Archive for Kasım, 2009
Kurban
Size bi sır vereyim mi? Ben küçüklükten beri kurban kesiminden hiç ama hiç rahatsız olmam. Arka bahçemizde kesilirdi ben küçükken. İzlerdim, sonra sepetle etleri balkona çekerdik, hiç umurumda olmazdı. İçimde bi Dexter mı vardır nedir? Bayrama gelirken uçak kuyruğunda toplu cinnetin eşiğindeyken hepimiz, arkamdaki kız öyle diyordu arkadaşına:” Ayy ben çok fena olurum. Yazıııık. Ben 18 aylıkken kurban kanını alnıma sürmüşler de ondan travma geçirmişim sanırım…” Oha o kadarcık şeyden travma geçiriyorsan yaşama sen bu memlekette. Hayvanları sevmediğim sanılmasın. Ama hayvanseverlik adına vejeteryan olmayı, hayvanların usülüne uygun kesilmesine bile karşı çıkmayı an-la-mı-yo-rum. Koyun veya inek dediğiniz hayvanlar yüzyıllar önce evcilleştirilmiş, salak ve kendine haline bıraksanız yaşamlarını sürdüremeyecek canlılardır. Hepimiz vejeteryan olsak mesela 1 ay içinde kurtlar, sırtlanlar, vahşi hayvanlar yer bitirirler koyuncukları. İnekler biz beslemediğimiz için bir süre sonra patır patır ölürler. Yani ben hayvanseverliğimden etoburum. Haaa sokak ortasında ayak bileklerine bıçak atılarak, eziyetle öldürülmelerini ise esefle kınıyor, Allah topunuzu davul etsin diyorum.
Bayram vesilesiyle erkişiyle kendimizi sinemalara attık. İki çift sözüm var. İlki sakın Yedi kocalı Hürmüz’e gitmeyin. Ezek Akay’a dair umudunuz bizimki gibi kırılıp, tepenize inmesin. İkincisiyse Neşeli Hayat’a gidin bi zahmet. Mekanlar, oyunculuklar, basit ayrıntılar süper olmuş. Bir de ana karakter Rıza’nın yaşadığı o minicik, içi dolu turşucuk değişim, gavurların subtle dediği cinsten nasıl da cuk oturmuş. Rıza’nın hayatı değişmiyor, ama Rıza’nın hayatına bakışı hafiften değişiyor, ve de bambaşka oluyor herşey. Mızırdak bi insandan neşeli bi hayat nasıl çıkar, bakın görün. Herkese hayırlı bayramlar!!!!
3 comments Kasım 29 , 2009
Sürfile
Haftasonu ya evci çıktım ben. İstanbul’un bir ucundaki babaevine kendimi atıp kebaba bağladım. Sefam olsun. Hazır evdeyken bi faydam olsun diye düşünerek annemin yıllardan sonra kavuştuğu otomatik dikiş makinesini çözmeye adadım kendimi. Aç parantez: Annem iyileşti bu arada. Geçirdiği neydi bilemiyoruz, ama süper bi bakımla kendine geldi maşallah. Annem efsanevi Kız Meslek Lisesi mezunlarından, biçki-dikiş bölümü. Her giyilenin evde ve elde dikildiği günlerin öğrenim seçimi bu. Bayram öncesi Sümerbank’tan özenle kumaş seçilen günler de çok uzak değil zaten. Off ne özenirdim o top top kumaşları pat pat indirip, seri hareketlerle elindeki metreyi kullanan tezgahtarlara. O Sümerbank’ın da o kumaşların da kendilerine özgü bi kokusu vardı. Ben diyeyim göz tokluğu siz deyin bayram sevinci. O kumaşlar kağıtlara sarılı halde eve getirilir, Almanca Burda’dan seçilmiş kalıplar yerlere yayılır, beyaz sabunla kumaş işaretlenir, kıymetli kumaş makasıyla biçilir, sonra gelsin geceler boyu süren tıngır tıngır makine sesi. Provalardan hiç hoşlanmazdım. Benim istediklerim büyük ihtimalle o zamanın Singer teknolojisiyle mümkün olan şeyler değillerdi. Ama gel de anlat bunu altı yaşındaki çocuğa. İlerleyen yıllarda annem döküm Singer makinesine motor taktırdı. Ayak pedalından kurtuldu. Ama gene de bizim evde dikiş dikilmesi demek tüm işlerin durması demekti. Taa ki geçen 13 Kasım’a kadar. Babam anneme yeni, bilgisayarlı bi makine hediye etti. Bana da gün doğdu tabii. Başladım annemle pazarlığa: Ben sana makinenin kitapçığını okuyup öğreteyim, sen de bana biçki dikişi. Ben anlaşmanın bana düşen kısmını bugün hallettim. Öğrenme kısmı içinse ortak bi ceket projesine başlayalım diyoruz. Eğer basit bi etek dikecek hale gelirsem bi makine de ben almak istiyorum gelecek yıla. Ceketi biçme ve dikme aşamalarını da buradan resimlerle yayınlayıp bir aceminin, bir kumaşı mahvetme aşamalarını huzurunuzda belgelerim belki. Keşke okullardaki abuk ev ekonomisi dersi yerine hem erkek hem kız öğrencilere seçmeli dikiş, marangozluk, bahçecilik, yemek dersleri verilse…
4 comments Kasım 22 , 2009
Liste
Artık İstanbul trafiğinde yaşıyorum ya, en azından haftada bir iki kez, gene bişey yapmalı moduna girdim. En son böyle olduğumda gazetecilere, politikacılara mesajlar yazmıştım. Anlamıyorum, nasıl olur da hala bu ülkede bi trafik platformu kurulmaz, her hafta oturma eylemleri yapılmaz, anlamıyorum. Çok büyük başka dertlerimiz var çünkü. Hep de olacaklar ve biz bu işe asla el atamayacağız. Çok bişey istemiyorum vallahi billahi. Şu hödükler sinyal verseler, soldan sollasalar bana yetecek. Ben de kendi çapımda intikam almaya karar verdim. Kara Liste diye bi sayfa ekledim. Oraya ölüm ve yaralamalı, cinayet gibisi fazla direkt tasarlayarak adam öldürme/yaralama kategorisine girmesi gereken her olayı, her salağı yazacağım. Umudum şudur: bu insan postu taşıyan yaratıklar para cezası veya 2 yıl hapisle kurtulup dışarı çıktıklarında tanıştıkları bi kız, bi patron, herhangi biri bunları gugıllasın ve haberleri çıkmasa da bu listede adları çıksın, sürünsünler. Ama onlar cezasını çekmiş olacak zaten diyebilecekler varsa aranızda de gidin başka blog okuyun. Günün birinde kameralı cep telefonu edinebilirsem bu manyakların trafikteki hallerini tespit edip yayınlamayı, abartıp savcılığa ihbar mektubu yazmayı da düşünüyorum. Hiç acımıyorum bu şerefsizlere. Büyükbaşlara dilekçe yazmaya da aynen devam edicem (bkz. Shawshank Redemption).
Add comment Kasım 20 , 2009
Yavru
Konuya bodoslama dalmadan önce annem daha iyiymiş, ateşi düşmüş. Geçmiş olsun diyenlere, içinden geçirenlere teşekkürü bir borç bilir, konuma dönerim. Malum yavrulama yaşlarındayız. Toplum beklentisi çoğalmamız yönünde. Birsek iki, ikiysek üç, üçsek dörtlememiz, arkalara doğru ilerlememiz ve basamakta durmamamız bekleniyor bizden. Lise son sınıf gibi posta koyardık bu beklentilere. Beklentiler mutsuzluk sebebi leyyn derdik. Niye toplum istiyoo diye çocuk doğurucam bu ne dayatmadır derdik. O zamanlar östrejen hormonunun üzerimizdeki etkisinden bihaberdik. Bebeleme durumu giderek Ugg bot almak gibi oldu. Fikirden başta hoşlanmasan da sonra diyosun ki ”aaa herkes yapıyoo demek ki matah bişey”. Crocs çılgınlığı da böyle aldı yürüdü, tayt üzerine bol hırkalar da böyle tepemize çıktı. Ama tabii ki abartıyorum teşbihte. Yaşıtım herkes yapıyor diye yavrulamaz insan… Yoksa yavrular mı? Çünkü telesizlikten gezindiğim forumlarda yalnızlıktan, can sıkkınlığından, kocası iyi baba olacağı için ya da evindeki üçüncü odanın atıl durmasından sıkıldığı için yavrulayanlar olduğunu gördüm. Yani elalem çok da takılmıyor mevzuya, doğuruyor, bırakıyor kuzusunu büyümeye. Bizim gibi az buçuk mürekkep yalamış, çok bilmiş hatunlar oturup kafa patlatıyorlar. Patlatma işlemi doğurunca da bitmiyor. Yemesi, içmesi, sıçması, uyuması, giyinmesi için kafa patlatıyor türevlerimiz. Öbür tarafta elalem halıya salıyor, sokağa salıyor, onunki de büyüyor seninki de işte. Sen patlak kafana yan! Bugün düşündüm de hatunun biri bebesi doğduktan 2,5 yıl sonra sinemaya gittiğinden bahsediyordu. Nassı ya? Hiç mi kova burcu anne yok ortalarda? Durun, toparlayayım. Kafamdaki şudur: Yavrulamayı düşününce kimse 5 yaşında bir çocuk doğurmayı düşünmüyor ya da 13 yaşında bi ergen ya da 22 yaşında bi yetişkin. Bebe isteyen herkes, tam manasıyla bebe istiyor. Camekandan yavru kedilere bakıp bakıp bi gün içeri dalıp o kedilerden birini kapıp eve götürmek gibi. Büyüyeceğini bi an için unutup. Yavrulamak da anlık bi bilinç ve mantık kayb sonucu gerçekleşiyor sanki. Lan bu şey büyüyecek ve sen hep ORADA olmak zorundasın. Kendini yere atıp debelenirken de, kapıyı suratına çarparken de, ”beni anlaaamıyorsuuun” diye sana bağırırken de, gece arkadaşında kalacağını söyleyerek suratına yalan atarken de, hep ORADA olacaksın. Tuhaf yani. Şimdi bebesi olanlar, çok güzel bi duygu olduğundan bahsedebilirler, olunca anlarsın falan derler. Güzeldir de eminim. Ama eğer geçici bir bilinç kaybı veya can sıkkınlığı sonucu değilse yavrulama kararının alınmasında en önemli etken dünyayı kurtaramayacağının ayırdına varmış olmaktır sanırım. Yaşın 30dur artık. Ve de büyük bir şirket kurmuyorsan, süper işlere imza atmıyorsan, Ana Britannica’da bi sayfan yoksa, dünyayı değiştiremeyeceğin ortadaysa yapılacak en doğru şey genetik mirasını ortaya döküp başarını yavrulamaktır. Bu anlamda çok başarılı ve önemli insanların çocuk sahibi olmamalarını da anlıyorum. Gerek yok çünkü. Ama yaparlarsa da güzel yani. Onlardan daha çok olması lazım. Kadınların kariyerleri için kendilerini daha az yırtmaları da biraz bu yavrulama sonucu ortaya çıkan başarı ve tatmin duygusundandır belki. Böyle bakınca yavrulama geriye bir iz bırakma adına bir katliam yapmanın yanındaki tek seçenek gibi görünüyor. Yani toplumu suçlamaya gerek yok. Onlar dayatmasa da biz bunu dayatırız kendimize.
Yazılı halde sözlerin aldığı ucube hallerin farkındayım. Bu yazı ne karamsar ne de anneliği yerici bi yazıdır, bu böyle biline. Aklıma gelen bişeyi çiziktirdim o kadar. İnsanın özgürlüğünü bu kadar bilerek kısıtlamasının açıklamasını bulmaya çalışıyorum. Muhtemelen bulamayacağım, çünkü bu iş mantıkla değil herhalde ancak kalple açıklanacak bişey. Olsun fikir cimnastiğidir.
4 comments Kasım 19 , 2009
Sık-kın
Üfff içim sıkıldı. Annem A gribi oldu sanırım. Doktora gitmişler. Normal grip belirtileri var ama kendisi bütün aile gibi normal gribe karşı aşılı. Yani A gribi olduğuna emin gibiyiz. Ve de kendisi bir aydır kimseyle öpüşmüyor, maske kullanıyor. Ben geçen haftaki arkadaş toplantısını suçluyorum. Ya da işte olacağı varmış. Diyeceğim o ki, kendini bu kadar koruyan bi insan bile yakalandıysa salgının daha da yayılmaması bir mucize. Aile içinde bile fazla sarışıp öpüşmedik bir süredir, inşallah arkadaşlardan veya yakın çevremden virüsü taşıdığıma kanıt olacak birşey duymam. Şimdi 6-7 saatlik Ank-İst yolculuklarında bile maske taktığıma memnunum. Birşey değil sevgili Varan ve Ulusoy yolcuları. Sonuçta bir grip gibi hafif atlatılabileceğini bilsem bile korkuyorum. Eve gitmeme babam izin vermiyor. Kendilerini karantinaya aldılar. İnşallah çabucak geçer ve annem de Allah’tan aşılılar kervanına katılır. Pöff hatta öfff. Ama en çok böyle anlarda sukünetini korumalı insan değil mi? Al sana bi imtihan. Bu imtihanda yardımcılarım erkişinin bilgisayarıma yolluk olarak yüklediği filmler ve diziler. Koca bir Madmen sezonu var ki, daha açmadım. Ama Proposal denen filmi izledim ve de beğendim. Evet klişe bir romantik komedi. Sürpriz yok. Başını, sonunu, ortasını, muhtemel sahneleri şakkadanak tahmin ediyorsunuz. Ama hiç sorun değil. Gene de eğlendirici, mesut bir film bu. Sıkkınlığa birebir. Zaten Ryan Reynolds’ı severim, hem de taaa Two Guys, a Girl and a Pizza Place dizisinden beri. Bu diziyi de izlememiş olan varsa şiddetle tavsiye ederim. Sandra Bullock da filmde 35 yaşlarında birini oynuyor 40 yaşlarında biri olarak, yerseniz. Ama o da başarılı. Galiba korku ya da dram yapmaktan bile zor iyi bir romantik komedi yapmak. Gülse Birsel bu işe de bi el atsa yahu. Ondan sonra Year One denen iğğğrenç ötesi filmi atlaya zıplaya izledim, çıkarmak istedim çıkmadı. Unutmayı umuyorum. Ondan sonra da eski dosta uğradım. Anımsar mısınız bilmem, V veya Visitors desem. Benim gibi bilim kurgu manyakları hatırlarlar. Diana, fare yeme sahnesi, yızldız çocuk. Ahh ah. Ne günlerdi. Gece yarılarına kadar oturur izlerdim V’yi. Şimdi Amerika’da yeni versiyonu gösterilmeye başlanmış ABC’de. Başrolde Lost’taki kimsenin sevmediği sarışın teyze var, kendisi bir adet Dana Scully türevi rolde. Diana yerine Anna var, o da Joss Whedon’un Firefly denen sonra filmi de yapılan kült dizisinden sevdiğimiz bir abla. Şimdilik iki bölüm yayınlanmış, iyi gidiyor sanki. Bilimkurgu gibisi var mı can sıkıntısına… Ama işte ne yapsam gene de beynimdeki kıymık öylece duruyor. İnşallah bu sınavı geçebiliriz ailecek.
6 comments Kasım 18 , 2009
Düğün
Gene Ankara’dayım. Artık yavaş yavaş sabahları uyandığımda hangi şehirde olduğumu düşünmemi gerektiren noktaya ilerliyorum. Kısa çöpü çeken Ankara olunca yapılacak ne kadar iş varsa 2-3 güne sıkıştırmaya başladım ve de Ankara gözüme bi başka güzel göründü. Sabah dışarı çıkınca içime çektiğim taze yağmur kokusu, parlak günes sosuyla pek bi güzeldi sanki. Ve zaten çok güzel bi kadın olmayan, ciddi kütüphaneci havasındaki Ankara farkettim ki, beni hiç hayalkırıklığına uğratmadı. Oysa bir haftadır İstanbul’da otobüs ana arterleri üzerinde her çirkin yapıyı görüşümde dudağını iki santim dışarıdan kontürleyen Seren Serengil’i görmüş hissine kapıldım. Yüzüm buruştu, midem biraz burkuldu. İnsanın İstanbul’da yaşayabilmesi için iki şeye ihtiyacı var: evine tek vasıta uzaklıkta bir iş ve bir gözbağı. Gözümü bağlayıp Dolmabahçe’ye, Moda’ya, Beşiktaş’a, Sultanahmet’e, Beyoğlu’na, denize, vapura götürsünler beni. Göz görmeyince gönül de umursamaz herhal.
Dur yahu mevzu bu değildi. Mevzu dün gece katıldığım düğündü. Kayınvalidemlerin bir aile dostlarının oğlu evleniyordu, gitmesek de olurdu, ama ben bu fırsatı kaçıramazdım. Taa 2 yıl önce alıp bir türlü giyecek yer bulamadığım Isaac Mizrahi yapımı Target satımı, lacivert, 1960lar tarzı, kocaman etekli elbisemi giymek için bi fırsat! Ebayden üç kuruşa aldığım dünyanın en rahat, ince topuklu, saten ayakkabılarını giymek için fırsat. Ve de gene ebayden beş kuruşa aldığım, yok hayır aşık olup bayıla bayıla kaçırdığım, abiye pardesüyle hava atmak için bi fırsat. Anne sözü dinleyip elbisenin üzerine beyaz yalancı kürk bi etol almam da çok leziz oldu. Aklınızda bulunsun koyu renk elbise ve beyaz etol süper oluyor. Bedeli? Dört buçuk saatlik bir hopörlör işkencesi… Aslında anlamalıydım. Düğün organizatörü merasimin başında zaten bangırdayan ses düzeninin karşısına geçip ”biraz daha açın” anlamında bir el hareketi yapınca anlamalıydım bizi bekleyen felaketi. Abartıyorum sanıyorsanız düğün boyunca en az beş kişiyi kulaklarını tıkarken gördüğümü ifade etmek isterim. Piste çıkanların büyük çoğunluğu da katil hopörlörlerin gazabında ve hedefinden çıkmaya çalışanlardı.
İlk bakışta gelin ve damat için son derece gereksiz bir eylemdi bana göre bu düğün. Masa masa gezmeler, Ankara havası-Salla-Kasap havası sırasına uygun giden parçalar, her düğünün vazgeçilmezi: delice oynayan bir amca veya teyze, muhtemelen gelinle damatı göçerten ama kimsenin beğenmediği yemekler ve tabii gürültü… Ne lüzumu var? İki gönül bir olmuş, kutlaması böyle mi olmalı? Zengini, orta hallisi, hepsi bir, hepsi azap. Dedim. Sonra baktım o gürültü ve hengame içinde gülümsüyorum. İnsanlar Atabarı oynuyorlar. Gelinle damat sanki orada değillermişcesine tatlı talı bakışıyorlar. Bir yabancının asla anlayamayacağı kadar gürültülü, gerdan kırmalı, oynamalı, bu tuhaf şey bir düğün işte. Ve de ondan nefret etmek için her sebep varsa da olabilen gene mutlu oluyor. Ya da şöyle söyleyeyim hopörlörün, tabakların, basık tavanın mutlulukla hiçbir ilgisi yok.
Belki kırmızı ojelerin biraz ilgisi var, bi de bu yazıyla İstanbul’un uzaktan bir akrabalıkları.
Add comment Kasım 15 , 2009
Soru
Bu gazete haberlerine okuyucuların internetten yorum yapabilmeleri özelliği hiç iyi olmadı. Akla zarar abuk sabuk sorular sorarak Aziz Nesin’i kendimize güldürüyoruz. Çünkü cevaptan çok sorudur aklın terazisi (tey tey tey). Misal:
- Bugün,Radikal, H1N1 aşısı konusu: ”Neden hacı adayları aşılanıyor? Onların ne fazlası var?” Soru sorulurken soran şahsın ağzını nasıl burarak hacı dediği gözünüzde canlandı mı? Aferin. Asıl demek istediği şu: Bu hükümet dincidir, ondan hacca giden kendi yandaşlarını aşılıyorlar. Evet bravo, nasıl süper bi mantık. İstiyorlar ki, CHP seçmeni hastalıktan kırılsın, zaten onun için 50 yaş yukarısı risk grubunda değil. Sonuçta kendi oylarını arttıracaklar (!= ironiden anlamaz insanlar için ünlem). Oysa yanıt çok basit. Hacılar milyonlarca insanla ağız ağıza burun buruna temasta olacaklar, hani var ya tavaf, say felan. Sonra kaptıkları envai çeşit sen de Malezyalı ben diyeyim Arap H1N1leri alıp gelecekler, havaalanında ilk iş ailelerine sarılacaklar, eş dost onları ziyarete gelecek, el öpecekler, ohhh virüs bi güzel hoplaya zıplaya gezecek. Yani hacı adaylarının aşılanması kamu sağlığını korumak adına bir önlemdir. Bu hastalık böyle mıymıy olmayıp biraz daha dişli olsa hacı sayısı kısıtlanabilirdi veya Suudiler bu seneki haccı iptaledebilirlerdi. Can tatlı sonuçta.
-Dün, bilimum gazeteler: ”El Beşir’in tutuklanmama nedeni müslüman olması, başbakanın müslümanın soykırım yapacağına inanmaması.” Başbakanın ”ben soykırım görmedim” sözlerini esefle kınıyorum. Kapı gibi BM raporlarını herkes göreceğini gördü, en başta George Clooney gördü, ben ona inanırım. Ki zaten soykırım siz görün diye aleni yapılan bişey değil. Burası yeni fabrikamız, şu folklör ekibimiz, bu da soykırdığımız Afrikalılar demez hiç kimse. Ama ama ama kimse de yukarıdaki sözlere inanacak kadar saf olmasın. Siyaset bilimciler olarak huyumuz kurusun hemen çıkarların peşine düşeriz, öyle ”bu dosttur, şu düşman” laflarına dudak bükeriz. Sudan accayip petrol yataklarının üzerinde oturuyor ve de gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye’nin petrole ihtiyacı var. Bilin bakalım başka hangi ülkenin El Beşir’le süper ilişkileri var ve de soykırımı reddediyor: Çin. 1 milyar Çinli yeni araba alma sevdasına düştü, her gün fabrikalar kuruluyor, Çin petrole susamış, soykırım mı dinler Allah aşkına?
Add comment Kasım 13 , 2009
Güncel-leme
Blog işi bol güncelleme gerektiriyor, orası kesin. Yani işin özü bu. Gereksiz de olsa bişeyler yazmanız lazım. Yazmazsanız hem insanların sizi okuma alışkanlıkları hem sizin yazma alışkanlığınız köreliyor. Tam da bu noktada kendini okunmanın şehvetine kaptırmak mümkün. Bakınız yazmanın şehveti ve Serdar Turgut ve Rojin meselesi. O tarafa bulaşmayı hiiiç istemiyorum. Sözüm meclisten dışarı görüyorum ki, bazı blogların varlık nedeni özneleri olan insanlar değil, okuyucular. Fotoğraflar, yazılar bir güncenin sayfalarından çok ”işte ne muhteşem bi hayatım var” reklamının malzemesi gibi. Varsın o reklama aldanan yığınlar ”benim hayatım neden böyle renksiz” diye depresyonlara girsin, arkadaşların pek de umurlarında değil. Çünkü okuyucularının hem sayılarına hem övgülerine kendilerini kaptırmışlar. Kötü mü? Yooo, arada bir insanın kendini cilalaması iyi bişey. Tabii arada okuyuculara gerçek hayat kesitleri vererek hayatın güllük gülistanlık ve fotoşaplı olmadığını hatırlatmak kaydıyla.
Blog dünyasının bu parıltılı tarafına dalmak istemediğimden ve de öyle çok da hareketli bi hayatım olmadığından mı güncellemiyorum? Cık. Hayır. Asıl mesele dikkatim şu anda tek bi noktaya yoğunlaşmış durumda. Gözlerimi ayıramıyorum. Çok esracengiz oldu, idare edin. Velhasılı kelam yazmak istesem de yazamıyorum. Önce kendim çözmeliyim. Buna ek olarak artık sabah 9-akşam 5 çalışan bi insanım ve de yoruluyorum anasını satiiim. Hayır oturmaktan başka birşey de yapmıyorum ya neyse. Yine de heyecan verici şeyler oluyor. Mesela bugün ilk defa Türk öğrencilere misafir hocalık yaptım. Bir kere daha anladım ki ben tahta önünde durmayı, öğretmeyi çok seviyorum. Dersten önce nasıl heyecanlanıyorum nasıl kalbim sıkışıyor. Zannedersiniz tiyatro oyununa çıkacağım. Sonra öğrenciler gelmeye başladıkça heyecanım geçiyor. Durarak ders anlatmayı hiç sevmiyorum. Dolanayım, örnekler vereyim, çocukları konuşturayım, tahtayı kullanayım istiyorum. Hiçbir şeyde kendimi övmem, bir tek bu işi, öğretmenliği iyi yaptığımı biliyorum. Ve özlemişim, çok özlemişim. Türk öğrenciler nasıl? Dersten önce Tükçe sohbet etmek güzel. Ama dersin ortasında zart diye Türkçe’ye geçiyorlar. Kızmıyorum, lisansta bazen aklıma gelen bi fikri ingilizce kurmaya çalışırken nasıl soruları kaçırdığımı hatırlıyorum. Ama şu var ben onlara ingilizce cevap veriyorum ki, alıp başını gitmesin. Aslında tuhaf burası özel bir üniversite ve bu bebeler de kolej mezunu. Derse katılımları fena değil. Küçük bir sınıf olduğundan sanırım. Ama derse hazırlıklı falan gelmemişler. Oysa tersi bi duyum almıştım. O da çok önemli değildi çünkü çok basit bi konuyu işledik, doğaçlama yaptılar. Bakalım gelecek yıl 60 kişilik sınıf için de aynı hislere sahip olabilecek miyim?
Bu arada Escet, aşı hakkında sorduğun sorunun yanıtı burada.
4 comments Kasım 12 , 2009
Gez-me-ler
Yoktum. Farkettiniz belki. Yazmadım da. Yaşamakla meşguldum. Birşeyler olurken yazmak insanın aklına gelmiyor uzun süre. Sonra bi an sırtını geri yaslayıp içinde olduğun duruma bakıyorsun, sonsuz bir bu anı unutmayayım duygusu kaplıyor içini. İşte o an yazmak geri geliyor.
Cuma günü şehirlerarası bir yol gider gibi 2 saatte emektar kuaförüme gittim. Kendisini Ankara’da şube açmaya ikna edemiyorum. Neyse ki, bu yıl burdayım. Ama ya gelecek sene? Çok bişey istemiyorum. Kuaförüm saçlarıma sarı gölge atmayı teklif etmesin istiyorum (karadır kaşlarım ferman yazdırır); bana en pahalısından abidik gubidik şampuanlar satmaya çalışmasın istiyorum; en çok da çenesini arada sırada kapatsın istiyorum. Harun seni terkediyorum. saçlarım kesilip, bakır gölgeler atılıp, kıvırtıldıktan sonra biraz adama döndüm. İnşallah artık acıyan gözlerle bakmayı keser bu üniversitenin bebeleri bana.
Cumartesi biraz rötarlı da olsa Tüyap’a attık kendimizi. Metrobüs artı otobüsle güzel bir sistem oturtulmuştu. Hele giderken metrobüsten inip otobüs için muntazam bir sıra yapabilen, kızını, dedesini, sevgilisini, arkadaşını kapıp gelmiş, kocaman gülümsemelerle kitap almaya giden insanları görünce bi mutlu oldum bi mutlu oldum. Otobüste kısık sesle konuşanlar, telefonunu kapatanlar… Ya bu insanlardan müteşekkil bi ülke istiyorum!!! Tüyap tabii ki kalabalıktı. Aksi düşünülemezdi. Biz ancak iki salon gezebildik. Gelecek yıl haftaiçi gitmeyi planlıyorum ve belki iki gün. Masraf hanesini kimse sormasın, misal biz sormuyoruz, hesaplamıyoruz. Bi ara oturup beklerken eldeki torbalardan siyasi görüş tespit etmeye başladım. Muhafazakarlar arasında Nesil Yayınları çok popüler. Gençlik, torbalarına Che resmi basan bi yerden alışveriş etmişti, bir de Leman ve türevlerinden. Bu vesileyle çocuk yayınlarının gerçek bi hamle yaptığını da öğrendim, Metis Yayınları’nın inanmama hakkını korumak adına 2010 ajandası çıkardığını da. Kitap okumak bazen abartılıyor. Evet kitap okuyan adam olur ama nasıl bir adam olacağına hangi kitapları okuyacağı karar vermez mi? Ve de hangi kitapları okumuş olduğu babasının elinden tutup hangi kitapçıya götürdüğüne dayanmaz mı?
Tüyap’tan çıkınca bi düşe gittik. Bissürü düşümden birine.
Düş Seri No: 1FGTEL456
Konu: Erkişili toplaşmalar
Katılımcılar: Ortaokul-lisede tvikslerinizi paylaştığınız dostlar ve hayatlarını paylaştıkları enişteler.
Düşleme nedeni: Bol kahkaha, samimiyet, muhabbet, vefa, mutluluk.
Sonuç: Erişildi. Tekrara açık düş dosyası olarak yeniden kaydedildi.
Ayy acıktım ben. Pazar gezmemi de arkası yarında anlatayım. Gitmeden emeği geçenlere teşekkür etmek isterim: Özlem’e süpper yemekler için, Mine’ye bizi gecenin o saati taşıdıkları için, her ikisine ve erlerine muhabbetleri ve düşlerimi gerçekleştirdikleri için, geceyarısı Maslak’tan geçen taksici amcaya bizi kazıklamadığı için… Off açım ben beynime kan gitmiyoo.
Add comment Kasım 9 , 2009
Bir-lik
Siz hatırlamazsınız, küçüksünüz. Bu ülke koalisyon hükümetleriyle yönetildi bi dönem. Bööyle sağcısı, solcusu, futbolcusu bir araya geldi hükmetti bize. O zamanlar mecliste de koalisyon alternatifleri gırla. Elini sallasan bi partiye çarpıyosun. Mitoz bölünüyorlardı. Hatta bi amca vardı tek tek bütün partileri dolaşmıştı. Tansu vardı. Ekonomist ve kadınların yüz karası, servis şoförümüzün gözdesi, Mesut vardı turizm bakanlığı sevilen, başbakanlığından nefret edilen… Soğuk ve karanlık günlerdi. Birinci sayfalarda onlarca tabut ve gözyaşı. İlk iki aydan sonra karar alamaz hale gelip dağılan koalisyonlar. Şöyle söyleyeyim ortak proje yürüttüğümüz, 23 yaşlarında bi mastera öğrencisi 89-99 yılları arasında gazete taradıktan sonra bunalıma girdi. Ciddi ciddi detoksa ihtiyaç duydu. O kararsızlığın, basiretsizliğin, iş yapamamanın beni sinir ettiğini çok net hatırlıyorum. AKP hükümeti kurulunca, siyasi duruşlarına katılmasam da, ohh dedim, en azından karar alınacak, politika üretilecek, uygulanacak. İhtimal politikaların tamamını onaylamayacağız, ama şikayet edeceğimiz somut çözüm önerileri olacak masada. Pislikte debelenip durmayacağız artık.
Ve… Geldiğimiz noktaya bakın. Bir tek parti hükümeti, hem de Cumhuriyet tarihinin en sağlam çoğunluklarından biri arkasındayken kamu sağlığı ve güvenliği konusunda ortak bir karar ulaşıp planlı bir uygulama yapamıyor. Sanırsın koalisyon hükümeti mübarek. Sanki başbakan bir partiden, sağlık bakanı başka bir partiden… Çekişiyorlar. Tabii ki muhalefet adam değil. Tuttular inadına öpüşücez diye demeç verdiler, onları geçelim, onlar ayrı tür bi virüs. Ama bu tek parti hükümetine ne diyelim? Bu pandeminin geleceği Mart-Nisan aylarından beri belli. Sağlık Bakanlığı bi çalışma yapmış Dünya Sağlık Örgütü’yle. Eeee. O çalışmayı Bakanlar Kurulu’na sunmaları, bakanları bilgilendirmeleri ve ortak bir strateji belirlemeleri gerekmez mi? Başbakan isterse aşı olmazmış, risk grubunda değilmiş. Peh güldürmeyin beni. O zaman neden açılışlarda boy gösteriyor, ilk hızlı treni, metrobüsü kullanıyor, desteklenmesi gereken bir ilkte neden ilk omzu kendisi veriyor? H1N1 aşısı bir ürün, bir marka olarak (!) en büyük darbeyi yedi. Başlar ön ayak olmazsa ayaklar ne yapsın? Hem çocuklarınızı aşılatın deyip hem ben bu aşıya güvenmiyorum mesajı vermek nasıl bir stratejidir yahu? Bir de üstüne bu aşının siyasi bedeli bize ödetilemez diyor Erdoğan. Demek bir bedeli, hem de ağır bir bedeli olacağını düşünüyor. Belki radyasyonlu çay içenlerin durumuna düşmekten korkuyor. Ama bu taşın altına bu tek parti hükümeti de elini koyamazsa, basiretsizce bütünlüklü bir strateji üretemezse kim yapacak bu işi?
Ama derseniz ki, AKP kendisi bir koalisyondur, bilemem, o ayrı bi tartışma konusu.
2 comments Kasım 6 , 2009
