlarına kısıtlı olmayan, öngörülemez bir şiddeti sadece gösterilerde değil, adam adama olarak da uygulamaktadır. O vatandaşın dava açmayacak olması, bizim açmamamızı gerektirmez. Hukukta yeri var mıdır bilmiyorum ama benim o olaydan ötürü dava açabilmem gerekir. Ben canımı emanet ettiğim devlete artık zerre kadar güvenmiyorum, bu anlaşmanın bir fesih maddesi olması icap etmez mi? Yoksa literatüre bakarsak meşruiyetini kaybetmiş devletlerin fesihleri 1789’da olduğu gibidir genelde.

Reklamlar

Gel

Biz, siyasetten ağzı yanmış anne ve babaların çocukları, biz, 1990’ları yaşamış biz… Biz siyaseti kirli addettik ve kir bize bulaşmasın diye siyaseti kirlilere terkettik. Yanlış yaptık. Hala ”bu blog falanca bloğu, siyasete yer yok” diye yazanları görüyorum. Sevgili insan, iki kişinin bir araya geldiği her yerde siyaset var. Çünkü siyaset beraber yaşayabilmek için çözüm üretme aracı. Yani kaçış yok. 30 Martta oy kullanınca işin bitecek sanma. Artık siyasete gir ve temizle bu alanı.

Siyaset konuş, özellikle de çocuklarının yanında. Ve olur da fikirlerini dillendirirlerse, o fikirlere kıymet ver, dinle ve konuş onlarla.

Siyaset yap. En altta, en dipte. Muhtar ol, ihtiyar heyeti ol, semt meclisi kur, yaşadığın yerin sorunlarına çözüm üretmek için ellerini korkmadan daldır siyasete. Tartışmaktan, çatışmaktan korkma. Önemli olan nasıl tartıştığın ve tartışmaları nasıl bitirdiğindir. Tartışmayı bilmeyen bir neslin erkekleri kadınlarını öldürüp duruyor, unutma.

Siyaset yapana saygı duy. Her hafta toplanıp mahallelerinin sorunlarını tartışan insanlar, güzel insanlardır. En kıymetlilerini, zamanlarını senin ve benim için harcıyorlardır. Siyasete itibarını geri ver ki, itibarsızlar gelip vantuzlarını geçiremesinler ona.

Siyasetten çekinme. Yürüdüğün kaldırım, sevgilinle sorunların, bel boşluğunu dolduran pantolon bulamaman bile siyasi mesele. Nasıl bir toplumda yaşamak istiyorsun, hayal et ve hayallerini gerçekleştirmek için siyaseti kullan. Ortaya çıkacak sonuç, senin hayallerine tıpatıp benzemeyebilir, ama az buçuk benzese de bir başkasının kendi hayallerine seni hapsetmesinden iyidir. Kısacası ”sen de yap, güzel oluyor”!

Kıydı

Hepimize kıydı, ayırt etmeden. Hepimizi yaktı.

Hükümeti destekleyenler zannedebilirler ki, ben ve benim gibi muhalifler gün yüzüne çıkan olaylar ve alelacele geçirilen yasalarla kapatılmaya çalışılanlar ortaya saçıldıkça keyifleniyoruz. Öyle ya, başımıza her gelenden sonra “capsler”, mavralar dönüyor ortalıkta. Oysa öyle değil. Hani cenaze evinde kaybedileni düşünmemek için başka konular açılır, hani komşulardan eve tencere tencere yemekler yağar, mideler almasa da herkes birbirine “birşeyler yesene” der durur ya… Hani acıdan boğazının en çok düğümlendiği anda birşey olur gülme gelir, utanırsın. Gerçeğimiz o işte. Anladıklarımızı anlamak, bildiklerimizi bilmek istemiyoruz. Birşeyler yapıp motoru soğutmamız lazım, yoksa delirmek işten değil.

İçimden göğsümü yumruklamak geliyor. Nasıl nasıl kıydı bize? Onlarca fay hattının yüzyıllardır kuşattığı ama bir türlü tam manasıyla bölemediği bu milleti orta yerinden bölerek nasıl kıydı bize? Birlikte yaşama umudumuzu nasıl çökertti? Nasıl binlerce insanın ölümüne, sürgününe neden olmuş bir savaşı bitirme işini dünyalığına feda etti? Kendisi gitse de yasalarımıza ektiği tohumları nasıl ayıklayacağız? Kurumlara verilen gücün asla geri alınamadığı bilgisiyle biz bu merkeziyetçi sistemle nasıl yaşayacağız? Mahvetti bizi.

Herşeye rağmen yapmaz diyordum, yapmamıştır. Sevdiğimden değil, o makamda bu iş yapılmaz diyordum. Uyuyamazsın, nefes alamazsın. Oysa yapılacak başkaca işler vardı. Barış gelecekti, yerinden yönetim gelecekti, gerçek üretime dayalı gelişme gelecekti. Kıydı bize de, geleceğimize de.

Şimdi tek bir umudum var. Sıfırlayacağız. Sıfırdan başlayıp kolları sıvayıp barışımızı da kalkınmamızı da biz inşa edeceğiz. Bu günler gelip geçtiğinde -ki geçecek- herkes için özgürlük, herkes için adalet diyeceğiz, artık başörtüsüne takılmayacağız, askeri çağırmayacağız, Kürt, Alevi, Ermeni vatandaşlarımızı Yaradan’dan ötürü seviyoruz demekle yetinmeyeceğiz, haklarını teslim edeceğiz, bizi kimsenin yaşam şeklimiz ve kimliklerimizi kullanarak bölmesine izin vermeyeceğiz. Benim oğluma layık gördüğüm ülke bu. Ya siz?

Oy

Artık hepimizin kafasına nakşolunduğu gibi sandık demokrasinin olmazsa olmaz, gerek şartıdır. Yeter şartı olmadığına inananlardanım ve asıl mesele de bu. Ama şimdilik yeter şartları bir kenara bırakalım. Sandık ve oy meselesine odaklanalım.

Aslolarak seçtiğimiz nedir? Bazılarımız bir lider seçtiğimizi düşünebilir. Hayır, bizler sandıkta gerçekleşmesini en çok istediğimiz politikalara ve ülkenin hayal ettiğimiz son haline oy veriyoruz. Biz sandıkta, görmek istediğimiz çözüme oy veriyoruz. Kişisel hayatlarımızda her gün sorunlara çözüm arayıp buluyoruz. Mesele sadece bizi ilgilendirirken çözümü seçmek kolay, keyfimizin kahyasıyız. Saçım kepekliyse kepek şampuanı alırım, bitti. Ortadaki sorunla ilgili taraflar arttıkça çözüm seçme süreci zorlaşıyor. Önce hayatınıza bir öteki giriyor. Evlilik dediğimiz kurum, sonsuz bir pazarlık ve çözüm silsilesi. Birlikte yaşamak için tavizler veriyoruz, tartışıyoruz, anlaşıyoruz. Niye taviz veriyoruz? Çünkü hayal ettiğimiz dünyanın en olmazsa olması o öteki insanın hayatımızdaki varlığı. Zaten o önceliği kaybettiğinizde evlilik kurumu da kendini lağvediyor. Aile genişledikçe verilmesi gereken kararlar artıyor, çözümler arasında herkesi kabul edilebilir derecede mutlu edeni seçmek zorlaşıyor. Bu yüzden mekanizmalar üretiyoruz, kurallar koyuyoruz. Sırf süreç hızlansın, beklentiler oluşsun, sistem işlesin diye. Akşam yemeğinden sonra televizyonu açmıyoruz mesela. Ya da haftasonu avm’ye gitmiyoruz. Bu kararları hepimiz rahat yaşayalım diye ortak mı alıyoruz? Hayır. Ebeveynler güçlü, çocuklar görece daha güçsüz (ehh desibelleri artınca tartışılır bu tespit). Dolayısıyla bu böyle olacak diyoruz. Ama ailede bile bunun bir sınırı var. Bazen istisnalar yapıyoruz, bazen çocukların “kazanmasına” izin veriyoruz. Ve onlar büyüdükçe eğer birarada ve huzurlu yaşamak istiyorsak onlara daha çok söz hakkı veriyoruz. Onları birey kabul ettiğimiz oranda ailelerimizin aynı çatı altında yaşayabilme olasılığı artıyor. Birey olmadan topluluk olunmuyor.

Gelelim topluma. Bir toplum olarak birarada yaşayabilmemiz için çözümler arasında yapılması gereken seçimler, ailelerin gündelik yaptıkları seçimlerden gazilyon kere daha fazla ve karmaşık. Üstelik her ne kadar ulus-devlet için öyle olduğu varsayılsa da bir aile gibi birbirimize bağlı değiliz. Bu durumda sorunlarımıza çözümler içinden çözüm seçerken sandığa gidip oy kullanıyoruz. Demokrasi denen ve zaman zaman nedensiz yere kutsallaştırılan sistem, bu işte. Toplumsal kararlar için düşünülmüş son derece eksik ve ehven-i şer bir sistem. Eksik, çünkü verdiğiniz oy sandıktan bir ve bütün çıkmıyor. Oy verdiğiniz parti seçim barajının altında kaldıysa hoopp başka partinin hanesine yazılıyor. Eksik, çünkü bir dolu başka kurumla desteklenmezse seçilenlerin kendilerini ebeveyn zannedip birey olma hakkımızı elimizden almalarına engel olmuyor. Demokrasinin hem toplumsal paydası en geniş çözümü sunabilmesi hem de azınlıkta kalsanız da sizin haklarınızı savunabilmesi için bir yanda bağımsız yargıyla, bir yanda iç ve dış denetim organlarıyla başka bir yanda bağımsız basınla desteklenmesi şart. Yoksa… yoksa beraber yaşayamıyoruz.

Önümüzdeki seçimlerde liderleri düşünmeyin. Partileri düşünmeyin. Sadece nasıl bir yaşam istiyorsunuz onu düşünün. Sorunlarınız neler ve nasıl bir çözüm istiyorsunuz düşünün ve oyunuzu ona göre kullanın. Ama mutlaka kullanın. Bunun için de seçmen olarak kayıtlı mısınız 23 Ocak’a kadar kontrol etmeniz gerekiyordu. Tatil planlarınızı seçim tarihleri açıklanmadan yapmayın. Yapacaksanız sigorta ve değiştirme hakkı alın. Öğrenciyseniz yurt adreslerinizi kalıcı adresiniz olarak bildirin. Seçimlerde aktif olmak istiyorsanız sandık görevlisi olun. Ameaan benim oyumdan ne olur demeyin, 2000 seçimlerinde Amerikan Başkanını 507 oy belirledi. Geleceğinizi, parçası olmadığınız birkaç yüz kişilik bir gruba emanet etmeyin, oy kullanın.

34

Son olup bitenler hakkında en azından gündelik bazda hiç yazasım yok. Çünkü bugün söylediğinizin yarın hükmü yok. Ama ayrıntılarda kaybolmadan bakarsak genel olarak kanaatim net: yolsuzluk da var, derin bürokrasi de. İşin trajikomik tarafı tüm bunların ortalığa saçılmasının tek nedeni security dilemma yani güvenlik ikilemi. İki komşu ülke var diyelim, ekonomik olarak güçlüler, ancak ortamda bir büyük abi, kavgaları ayıracak bir otorite olmadığı için her iki taraf da diğerinin gücünü kendisi üzerinde kullanmasından tırsıyor. Bu korku, zamanla ülkelerden birinin tamamen kendini korumak için silah stoğunu arttırmasına yol açabilir. Ama bu gelişmeyi gören diğer ülke de korkup o da stoğu arttırmaya başlar. Sonuçta bir yarışa girerler, korkuları tehdide dönüşür ve birbirlerinden şüphe duyarken sonunda gerçekten birbirlerine savaş açıp bu yarışı bitirmeye karar verebilirler. İşin ikilem tarafı, kendini koruma içgüdüsüyle başlatılan hareketler bizzat güvenliğinizi tehlikeye atabilir. Korktuğunuz şey başınıza gelir. Yaşadığımız, bu kavramın ülke içine yansımış hali.

Gelelim asıl meseleye. İnsan çok küçük, kısacık varlığı ve tarihin uzunluğu, evrenin büyüklüğü karşısında bir zerre niteliğindeki kütlesiyle çok da önemsiz. Diğer yandansa kocaman, birine yardım ederken, bir çocuğu severken, pişirdiği ekmeğin kokusu bir evi sararken evren kadar geniş, neredeyse sonsuz. İnsanlardan ve küçük ihtiraslarından nefret ediyorum ama küçük insanların iyi yürekleriyle bina ettikleri insanlığı seviyorum. Bana göre bu bir tutarsızlık değil. Çünkü bencillikle, kötülükle örülen sistemler bize uzun görünseler de aslında geçiciler. Kalıcı olanlar veya görece kalıcı olanlar insanlığın kıymık kıymık birleştirdiği kurumlardır. Kurumdan kastım sadece maddi yapılar değil, aynı zamanda normlar, hakkikati pusula edindiğimizde açık seçik gördüğümüz kurallar, bağlantılar. Üniversite, mesela, bir kurumdur. Kökeni dini bir yapıdır, ama insanlık deneyimiyle değişmiş, gelişmiştir. Kötü üniversiteler olabilir, haksızlıklar da olabilir ama değişimin öncüsü olarak üniversite kurumu varlığını sürdürür. Siz gündelik hayatta istediğiniz kararları alabilirsiniz, bir ülkeyi zindana çevirebilirsiniz ama 100 yıl sonra siz ve ben ve tanıdığımız herkes toprak olduğunda üniversite kurumundan birinin çıkıp 34 silahsız insanın ölümünde devleti aklayan kararı sorgulamasına ve hakikati apaçık ortaya koymasına mani olamazsınız.

Psikoloji

Siyaset bilimi altında pek çok alan var, bunlardan biri de politik psikoloji. Uzmanlaşma göklere çıkarıldığı için onun da altında alanlar var tabii, mesela liderlerin psikolojisi. Bu alana, itiraf edeyim, hep burun kıvırmışımdır. Sonuçta insanların ne düşündükleri, halet-i ruhiyeleri ne kadar anlaşılabilir ki? Böyle düşünmeme rağmen bu konuda yazılmış kitapları çok ilginç bulduğumu itiraf etmeliyim. Örneğin, Kennedy’nin ırk ayrımcılığı sorununa yaklaşımı. Kennedy yola ırk ayrımcılığını bitireceğim diye çıkmıyor. Serde Katoliklik ve temel bir hak mantalitesi var. Zaman içinde, olaylar olurken, bu bilinç gelişiyor. Başka bir örnek oğul Bush. Bush, gençlik yıllarını alkolizmle heba ediyor ve sonrasında biraz da eşinin desteğiyle toparlanıyor. Bu toparlanmada inançları ön planda. Başkanlığı döneminde, özellikle 11 Eylül sonrası kendisini Amerika’yı kurtarmak için Allah tarafından seçilmiş kişi olarak görmeye başladığı söyleniyor. Kulağa ilk başta komik gelse de bir düşünün: inançlı bir insansınız, Tanrı’yla kişisel bağınız olduğuna inanıyorsunuz (Evangelistlerde böyle birşey var) ve dünyanın en güçlü ülkesinin başındasınız. Ülkenizin başına bir felaket geliyor, çevrenizin yönlendirmesiyle bu fikre kapılmak son derece olası. Tabii Allah tarafından Amerika’yı kurtarmak için seçildiyseniz kanunsuz dinlemeler, işkence, hiçbir hukuk zemininde yeri olmayan deniz aşırı hapishaneler mesele olmaktan çıkıverir. Bir başka örnek de Dick Cheney. Cheney, yanılmıyorsam 3 kez by-pass geçirdi. Ölüme her seferinde çok yaklaşıp geri döndü. Bir analizde her ameliyattan sonra daha da tutucu ve şahin bir Cumhuriyetçi olduğu, bunun nedeninin ölümle yüzleşmiş olması olabileceği anlatılmıştı.

Görüldüğü gibi politik psikolojiyi liderler bağlamında çalışanlar genelde Amerikalı devlet adamlarını inceliyorlar. Bunun bir nedeni de orada anı yazma geleneğinin çok gelişmiş olması. Danışmanlar, yakın arkadaşlar anılarını hemen basıyorlar. Bizde bu adet çok gelişmiş değil. Yanılmıyorsam, P.erihan Ma.ğden bu ölümle yüzleşme meselesini başbakanın psikolojisini tahlil ettiği bir yazıda ele almış, annesi öldükten sonra oğlunun kalıcı bir ”eser” bırakma yönünde çabalara giriştiğini söylemişti.

Şimdi bunu nereye bağlayayım? Kendi çocuklarını, ”dava” peşinde koşmaktan büyütememiş bir adamın bütün bir milleti çocuk yerine koyup terbiye etmeye çalışmasına mı? İnsanları günahtan koruma görevini çok doğal bir sorumluluk addetmesine mi? Savunduğu görüşlerin pek çok yazarca belirtildiği gibi muhafazakarlıkla alakası olmamasına mı? Mahreme girmeye cüret edenle bu barış sürecinin, temel demokratik hak ve özgürlüklerin, terörle mücadele yasasındaki çarpıklıkların* nasıl konuşulabileceğinden mi dem vurayım?

Asıl psikolojisi incelenmesi gerekenler, artık elle tutulur yanı kalmayan bu zihniyete mazaret uydurmakta yarışanlar, sessiz kalanlar olmalı. Çünkü bu ülkede 10 yıl içinde olacaklar açık seçik görünüyor. Daha önce de yazdığım gibi BDP’nin kimlik siyasetinden açılım yaparak sosyal demokrat bir parti haline geleceği aşikar. HDP bu yolda atılmış önemli bir adım. Müslüman kimliği ön planda olan Kürtler’i aralarına katıp katamayacakları belirsiz olsa da bu gelişmenin geniş bir tabana (yeşiller, hayvan partisi, sol gruplar, liberal-sol müslümanlar) yayılacağını düşünüyorum. Benzer bir ayrışmanın AKP içinde olacağını zaten tahmin ediyorduk (bkz. Mücahit Bilici’nin Agos röportajı). AKP bir koalisyon ve bu koalisyon atmosferden çıkan bir uzay mekiğinin parçalarını dökmesi gibi ilerliyor. Liberaller zaten ayrılmıştı, şimdi de liberal-sağ müslümanların ayrışmasını izliyoruz. Tabii ki, bu çok yavaş bir dönüşüm olacak. Belki 2-3 genel seçim daha AKP tek başına iktidar olacak. Ancak bu dönüşüm gerçekleştiğinde başlangıç tarihi olarak 2013 yılı verilecek. Dolayısıyla soru, yanlışı görüp, bilip yanlışı destekleyenlerin bu pozisyonda neden ve daha ne kadar direnecekleri. Bir eşik var ve biz o eşiğe bir uzay mekiği hızıyla ilerliyoruz.

*Türkiye’de herhangi bir protestoya katılmak, terör örgütüne üye olmamakla beraber onun adına suç işlemek olarak görülüp terör örgütü üyeliği gibi cezalandırılır. Bilmemkim ölümsüzdür diye bağıran bir topluluğun yanından geçerken tutuklanıp 5 yıl ceza alabilirsiniz. Almışların öyküsünü okumak için bir zahmet Sözde Terörist‘i alın, okuyun.

Odak

Yakınımızda bir park var. Aslında parktan çok tören alanı. Etrafında 20 kadar ağaç var, ortası geniş bir alan. Kenarlarda banklar var. Taşları, peyzajı yeni yapıldı. Ancak tabii ki boş duran bir parktı. Bu parkın ağaç olmayan bir köşesine önce bir büfe koydular. Homurdandım. Ankara’da adım başı büfe var. Kimi ilçe belediyelerinin, kimi büyükşehirin. Hatta 100 adım arayla birer tane bulabilirsiniz. Bunlar zamanla gelişip büyüyorlar bir de. Sonra büfenin yanına bir de dondurmacı açıldı. Acayip gıcık oldum. Erkişi yanlış düşündüğümü, parkın bu sayede çekim merkezi olacağını söyledi. Gerçekten de fikrim değişti. Yaz akşamlarında aileler gelip parkta oturmaya başladılar. O geniş alanda çocuklar bisikletlerine binerken anne-babalar da banklarda sohbet edip dondurma yiyorlar artık.

Düşündüm de aslında çok iptidai bir kent odağı oluşturma çabası bu. Tabii ki bir rant var, belediyeye bir gelir sağlandı, ama kamu da zarar görmedi. Tam tersi insanlar bu yeni odakta buluşmaya, kentli olmaya başladılar. Tabii çok çok basit birşey bu. Ama geliştirilmesi gereken, ülkemizde eksik bir düşünce. Kentler insanların apartman dairelerine, apartmanların sitelere hapsolduğu yaşam alanları değildir. Kentte yaşamak yakın olmak, birbirine dokunmak demek. Antik kentlerde birarada bulunan agora, çarşı, hamam, meclis, tapınak gibi yapıları düşünün. Ya da okulu, pazarı, hastanesi, hanı, camisi ile eski külliyeleri. Bir de bugün örneğin Sulukule’de gerçekleştirilen sözde dönüşümü. Orada bir küçük kent dokusu vardı. Bizim hoşumuza gitmeyebilecek, ama insanların birbirlerinden haberdar olduğu, kapı önlerinde, avlularda oturdukları bir düzen vardı. Yapılması gerekn o düzenin cilalanmasıydı. Ne yazık ki, 3000 Sulukulelıden sadece 200 kadarı hak sahibi oldular. Aidatlarını, borçlarını ödeyemedikleri gibi sınıfsal olarak uyuşamayacakları, balkona çamaşır astıkları için onları azarlayacak insanlarla yaşamak zorundalar. Siteleştirilen mahallelerinin etrafına dikenli tel çekildi, bir kent odağı kentten koptu, bir kültür öldü.

Oysa kent kavramının doğduğu topraklarda yaşıyoruz biz. Böyle toprakların tarihine sahip olmayanlarsa bu kavrama sahip çıkıp yapay odaklar oluşturmak için yarışıyorlar. NY’taki Central Park sık verilen bir örnek. Ben çok daha yakın tarihli bir örnek verebilirim. Şikago’daki Milenyum Parkı. Bu park projesi 2000 yılı Olimpiyat Oyunları’na aday olan belediyenin gövde gösterisi olarak ortaya çıkmış. Şikago’nun en işlek, en janjanlı caddesi Magnificent Mile’ın güney ucunda yer alıyor. Yani şehrin göbeğinde. Parkın bir çekim noktası, bir odak olması için epey düşünülmüş. Öncelikle sığ bir havuz var. Sığ derken en fazla ayağınızı şap şap yapacağınız kadar sığ. Bu havuzun iki ucunda iki dev kolon var. Kolonlara sürekli değişen insan yüzleri yansıyor, her ırk ve cinsiyetten. Belli bir süre sonra da yüzlerin ağız noktasından havuza su dökülüyor. Bir tür fışkiye yani. Aman çocuklar bayılıyorlar. Özellikle yazın herkes ayakkabılarını çıkarıp bu alanda gezinip serinliyor.

Chi1

Bu alanın üzerinde ünlü heykeltraş Anish Kapoor tarafından yapılmış olan resmi adı Cloud Gate (Bulut Kapısı) olan ama The Bean (Fasulye) olarak bilinen heykel var. Üzeri aynalarla kaplı dev bir fasulye. Bakınız aşağıda. Yarattığı optik oyunlar sayesinde çevresinde sürekli kalabalık bir güruh var. Herkes deli gibi fotoğraf çekiyor. Bu heykel o kadar ünlendi ki, Şikago’ya giden herkesin Fasulyeli bir fotosu var mutlaka. Biraz daha yukarıda bir açıkhava sahnesi ve çimen bir alan var. Yazın konserler verilen, gündüzleri çimenlerde herkesin dilediğince vakit geçirdiği bir alan. Ve benim en çok hoşuma giden en gerideki çiçek ve ağaç müzesi. Bölgeye özgü tüm ağaç ve çiçekleri isim tabelalarıyla görebiliyor, aralarında patikalardan yürüyebiliyorsunuz. Çiçekleri dikerken de akıllarına Amerikan bayrağı yapmak gelmemiş nedense (!). Onun yerine bu bölgeye özgü meadow (çayır) denen karışık, doğal halde sergileniyor bitkiler.

Chi2

Bu parkı her yıl binlerce turist ziyaret ediyor. Şikago’da yaşayan kentliler de burada buluşuyor, burada birbirlerinin hayatlarına dokunuyorlar. Yani belediyeciler (ki Şikago belediyesi yolsuzluklarıyla ünlüdür) oturup düşünmüş, ne yaparsak insanlar bu parkı hayatlarının, günlerinin odağına koyarlar diye. İşte benim aradığım belediyecilik anlayışı böyle birşey. Eline geçirdiği griyle bütün renkleri boyayan, sonra da ben yapmadım ki diyen bir anlayış değil.

Bulduklarım

Bugün biraz kişisel tarihimden bahsedeyim, biraz soyunayım istedim. Neden bilmiyorum. Belki yaşadıklarımız artık teşbih ve sembolizm kaldırmadığındandır. Belki yaşımın 35’e yaklaşmasından ötürü lafını geveleyenlerden ve uzun cümleler kuranlardan aynada dahi olsa hazzetmeyişimden. Ya da belki oruca hasret geçen iki yılın ardından, ona kavuşmuş olmanın içimde yarattığı arınma isteğinden.

Ben bir memur çocuğuydum. Ama memur olmanın bir b.k olmak sanıldığı bir devirde ve ülkede memur çocuğuydum. Dolayısıyla kısıtlı imkanlarına rağmen orta sınıf denebilecek bir aile yapısında büyüdüm. Geriye dönüp bakınca aile köklerimin devlet geleneğine bağlı ve cumhuriyetin kazananlar cenahından olduğunu görüyorum. Siz doğmadan tanımlıyor bu geçmiş sizi. Anne tarafım Balkan göçmeni. Muhacir. Muhacirlik gizli bir acı barındırır içinde. Kimsenin açıp bakmaya kıyamadığı… Muhacirler temkinlidirler ve bir başka muhacirin deyişiyle ”devlete bağlı”. Vergilerini öderler, borç yapmazlar, baş kaldırmazlar. Bi kere vatanlarından yabancı bir diyara savrulmuşlardır, savruldukları yerdekilerle aynı millete mensup da olsalar iyi vatandaş olmak ve göze batmamak isterler. Baba tarafım bozkır kasabalısı. Yeni rejimin sağladığı imkanlarla okumuş ve memur olmuşlar, yani minnettarlar. Bunları yazıyorum çünkü bu ülkede böyle bir minnet atmosferi yerine bambaşka bir geçmişe doğanlar da var. Göç etmemiş ama kendi yurdunda dışlanmış, horlanmış olanlar da. Bu gayet doğal aslında, ama adil değil. Her yeni rejimin kazananları ve kaybedenleri olur. Ben kazananların içine doğmuşum, kaybedenleriyse el yordamıyla bulmam 30 yılımı aldı.

Önce başörtülüleri buldum. Ailem dine uzak değildi ama örtülüler de yoktu aramızda. En eski, en tatlı anılarım anneanne evindeki mevlütler, dualar, sahura kalkmak için anneme yalvarmalarım ve bayram sabahlarıyla dolu. Ortaokuldaydım. Başörtülülerin gösterileri başlamıştı. Şimdi artık nasıl birer propaganda aracı olduğunu bildiğimiz gazeteler ve 1 televizyon ekranından görüyorduk gösterileri. Benim çevremdekilere benzemeyen bu insanları anlamaya çok da kafa yormuyordum. Ama Beşiktaş iskelesinde bir başörtülüye hakaret edildiğini gördüğümde içimde artık vicdan olduğunu bildiğim anatomik bölgede bir sızı hissetmiştim. Lise yıllarımda üniversiteden atılan, kapıdan sokulmayanları gördükçe daha çılgın protestolar bekliyordum. Keşke tüm örtülüler protesto için kafalarını kazıtsalar diye düşünüyordum mesela. Yaşadıklarıyla aramda hep bir tv camı olduğundan aklıma başka birşey gelmiyordu. O güne kadar benim için yekpare bir grup olan bu insanlarla kişisel münasebetim üniversitede başladı. Her sınıftan ve ülkenin hemen her yerinden insanları biraraya getiren okulumda ve yurt koridorlarında tanıdım başörtülü bireyleri. Yaşadıkları zorlukları orada görebildim ancak ve talep ettiklerinin sadece insan hakkı olduğunu orada anlayabildim.

Sonra gayrımüslimleri buldum. Onları bulmak için Amerika’ya gitmem gerekti. Dersanedeki Yahudi arkadaşım dışında benden farklı bir dine mensup kimseyi tanımıyordum. Hep ecdadımızın hoşgörüsüyle ve Kuzguncuk’ta yan yana duran ibadethanelerle övünürüz. Ama işin doğrusu ecdadımız farklı milletlere çağına göre adil davranmış olsa da onları birbirlerinden milyonlarca ışık yılı uzakta paralel evrenlere mahkum etmiştir. Herkesin bir ”Hamursuzu beraber kutlardık” hikayesi olsa da kimsenin ”Eee en son Hamursuz’u ne zaman kutladın?” sorusuna verecek bir cevabı veya gayrımüslim bir kapı komşusu yoktur. ”Canınızı bağışladık ya” psikolojisi içinde azınlıklar kendi toplumlarına kapanmışlar, ellerinden okulları, vakıfları, mezarlıkları alınmıştır. Beni kendimizi kandırdığımız bu ”hoşgörü” rüyasından Hrant Dink’in ölümü uyandırdı. Adını hiç duymamıştım. Yazılarını hiç okumamıştım. Yaşadıklarının hiç üzerinde durmamıştım. Onun ölümünün ardından ülkemdeki azınlıkların kaybettiklerini görebildim, onları ancak bir ölümle sahiplenebildim.

Yine Amerika’da LGBTT bireylerin var olduğunu da gördüm. Bugüne kadar hiç LGBTT kimliğinde biriyle tanışmadım, kısmet olmadı. Çok kafa da yormadım, çünkü onlar belki de en görünmez gruplar. Trans bireyler dışında tabii. Oysa yurtdışında haklarını almış olduklarından çok daha görünürler. Bahsettiğim de illaki evlenmek değil, o artık işin en son noktası. Asıl mesele polis tarafından durdurulmadan bir sokakta yürüyebilmek, performans kotası doldurulacak diye bir günde üç kere Kabahatler Kanunundan ötürü ceza yememek, eğitim hakkı, iş hakkı, yaşama hakkı. Bize verilen imaj bütün LGBTT bireylerin belli iş kollarına yöneleceği şeklinde. Böyle düşünmeye devam edebilirdim belki, ama üniversitemin kütüphanesinde çalışan trans bireyi gördüm, evet gördüm. Burada bahsettiğim bir yaşam biçimini onaylayıp onaylamamak değil. Bu insanlar var ve korkmadan yaşamak, kütüphaneci olmak, babası tarafından sokak ortasında kurşunlanmamak, ailesi tarafından kaçırılıp işkence görmemek, bu feci şeyler olurken devlete sığınabilmek onların da hakkı.

Gelelim en son bulduklarıma: Kürtler. Ben bir 90’lar çocuğuyum. Annesinin vapura bindiğinde oturduğu yerin altında bomba var mı diye bakması için tembihlediği bir çocuğum. Artık tamamen bilinçli bir devlet propagandasının hedefi olduğumu biliyorum. Ama bunu idrak etmem 20 yılımı aldı. Aslında en karanlıkta, en el yordamıyla bulduklarım Kürtler. Kafamda devletin yarattığı basit denklem, benim parça parça bulduklarımla değişti. Pislik yedirilen cezaevleri, işkenceler, köy yakmalar, katliamlar, gözaltında kaybedilen 13 yaşında çocuklarla yavaş yavaş buldum kendi doğrumu. Geldiğim nokta şu: hiçbir şey terörün mazereti değil, ama bu yapılanların yarısı bana ve benim sevdiklerime yapılsaydı, daha da önemlisi kimse görmese, sesimi kimseye duyuramasaydım ben ne yapardım? Bu sorunun cevabı içimdeki vicdan boşluğunda öylece sallanırken artık ağzımızı nefret için değil, sadece barış için açalım istiyorum. Bunu söylemek kolay değil, üstelik hala bizatihi benim ailemde ”Kürtleri sevmiyorum” diyenler varken. Oysa ne kadar komik bir laf. Milyonlarca insanı sevmeyeceksin, ee sevme, sev diyen yok, ama haklarını teslim etmene ne mani oluyor?

Eskiden bir yerde kulağımıza Kürtçe çalınınca irkilirdik, şimdi düşünüyorum da hepimiz bir borç gibi bu dili öğrenmeliyiz. Çünkü söz bağlar bizi birbirimize. Allah, bizleri tanışalım diye farklı kavimlerde, farklı sözlerle yaratmadı mı? O zaman kaybedenleri, mazlumları bulmalıyız, bulduğumuz mazlumların sözlerini öğrenmeliyiz ve tanışmalıyız onlarla.

Buraya gelmek, bu insanları bulmak 30 yılımı aldı. Kendi geçmişimin kurduğu temeli aşmam gerekti. Bulduklarımın hepsinin beni bulamamış olmalarını da anlıyorum. Herkesin kendi yolu var. Ama işte yollarımız birleşip, beraber örülüp yurdumuzun yolu oluyor. Orası mühim.

Yaz

Gezi olayları ilk başladığında bir Taksim-Tahrir benzetmesi yapılmaya çalışıldı, Türk Baharı demeye kalkanlar oldu. O zaman dedim ki, bu yaşadığımız Türk Yazı’dır. Çünkü biz baharı geçeli çok oldu. Uzun zamandır 31 Mayıs’ta çakılı kalmıştık, çok şükür Haziran geldi.

Az buz değil 19. yüzyıldan beri demokrasi meselesiyle ve onun daha az bahsedilen kurumlarıyla (hesapverebilirlik, hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü, çoğulculuk vb.) uğraşıyoruz. Yani arkamızda zaman zaman yavaşlayan, zaman zaman hızlanan 150 yıllık bir demokrasiye geçiş süreci var. Bu süreci gözardı edip ülkemizi Mısır gibi doğru dürüst seçim geçmişi bile olmayan bir ülkeyle kıyaslamak haksızlıktır. Şu andaki iktidarın da yadsınamayacak emeğiyle darbe ihtimaline set çekmiş, derin demokrasi isteyen bir ülkeyiz biz. Daha önümüzde uzun bir yol var. Mısır’ın önündeki yol da çok uzun ve ne yazık ki akıbeti de meçhul. 2011’deki bahara askere karşı çıkacak bir bilinçle tekrar ulaşmaları belki 10 yıl alabilir. Yani iki ülkenin de yolu uzun ve tek benzerlik de bu. Biri Versiyon 2.0, diğeri Beta 0.4.

Dolayısıyla Türk Baharı tabirini esefle kınayanların bugün aynı benzetmeyi darbe üzerinden yapması ve ”Bunlar” da darbe istiyordu ama durdurduk diye halkı kandırmaları takdire şayan bir dönüş. Gezi kalabalığının, örgütsüzlüğünün içinde darbe isteyenler olmuştur, ama ülkemizde Osmanoğulları’nı tahta çıkarmak isteyen royalistler de, telekineziye inanan yazarlar da, yıllardır UFOlar gelecek diye programlara çıkan ”uzmanlar” da mevcuttur. Bu grupların varlığı, dileklerinin gerçekleşeceği anlamına gelmez. Yine bu grupların varlığı içinde yer aldıklarını iddia ettikleri, ama ”sen kimsin hemşehrim” muamelesi gördükleri muhafazakarları, basın mensuplarını, astronomları töhmet altında bırakmaz. Töhmeti dayatmaya kalkarsanız, bir zamanların makbul lafıyla ”niyet okuyucu” olursunuz.

Tonton

Rahmetli Özal’a yakıştırılan lakaplardan biriydi bu. Sol cenahın yıldızı Özal’la hiç barışmamıştır aslında. Ama ben nedense bu aralar kendisini daha iyi anlıyor ve hatta bir parça da özlüyorum. Bunun en önemli nedeni Özal’ın iktidar yıllarındaki bürokrasiyi araştırmış olmam. Birinci ağızlardan dinlediğim Özal, komplekssiz bir adam. Kendisiyle aynı siyasal görüşü benimsemese de işinin ehli olanları topluyor çevresine. Onlar tarafından eleştirildiği zaman da onlara kapıyı göstermiyor. Popüler tabirle kendi kendisiyle dalga geçebilen, merit sistemine inanmış biri. En önemlisi yurtdışında yaşadığı ve bürokrasinin içinden geldiği için belli bir devlet geleneğine hakim. Samimi üslubuyla o geleneği esnetmeye çalışıyor, üstelik askeri vesayetin en damardan olduğu yıllarda. İkinci nedense tabii ki bugün toplumun muhatabı olan politikacıyla Özal arasındaki keskin tezat. Gezi olayları sırasında Özal başbakan olsaydı ne olurdu? Öncelikle iş o raddeye gelir miydi kuşkuluyum (bkz. Güven Park otopark olmasın protestosu ve Özal’ın konuya dahil olmayışı). Ama diyelim ki geldi, Özal büyük ihtimalle şortunu giyer, Semra’sının elinden tutar Gezi’de alırdı soluğu. Oradakilerin büyük bir çoğunluğu da babaları sonunda yaptıkları resmi beğenmiş çocukların sevincine gark olur, yelkenleri suya indirirlerdi. Özal yapacağı konuşmalarda espriler yapar, arada Gezi’dekilere laf çaksa da bu samimiyetine verilirdi. Bu davranış tarzı Özal’ın çok iyi kalpli olmasından ileri gelmezdi tabii. Onun yaşamı, siyaset etme şekli buydu. En basitinden şöyle düşünelim: Özal sık sık taklidi yapılan, hakkında fıkralar üretilen bir siyasetçiydi, Plastip Şov’u, Devekuşu Kabare’nin oyunlarını bir düşünün. Bir de şimdiyi düşünün. Başbakanın karikatürize edilememesi, sanatçıların siyasi komediye uzak durmaları içinde bulunduğumuz durumu çok iyi anlatıyor kanaatimce.

Aslında hepimiz oynuyoruz. Oynamak zorunda olduğumuzu hissettiğimiz rollere tam giremeyince inciniyoruz. Kafamızdaki kadın, anne, çalışan rollerini gerektirdiği biçimde oynayamıyorsak eğer hayıflanıyoruz. Oysa insan rolünü baştan yazabilir. Kendisini yeniden tanımlayabilir. Başbakan’ın Kadir İnanır’la diyaloğunu okumuşsunuzdur. Demek ki, hepimiz gibi o da dışarıda oynuyor. Rolün tanımı: muhafazakar ve mütavazi köklerden gelmiş, Kasımpaşalı delikanlı dünyaya haddini bildiriyor. Oysa şu anda ihtiyacımız olan bir Özal rolü: Yumuşak güçle, uzmanlardan oluşan ekibiyle tansiyonu düşüren, birleştiren bir tonton. Kadir İnanır da değişti mesela, değiştirdi rolünü. Barış Süreci konusunda yaptığı açıklamalar birçok insanı derinden etkiledi.

Yani iş yine gelip şuna dayanıyor: ne iş yaptığınız değil, o işi nasıl yaptığınız önemli (surely it’s not what you do, but how you do it — Across the Universe)