Category Archives: Monçuk

Pasta

Tamam pastayı da koyayım bari. Yalnız dalga gecmek yok. Ben elindenişgelengillerden değilim.

Reklamlar
Etiketler ,

Umut

Uzun zamandır yazmaya elim gitmedi. Evet, yoğunluk boyumu aştı. Ama çok da şikayetçi değilim, nedir ki yoğunluk? Bir dolu insan ve iş var demek hayatlarımızda, ee ondan da şikayet edemem. Elim gitmedi, çünkü artık ne hakkında yazmam gerektiğini bilmiyorum. O kadar saçma sapan, o kadar fecaat şeyler yaşanıyor ki bu ülkede… Monçuk 3 olmuş, annesi 2 gece uğraşıp dinozor pastası yapmış… Bunu mu yazayım? Yazana lafım yok, severek okuyorum, ama ben yazamadım işte. Gerçekliğin bu kadar görecelendiği, bu kadar bölünüp üzerinden farklı dünyalar yaratıldığı bir ülkede sözcükler normalde olduklarından bile daha kayganlar.

Utanıyorum bir yandan da. Korkmaktan utanıyorum. Ben eyleme falan gitmedim bu Mayıs. Korktum. Geçen yıl ne kadar safmışız. En fazla gaz yerim, en fazla gözaltı olur diyordum. Yaşadıklarımız gösterdi ihtimalleri: gözün, beynin gidebilir, öldüresiye dövebilirler seni ya da otobüste kıstırıp taciz edebilirler. En fenası da bunları kime şikayet edeceksin? Sosyal kontrat pul olmuş, ne anlamı var protestonun? Beni duyacak kimse olmadıktan sonra… Böyle diyenlere kızıyorlar, grev kırıcılık gibi, haklılar belki. Ama napiim, Monçuk’un 4 olduğunu görmek, belki bu sefer bir triseratops pasta yapmak istiyorum.

Bu iç sıkıntısı ve korkuyla yaşarken her sabah kalkıyorsam, BBOM okulumuz sayesinde. Çocuklar adını da koydular: Meraklı Kedi İlkokulu. Nasıl anlatsam? Bir grup insan düşünün, hepsi çok yoğun, hepsinin bin türlü işi var, hepsi bir yolunu bulup günde 85 mesaj atabiliyorlar birbirlerine, konu da okulda süren inşaatın bir detayı olabiliyor. Ya da işten çıkıp 7 buçukta başladıkları toplantı 11’de bitebiliyor. Tabii ki herkesin kolları sıvamasının ilk nedeni kendi çocuğunu korumak. Evet, tam da bu! Korumak, saçma ödevlerden, okuldan soğutan projelerden, sınavlardan çocuklarımızı, onların doğasını, öğrenme tutkusunu korumak. Çıkış noktası bu ama, biz başka birşey de olduk bu arada. Sanki bir kendi sınavımı açıp arkadaş seçme ve yerleştirme yapmış gibiyim. Öyle mesudum. Bir de birşey inşa ediyoruz ya. O duygu insana çok iyi geliyor. Yani sızlanmıyoruz, twitter başında oturmuyoruz, bilfiil birşey yapıyoruz. Bu tartışmalar ve bölünmeler ülkesinde farklılıklarımızı bir kenara bırakıp iş üretiyoruz. Bağımlılık yaratan bir iyilik hissi bu!

Monçuk’a hamileyken demiştim ki, bu çocuğun beni büyütmesini umuyorum, bana öğretmesini, beni dönüştürmesini. Öyle de oldu. Ama hiç ön görmediğim bir biçimde. Kollektif umut diye birşey varmış, herkes o duyguya açmış, ben dahil.

Tıklayın, iyi hissedeceksiniz.

Eşik

Bu eşiği olabildiğince erteledik, ama sonunda adımımızı attık: Monçuk kreşe başladı. Benim için bu eşiğin anlamı, çocuğun biricik olduğu dünyadan birçoktan biri olduğu dünyaya adım atıp bu gerçekle barışık yaşamayı öğrenmesi. Ve bu tabii ki çok zor bir adım. Bugüne kadar bizim kıymetlimizdi, kurallar olsa da o kurallara tabi olan tek kişiydi, çok iyi bildiği bir çevredeydi. Şimdi ilk kez başkalarıyla, başka çocuklarla birarada olması gereken bir yerde, kimliğinin oluşmasında önemli bir gelişme bu.

Aslında Monçuk 18 aylık olduğundan beri kreş araştırıyorum. Anladım ki, tam kafamdaki gibi bir yer yok (zaten o yüzden ilkokul kuruyoruz, bkz. BBOM). Bu durumda eve yürüme mesafesinde olan ve bahçesi büyük bir yeri seçtik. Bu hafta uyum süreciydi, her gün biraz biraz geçirdiği zamanı arttırdık. Dört gündür oldukça iyiydi, bırakırken pek ağlamıyordu. Ama tabii ben bu tepkisizliğin nedeninin kabullenme olmadığını, sadece henüz yeni bir rutini olduğunu farketmeyişinden kaynaklandığını düşünüyordum. Nitekim evde okuldan pek bahsetmiyordu, bir tek beraber resim yaparak okulu, yemek masasını, sınıfını çizdiğimizde bahsediyordu. İnsan meraktan ölecek gibi oluyor. Onun yanında öğretmenine de neler yaptığını soramıyorum, sanırım bugün bir değerlendirme alırız.

Gelelim bugüne… Bu sabah kreş yoluna dönünce (ki evden yürüyerek 10 dk, arabayla 5dk uzaklıkta) ”ben buraya gitmek istemiyorum” dedi. Neden diye sorunca da ”sevmiyorum” diye kısa ve öz hissiyatını dile getirdi. Okulun önünde, arabada konuştuk biraz. Ağlamaya başladı, başka yere gidecekmişiz. Hah dedim, o gün bugün demek ki. Çocuklar her zaman sınırları bir yokluyorlar, ağlarsam okuldan yırtabilir miyim? Tabii ki prize dokunmamayı öğretmek gibi değil bu. Sevmiyor, çünkü diğer 11 çocuk ve 2 öğretmenle iletişim kurması gerekiyor, belki bazılarına ısınamadı ve en önemlisi bu yeni yerde kendini güvende hissetmiyor. Neyse sakinleştirdim ve içeri girdik. Biraz kucağımda oturdu, sarıldık, öpüştük ve ben gidiyorum, öğle yemeğinden sonra seni alacağım dediğimde yine ağlamaya başladı, hatta fiziksel olarak direndi de. Bense ağlamadan, sakince el sallayıp okuldan çıktım. Kalbim parampinçik oldu. Kendimi yavrusunu uçsun diye yuvadan dışarı iten bir kuş gibi hissettim. Alternatifi düşündüm, şimdi alsam eve gitsem ne olacak? Okul, aklında bu negatif anıyla kalacak. Büyük ihtimalle 6 ay sonra başka bir yere başlatmaya kalksak gene ve daha şiddetli bu noktaya döneceğiz. Çünkü sevmediği aslında bu okul değil, henüz o kadar tanımadı öğretmenlerini ve arkadaşlarını, sevmediği yeni bir yerde yabancı olma hissi.

O hissi biz seviyor muyuz? Şu dünyada en nefret ettiğim şeylerden biri bir konferansın kokteylinde sırıtarak boş sohbet etme zorunluluğu. Yani yeni bir yerde yabancı olmak. Haklı yani çocuk. Ama bu hisle başa çıkmayı öğrenmesi gerekiyor. Hayat, o ”buraya ait değilim” hissiyle dolu. Uzun bir süre devam edebiliyor o his. Hele de daha içine kapalı olanlarımız için. Amaaaa biraz zaman geçince, birkaç arkadaş edinince yavaş yavaş yok oluyor ve de o hisse direnmenin karşılığı bazen yepyeni dostluklar veya güzel bir iş ortamı olabiliyor. Güzel oğlum, seni eşikten itmeye mecburum ve her daim yanındayım, ne zaman istersen kucağımdaki yuvanda dinlenebilirsin.

Kalinka

Zaman geçiyor, Monçuk büyüyor ve ben not düşmeyi daima unutuyorum. 34. ayı geride kaldı. Hızla 4 yaşına basacağı doğumgününe yaklaşıyoruz. Artık doğumgünü nedir biliyor, pastayı sadece doğumgünlerinde yenir sanıyor. Yani doğumgününü iple çekiyor.

Müzik ve dans delisi bir çocuk oldu. Her akşam yemekte aynı şarkıları dinliyoruz. Aynı sırayla… Şarkıların sözlerini öğrenmeye çalışırken bizim de mırıldanmamıza çok kızıyor. Ama bir kez öğrendi mi şarkıyı hep beraber söyleyip hep beraber dans etmeliyiz. Kalinka, We will rock you, Barış Manço şarkıları, tarantella en sevdiği parçalar. Temposuz şarkılara hiç tahammülü yok.

İki kere 0-3 yaş tiyatrosuna gittik bu kış. Bayıldı, tiyatrocu olan dayısına mı çekti bilmiyorum ama tiyatroda çekilen videoları izleyip duruyor. Oyuna konsantre olabilmesi, belki 3-7 yaş oyunlarına da gidebiliriz dedirtti bana.

Arabaları hala çok seviyor. Dolaşmaya çıktığımızda kaldırıma oturup saatlerce arabaları izleyebilir. Bu aralar babasının aldığı ışıklı yerküreyi de seviyor. Biz Türkiy’de yaşıyoruz, Kalinka Yusya’da çalınıyor. Bu aralar Çupi kitaplarını okuyoruz. Çok tatlı bu AlMidilli serisi. Resimler güzel, yazılar kısa ve basit. Yazıda resimdeki herşey anlatılmıyor, dolayısıyla resimler üzerine konuşabiliyoruz.

4 Nisan’da ilk defa saçını kestirdik. Gözümde büyüttüğüm gibi olmadı, tabii kesildiğini kimse anlamadı. Aman az kesin diye tembihlediğim için berber amcanın eli gitmemiş pek.

Temkinli, dikkatlidir Monçuk. 3 yaşına yaklaşırken bunu biraz atmaya başladı, kendine güveni arttı. Yine de umarım asla gözü kara olmaz.

Geceleri ben yatırıyorum oğluşumu. Kitap okuyoruz, sonra bebekliğini anlatıyorum ona. Küçükken nasıl konuşamadığını, birşey istediğinde ağladığını, minicik olduğunu, onu uyutmadan önce ona nasıl sarılıp pışpışladığımı anlatıyorum. Başını göğsüme dayayıp dinliyor, yatağına koymak için kalkmaya davrandığımda biraz daha oturalım diyor, sarılıp oturuyoruz öyle. Ah be oğlum ne ara büyüdün de bebekliğini anlatır olduk, sen bebek değil miydin?

30,5

Monçuk’la ilgili yazıları asla tam zamanında yazamıyorum. Hep araya kaynıyor. 2,5 yaşında artık benim minik oğlum. Zamanın hem bu kadar hızlı akıp hem de genişleyip koca ömürlere bedel anlar doğurması çok tuhaf. Hah, bir an cümleden çıkamayacağım sandım, ama yırttım. Evet, bazen tek bir an dolduruyor hayatlarımızı. Karşılıklı annem-oğğluuum seranadları yaptığımız anlar, şarkı söylediğimiz anlar, arabaların üst üste durmadıkları ve çığlıklar atarak öfke nöbetleri geçirdiğimiz anlar. Unutmamak için (bak “için” diyorum “adına” değil) anlardan bir demet:

– Annee, ne yapıyoruz biz?
– Sohbet ediyoruz oğlum.
– Ee çay iç o zaman. (çay-sohbet ilişkisi kurulmuş)

– Annee, bana tızma.
– Kızdım, çok kızdım (kurcalarken videosunu silmiş)
– O zaman ben bi daha yapmıyim (dudak bükülür)

– Annea, bu ne?
– Bu bir harf, ö harfi, seslerin işaretlerine harf denir.
– Haa, şimdi anladııım.

– Anne, bu ne?
– Wii’nin tahtası, büyüyünce oyun oynayabiliriz onunla.
– Sen de herşeyi biliyosuun yaaa. (ukala demek istiyor)

Kendisi en çok kırmızıyı seviyor. Arabalarının ve trenlerinin hastası. Gece yatmadan en az üç kitap okuyoruz, bazen de masalları canlandırıyoruz. Bir o Küçük Ayı oluyor, bir ben. Hareketli şarkıları ve şarkı söylemeyi seviyor, tabii canı isterse. Her nedense Ali Baba’nın Çiftliği’nde kuzular, köpekler, kurbağalar ve anneler var. Görüntüsünü beğenmediği hiçbir yemeği yemiyor, bu konudaki terapim devam ediyor. Diğer yandan meyve, domates-salatalık, kuruyemiş, yoğurt ve yumurtayla arası hala iyi. Bu ay ilk defa babaannesinin doğumgününde pastanın kekinden yedi ve aşık oldu. Oyuncaklarla konuştuğumda beni azarlıyor, “o oyuncak, bilmez, seni duyamaz” diyor, biraz üzülüyorum. Onu öperken izin alıyoruz, bazen öptürmüyor, bazen de “beni öp” diye gelip sevilmek istiyor. O bizi çok nadir öpüyor, daha çok öpücük sesi çıkarıyor uzaktan, erkek işte.

Paydos

Monçuk 29 aylık oldu ve sanırım emzirme yolculuğumuz sonlandı. Çok tuhaf, birdenbire olmadı, aynen kitaplarda dendiği gibi son emzirdiğim tarihi hatırlayamıyorum. Acaba döner mi diye umarken yakalıyorum kendimi, diğer yandan büyük bir hüzün hissetmiyorum. Daha çok doğal bir sürecin tamamlanması hissi içimdeki, buruk bir ”bu da yaşanacaktı, güzel yaşandı” şükrü.

Başa sararsak… Monçuk, düşük kilolu doğdu, sarılık oldu, sadece anne sütünde 2 hafta direnmeme rağmen kilo almadığı için mamaya başladık. Off ne karalar bağladım, neler neler denedim. Kitaplar hatmettim, türlü yöntemler uyguladım. Anlatsam kitap olur. Emzirme danışmanına da gittim, listeler de tuttum. Velakin ne zaman mamayı azaltıp sadece süte geçmeye yeltensem olmadı, olamadı. İşin iyi tarafı beni bırakmaya hiç niyeti yoktu. Bunu anlayınca biraz rahatladım, ben rahatlayınca Monçuk da rahatladı. Mama faslı da ek gıdaya geçişimizle bitti.

Başlangıçtaki emzirme ilişkimiz o kadar zorluydu ki, hiç öyle en az bir yıl
emziririm gibi düşüncelerim yoktu. Hep bir ay daha, bir ay daha diye düşündüm. 6. aydan sonra süt ilişkimiz rayına oturdu. Evet, o kadar uzun sürdü. Bazı kadınlar için bu süre 1-2 hafta olabiliyor, bazıları için 1-2 ay. Ama benim gibi 6 ay zorluk yaşayanlar da var.

4-6 ay arası Tracy bacının Easy rutinine geçtik. Biliyorum, rutinlere, kitaplara, yöntemlere inanmayan anneler de var aramızda. Benim 2 yılda geldiğim nokta şu: annelik yöntemleri estetik ameliyatlar gibidir, istediğiniz kadar yargılayın, uygulayanı (anne ve bebeği) mutlu ediyorsa, gerisi laf. Yani yöntemler de yöntemsizlik de güzel. Bize easy rutini uydu, emzirme ilişkimiz de buna göre şekillendi. Her uykudan sonra ve gece yatmadan önce emziriyordum. Yani günde 4-5 defa. Ama tabii ki, bu zamanlar haricinde de isterse emziriyordum. Bu da genelde yeni bir ortama girdiğinde, stres yaşadığında oluyordu.

Bu rutinin doğal sonucu olarak gündüz uyku sayısı azalınca emzirme sayım da azaldı. 18 aylıkken işe başlayınca yavaş yavaş sabah seansı çıktı hayatımızdan. 2 yaş civarında sadece gece yatmadan önce süt içer olmuştu. Bu dönemde yine laftan anladığı için örneğin dışarıda süt istediğinde eve gidince içebileceğini söylüyorduk, anlıyordu. Dışarıda görünürlüğümüzün azalması üzerimizdeki baskıları da azalttı. Çünkü var böyle bir baskı: ”hala mı emiyor” ile başlayıp ”koca dana” ile biten. Yine 6. aydan sonra m.eme sözcüğünü kullanmayıp süt diye öğretmek de emzirme ilişkimizin uzamasını sağladı. Ne de olsa otobüste anneeee me.meee diye bağıran bir çocuk çoğu kadını için zor bir durum yaratabilir (yaratmıyorsa ne güzel).

2 yaşından sonra emm.e refleksinin yavaş yavaş kaybolduğuna şahit oldum, bir zamanlar çok iyi bildiği birşeyi unutuyordu. Yine bu dönemde sütün azalmış olabileceğini, bir gün bitebileceğini, biterse bardaktan süt içeceğimizi anlatıyordum gece yatmadan önce. Bu dönemde bazı geceler çok az emmeye ya da bir tarafı es geçmeye başladı. Sonra bir gece kendisini babasının yatırmasını istedi. Araya bayram girdi, geziler girdi. Ve ben en son ne zaman emzirdiğimi unuttum. Oysa planlar yapmıştım, Ocak’ta konferansa gitmeden önce anlatıp yavaş yavaş kesecektim. Kararı hep olduğu gibi gene çocuk vermişti, bize de onu izlemek düşüyordu.

Bugünlerde geceleri kendisini babasının yatırmasını istiyor. O yatırdıktan, masal (yaşadığı günün masal şeklinde anlatımı) anlattıktan sonra bazen benden su ve ninni istiyor. Herhalde aramızdaki yakınlığı korumak için beraber kitap okuduğumuz vakitlere düşkünlüğü arttı. Kucağımda, göğsüme yaslanıp getirdiği kitabı beraberce okumamızdan çok mutlu oluyor. Tabii ben de. Zamanla hepimizde yeri olan bir ”anne koynuna, anne kokusuna sığınma” hissi kalacak dimağında. Yaşı kaç olursa olsun o kokuda bulacak ilk evini.

Etiketler

Bu yazıyı yürürken yazıyorum, senin yanında yürürken. Kafamın içinde nöronlardan yapılma tuşlara basıyorum. Hızlı hızlı yürüyorsun, bir yere yetişecek gibi. Bana Alice Harikalar Diyarı’ndaki aceleci tavşanı hatırlatıyorsun, hızla geçiyorsun hayatın yanından. Sanki görecek çok, pek çok şey olduğunu biliyor gibisin. Yürümek, uzun uzun yürümek istiyorsun. Her zaman yol tarafında, her zaman hayatın akışına yakın. Bazen yeni birşey görünce ya da büyük birşey, küçük birşey, farklı birşey durup dönüyor, aynı yerden tekrar tekrar geçiyorsun. Görmek yetmiyor, göstermek istiyorsun. Bir yolun başına geldiğinde tereddüt ediyorsun, elini uzatıyorsun bana. Yolu beraber geçiyoruz. Bilmiyorsun belki ama, benim senin elini tuttuğum kadar sen de benim elimden tutuyorsun. Gideceğimiz yöne sen karar veriyorsun. Ben görmediğin küçük şeyleri işaret ediyorum sana, bir de elini tutuyorum bazen. Yolu çizen sensin, senin yolun bu. Bense yanında, çoğu zaman sana yetişmeye çalışır vaziyette ardında yürümekten mesudum.

Bana öyle geliyor ki, dünyanın çok büyük olduğunu kavradın, ama henüz kimse sana kendi küçüklüğünü öğretmeye kalkmadı. Böyle sürsün bir süre daha istiyorum, dünyada küçücük, minicik bir yer kapladığını anlatamasınlar sana, önemsizliğini hissettiremesinler. Çünkü o küçücük, minicik nokta o koca dünyadan geçiyor olmasaydı ne bu yolları yürüyor olurdum ben, ne de bakıyor, görüyor, büyüyor olurdum. İkinci yaşın kutlu olsun canım oğlum.

Sendrom

Bu iki yaş sendromu ne ola ki diye ararsanız karşınıza yüzlerce yazı çıkar. Ama sendromu yaşanmış öykülerde bulmak çok daha kolay (Bakınız BendenveBizden’in öyküsü). Ben de bu havuza dün geceki anımızla katkıda bulunayım dedim. Öykümüz oldukça kısa, zannediyorum 2,5 yaşa yaklaştığımızda süre olarak uzayıp, yoğunluk olarak artacak (yoğunluk=gözyaşı, çığlık, vücut hareketleriyle çaresizliğin dile getirilmesi).

Efenim, Monçuk Bey’in akşam rutini şu şekilde vuku bulur: Saat 7 gibi yemek yeriz, saat 8 gibi banyoya gireriz, saat 8:30 gibi de yatakta olur. Tabii hiçbir şey böyle laftaki gibi kolay olmuyor. Servisten 6:40’ta iniyorum. Eve geldiğimde stres düzeyim, önceki akşamdan bayılmayıp yemek yapmış olup olmamama bağlı olarak değişiyor. Yemek hazırsa onu ısıtıp sofrayı kuruyorum. Bazı günler Monçuk bu araya bir süüüüüt seansı sığdırıyor. Bunu özlem giderme olarak gördüğüm için bazen yemek biraz gecikiyor. Yemekten sonra adam çok mühim işlerine (arabalarına ve topuna) dönüyor. 8’e doğru “hadi kapıları kapatalım” diyoruz. Bu aslında banyoya gidiyoruz demek. Kendisi evdeki bütün kapıları tek tek kapatıp sonra da banyoda kapının arkasına saklanıyor. Sonra üç defa aynı sahneyi canlandırıyoruz, ben Monçuk’u sesli olarak arıyorum, bulamıyorum, o da kapının ardından çıkıp cee diyor. Sonra gene aynı yere saklanıyor ve ben ne kadar dangalağım ki onu yine bulamıyorum. Mommy brain (ana kafası) işte. Bunu 5-10 kere yapıp her seferinde aynı şekilde kıkırdama yeteneğine sahip Monçuk. Ama anasına afakanlar basıyor, bu sebeple üçüncüden önce “son kez arıyorum seni” diyorum. Böylece üçüncüden sonra küvetine girmeye ikna oluyor. Aaa evet, onu aramalarım sırasında odasını düzenleyip, pijamalarını alıyor ve küvetini dolduruyorum. Sonra banyo yapıyor, bazen sek suyla, bazen şampuanla. Küvetten çıkacağı zaman banyo oyuncaklarını bana uzatıyor tek tek ve en son kendisi çıkıyor. Dün gece kendim ettim kendim buldum. Suya şap şap yapma, oyuncakları etrafa atma gibi güzide oyunlar varken artık küvete sığmayan dizlerinin suyun yüzeyinde kaldığını gösterdim. “Bak oğlum adacık gibi olmuş, minik ördek buradan suya atlıyor” falan gibi kendini bilmez cümleler kurdum. Ya sana ne adacıktan, tramplenden? Monçuk taktı bu işe. Dizini suyun içine itiyor, dizi yine çıkıyor bir süre sonra, “adacıt git gitttt, gitmiyooo” diye ağlamaya başladı. Ben şok. “Oğlum o adacık değil, dizin, bak bacağını uzatınca kayboluyor” gibi mantıklı açıklamalar yapmaya çalışıyorum, adam duymuyor bile. Feryat figan, kriz, sendrom diz boyu. Normalde sakin kalmam lazım, ama bu sefer resmen kahkahalarla gülüyorum, e buna da ayrıca sinir oluyor zaten. Akabinde imdadımıza baba yetişti. Ben hemen tıpasını açıp küveti boşalttım, adacıklar, dağlar, tepeler meydana çıktı. Küvetten çıkınca sakinleşti. Ama bu geceki banyoda aklına gelecek diye tırsıyorum. Olmadı bir süre duş yapar ne yapalım.

Bülten

Kısa bir bülten geçsem iyi olacak. Öncelikle sık yazamamamın nedeni iş güç ve aşırı yoğunluk değil. Biliyorsunuz ki, en yoğun zamanlarda blog en iyi kaçıştır, en azından benim için. Neden, çok daha elle tutulur, gözle görülür, yuh denilir birşey. Çalıştığım iş yerinde bir odada 5-6 kişiyiz. Bundan kesinlikle şikayetçi değilim. Kütüphanede uyuklayan, üniversite sınavına bile radyo dinleyerek çalışan bir insanım. Bilimsel bir açıklaması vardır mutlaka: çoklu uyaranla daha iyi konsantre olabilmek gibi afilli bir de adı. Ancak bundan bir ay kadar önce sırt sırta çalıştığımız kişiden mahremiyetime öyle bir müdahale geldi ki, resmen blogdan soğudum. Hani evlerine hırsız giren insanlar evlerinden soğur ya, öyle birşey. Yine işle ilgili birşey için blogdaki bir yazımdan bir parça almam gerekti. Birkaç dakika içinde arkamdan şöyle bir ses geldi: ”hocam, bu sizin bloğunuz mu?” Ah ne çok isterdim improvize yalan söyleyebilen bir insan olmayı. Benim değil de, arkadaşımın de, birkaç kişiyle ortak de. Yok, o şaşkınlıkla diyemedim. Evet, benim diyebildim yalnızca. Beni asıl şaşırtan, bir dakika kadar açık kalan bir pencereye adres çubuğunda ne yazdığını okuyacak kadar uzun süre bakılmış olmasıydı. Hayatımda hiç kimsenin ekranına, onlar davet etmeden baktığımı hatırlamıyorum. Bu da bir modern mahrem değil mi? Nerede kaldı kapı aralıkken bile içeri bakılmamasının gerektiğini savunan edep anlayışı?

Yani bu yüzden elim klavyeye gitmedi. Sonra da meeh dedim, kul hakkı yiyen düşünsün, bana ne?

Geçen haftasonu İstanbul’daydım. İlkokul 3. sınıfta bademciklerimi ve geniz etimi alan doktorumu ziyarete gittim. Burada paylaştım mı bilmiyorum ama hamilelikten beri alerji şikayetlerim artmıştı. Mevsimsellikten çıkmış, kronik hale gelmişti. Ocak ayında artık öksürük ve geniz akıntısı yaşam kalitemi iyice düşürünce (çok kaliteli yaşarım bildiğin gibi değil) aile hekimine gittim. Yaşam kalitemin düşmesinden kastım, öksürmekten Monçuk’a ninni söyleyememek, gece öksürürken onu uyandırmayayayım diye salonda kanepede yatmak gibi şeyler. Aile hekimi, lazer ötesi bakışlarını kullanarak alerji değil bu, sinüzit dedi. Ama benim sinüzitim yok ki, niye şimdi çıksın diyemedim ve de kış boyu çocukluğumdan beri uzak durduğum antibiyotiklere dönüş yaptım. Bu böyle olmayacak diye isyan edip doktoruma gittim sonunda. Doktorum da bana kısaca şöyle dedi: ”sinüzit, röntgen olmadan teşhis edilmez”. Sonra bir dolu soru sordu: Uçakta başın ağrıyor mu? Ne kadar su içiyorsun? Gecede kaç saat uyuyorsun? Uzmanı olduğu her üç bölgeyi de uzun aletlerle inceledi ve yine yeni yeniden alerjik rinit teşhisi koydu. Hamilelikteki hormonlardan sonra bazı alerjiler azabiliyormuş, ben de bu şanslı gruptayım. Bana yeni ilaçlar verdi ve hepsi de çok iyi geldi. Yalnız bu ilaçlar semptomları gidermeye yönelik. İlaçlar bitince eski tas eski hamam olacak. Bu işin kesin çözümü immünoterapi ya da aşı tedavisi. Alerjik olduğunuz madde (örn. polen) tespit edilip ufak dozlarla deri altına enjekte ediliyor. Dozlar giderek arttırılıyor. Bu tedavi en az 3 yıl sürüyor. Erişkin alerjilerinde olumlu sonuçlar alınmış, ama işe yaramadığı durumlar da var. İlk yılın sonunda değerlendirme yapılıyor. Bunu yapabilecek bir doktor buldum Ankara’da ama henüz konuşmadım. Sanırım yaz sonunda konuşacağım.

Monçuk’un 2 yaşına basmasına az kaldı. Her sabah yeni sözcüklerle uyanıyor. Dil gelişimi geometrik artış gösteren bir süreç. Gerçekten inanılmaz. Tehlikeli işler yaparken ”aman aman”, oyuncağını arayıp bulamazken ”Allah Allah nerdeydi acaba” gibi cümleler kurup nooluyooo leen dedirtiyor bize. Camdan bakıp dışarıdan geçen çocuklara sesleniyor: ”tardeş nerdesin, tardeeeşşş”. Oğlum kardeş değil, arkadaş diyorum ama zor geliyor arkadaş demek. İstanbul’a gitmek çok hoşuna gitti. Vapura bindik, adaya gittik, arkadaşlarımızı gördük. Çok eğlendi, anlatıp duruyor. Büyüt yapura binmiş, sonra da çufçuf ti’ye (metro) ve opotüse. Hele şimdi yaz geldi ya, o tombik kollarını ısırmamak için kendimi zor tutuyorum. Sabah sütünü kesmeye çalıştım geçenlerde. Bir tek akşam kalsın diye. Ama sabah süt vermediğimde ben evden giderken ağladığını fark ettim. Sütünü içince daha rahat ayrılıyoruz.

22

Araya kaynayıp gidiyooo Monçuk’un aldığı aylar. Zaten düzenli de yazamadım buraya. Her ay yaz di mi ya da 3 ayda bir. Yok, aklıma gelecek, aklıma gelmesinin üzerinden 3 gün geçecek, aklıma bişey geldiydi diye düşünüp ayfondaki tüüüm listelerimi tarayacağım da oturup yazacağım. Peh peh peh. Neyse ki şunu aldıydım, kalem de bol, önemli olayları not alıyorum. Gelenekselim bu konularda.

Hah, evet, 22 aylık oldu bu adam. Tadından yenmiyor. Mümkün olsa ikinciyi direkt 22 aylık doğururum. Dişlerin çoğu çıkmış, azı kalmış; derdini anlatıyor; annnneeem diye sesleniyor. Tahtaya vurun bakiim. Ama tabii zor kısımları da zorlaşıyor. Cevap vermeyince otomatiğe bağlıyor: ”annem, annem, annem, annem….” Yanında söylediğimiz lafları kapıveriyor. Misal, sinyalsiz dönene eşşek dediydim geçen gün, eşşet diye tekrarladı. Neyse ki eşşek dışında hiiiç küfür etmeyen ve hatta argo nedir bilmeyen bir insanım.

Yemek alışkanlıkları 18. aydan sonra biraz değişti. Sebzelere karşı bir tepki oluştu. Hemen iki doz Carlos Gonzalez okudum. Evet, adamın adı bu. Bazen ”açsana ağzını çocuuum” tipi anneye dönüşmeme ramak kalınca tekrar okuyorum. Kısaca bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler diyor Carlos Amca. Sebze de yemezse yemesin, zaten kalorisi çok düşük, ısrar edip de çocuğu soğutma diyor. Böyle işte çocuksuz olması da ihtimal dahilinde okuyucu, yemek uykudan sonraki ikinci en önemli mesele. Çözersen sinir sahibi olmadan çocuk sahibi olman muhtemel. O kadar diyorum. Gelelim sevdiklerine. Yoğurt manyaklığı günde 3 öğün ikişer tabak noktasına geldi. Süt de içmediği için normal karşılıyorum. Enerjiye ihtiyacı olduğu için makarna, pilav ve ekmeğe düşkünlüğü arttı. Şekerli yiyecekler yedirmediğim için bunu da doğal karşılıyorum. Yiyeceklerin görüntüsüne çok takıyor kafayı. Görüntüsünü beğenmediği hiçbir şeyi yemiyor. Anne sütüne sabah ve akşam şeklinde devam ediyoruz. Gece içmediği için bana hiç yükü yok. Dolayısıyla kesme sinyallerini kendisinden bekliyorum (daha çok beklerim). 22 aylık bebe m.emede şöyle oluyor: anne süüüt ham…. anne bitti, öbürü… bitti.

Bu aralar uykuya dalarken onun için kaydettiğim ninnileri dinliyor. Ninnniiiii diye evi inlettiği için en güzeli sürekli çalmaya ayarlı ninnileri yanına koymak. Ninniler ayfonda kayıtlı. Ayfonu uçak ayarına getirip sesini kısıyorum ve ninniyi açıyorum (loop seçeneğinde). Böylece sinyal yaymıyor ve gittiğimiz her yere ninniler de geliyor.

İstemediği şarkıları mırıldanırsak, sus diyor. Ne söyleyelim deyince tin tin diyerek tin tin tini mini hanımı istiyor. Ninnilerinin ve sürekli söylediğimiz şarkıların bir yerinde durunca sıradaki sözü söylüyor. Akşamları müzik açtırıyor, istediği tempolu şarkılarda ”dans” deyip bizi dansa kaldırıyor. Onun yaptığı figürleri yapmaya mecburuz. Bizi aerobik hocası gibi yönlendiriyor. Sonunda epey yorulmuş oluyoruz. Ama hayatımda hiç bu kadar eğlendiğimi de hatırlamıyorum.

Yürümeyi, arabalara bakmayı, incelemeyi çok seviyor. Şaşırdığı şeylerde ”a aaa”, ”Allah Allah” diyor. Başka çocukların yanında çekingen ve önce gözlemeyi seçiyor. Öpülmekten, yabancıların sırnaşmasından hoşlanmıyor ve yaklaşan yurdum teyzelerine ”Giit” diye bağırıyor. Sadece canı istediğinde sarılıyor, öpüyor, daha doğrusu kendi yanağını uzatıp öpücük sesi çıkarıp öpmüyor.

Şimdi siz söyleyin, ben barış istemeyeyim de kim istesin?