Archive for Ekim, 2009
86
Kapıyı çekip çıkmışlar. Atla 2 saatte çevresi dönülebilen çiftlikten bir çöp alamadan, canlarını önlerine katıp çıkmışlar.
Ekmek torbada dururmuş, ekmek torbasında. Torba yükseğe asılı, farelerden uzağa. Her evde farelere düşman bir kedi.
Radyolardan vergi alınırdı eskiden. Radyo vergisi. Ondan herkesin evinde yoktu radyo, radyo misafirlikleri vardı.
Haftada bir defa hamama giderdik. Evlerde dolap içleri küvetti, gideri vardı ama suyu yoktu. su ısıtılır, orada yıkanılırdı. Mis kokulu, pembe yanaklı olmaya da hamama gidilirdi.
Kurşun kalemleri parmağımızın tek boğumuna kadar kullanır, ondan sonra üst ucuna uzun bir çubuk takar, gene kullanırdık. Bitene kadar.
Oyuncak olarak telden bükerek araba yapardık, bir de gazete kağıtlarını buruşturup bükerek top.
Kağıtlar samanlıydı. Mürekkep samana denk gelince dağılır, okunmaz olurdu.
Arayacaklarımızı yazdırarak arardık. Yazdırınca telefonun başından kalkılmaz. Bakarsın on saat sonra telefon çalar, bağlantı kurulur, ses gider…gitmez… bi de bakmışsın hat kesilmiş.
Bugün Sarıyer’den otobüse bindim. Arkamdaki kız durmadan telefonda konuştu. Sınavları varmış, Mehmet Hoca yorum sorarmış. Otobüsün yarısı İstinye Park’ta indi, dört bir yana dağıldılar. Zincirlikuyu’da indim, metrobüse geçtim. Akbil sağolsun. Eve geldim, anneannemi aradım. Reçel yapmış bana. Vişne reçeli. Annemler Cumhuriyet Resepsiyonu’na gittiler. Havai fişekler atıldı. Çay içtim. Sırtım pek, karnım tok. Biraz ağladım, çokça gülümsedim.
5 comments Ekim 29 , 2009
Ön-lem
Hipokondriyaklığın kıyısında bi insanım, kabul ediyorum. Ve fakat aynı zamanda bilim nasıl işler, olasılık hesabı, yanılgı payları bunlardan da az buçuk haberim var. Panik olmadan, monoton, sakin bir ses tonuyla diyorum ki, toplum olarak önlem almamız gerekiyor H1N1 konusunda. Ben de polemik severim, spekülasyon severim, dedikodu severim. Üniversite yıllarım Amerika, petrol, ilaç konusundaki geyikleri duyarak geçti. Komplo teorileri de çayın yanında, uzun gecelerde iyi gider. Ama ama ama artık geyik vakti geçti, önlem almamız gerekiyor. Soğukkanlı bir şekilde. Duyarlı olarak.
1. Mümkünse bol meyve-sebze tüketelim. Zaten tüketiyorsak miktarı ve tazeliğini arttıralım. Bu bağlamda katı meyve sıkacağı alalım.
2. Yanımızda her daim ıslak mendil, selpak ve anti-bakteriyal sıvı bulunduralım. Toplu taşıma araçları, hastane, okul gibi yerlere girip çıktıktan sonra ya ellerimizi uzun uzun yıkayalım ya da bunları kullanalım.
3. Yüz-el temasını sıfırlayalım. Ben boş durunca çok ellerim yüzümü. En basitinden avuçlarım yanaklarımdadır. Bundan vazgeçmek lazım. Virüs gözlerden, ağız ve burundan giriyor. Göz ovuşturmaya son. Gerekirse rimel sürülecek.
4. Solunum yollarına giren virüsün sizi hasta etmesi 1-2 gün sürüyormuş. Virüsün solunumdan vücuda girmesini önlemek için her gece tuzlu suyla gargara ve burun temizliği yapılabilir. Siz yapmasanız da çocuklarınıza yaptırın derim. Listerine denen ağız gargarası da uygun.
5. Ağza giren virüsü yıkamanın bir yolu da mütemadiyen ılık şeyler içmek. Çay, meyve çayları, sahlep, kahve, ılık süt bunları lüpletmeli.
6. Aile bireylerine sürekli doğru hapşırma ve öksürme yöntemleri hatırlatılmalı. Ele değil, dirsek içine öksürelim. Hapşırınca iğrenç olabilir ama neyse.
7. El sıkışma yerine el sallamayı öneriyorum. Öpüsme yerine öpücük göndemeyi :) Hatta yakında yakama bunu beyan eden şirin bi rozet takmayı tasarlıyorum, kimsenin eli havada kalmasın diye. Kendi adıma buradan arkadaşlarımı, arkadaşlarımın çocuklarını bir süre mıcırmayacağımı belirtmek isterim.
8. Bir adet maske alıp çantama atmayı düşünüyorum. Toplu taşıma araçlarında takabilirim.
9. Gelelim aşı meselesine. Ben bayağı şüpheci bi insanım. İlk günden aşıya gerek yok dedim. Ama biraz dinleyince fikrim değişti. Aşının cıva bileşeni olan versiyonu aşının birden fazla insana yapılması için bir koruyucu. Rujlarda falan da bulunan ve termometre cıvasıyla ilgisi olmayan bir madde. Çok çok küçük bir tehlike arzediyor. Bu risk sebebiyle yenidoğanlar, 6 aylığa kadar bebekler aşılanmıyor. Ama bu bir risk hesabıdır. Bir yanda ışık hızında yayılan bir hastalık ve kaparsanız ailenize bulaştırma ihtimali, bir yanda bir milyonda bir oluşan bir risk. Herkesin kendi vermesi gerekn bir karar. Benim çocuğum olsa, eğer okula gidiyorsa yaptırırdım. Üniversitede sürekli çalışıyor olsam, sınıflara giriyor olsam yaptırırdım. Hamile olsam yaptırırdım. Kronik hastalığım olsa yaptırırdım. Şu an tüm bu grupların dışındayım ve de yaptıramıyorum. Yalnız aşıya bok atmaktansa herkesin Dünya Sağlık Örgütü sitesine girip araştırma yapmas, kendi fikrine dayanarak, hurafelere kapılmadan seçimini yapması gerektiğine inanıyorum.
İnşallah hiçbirimiz H1N1le müşerref olmayız. İnşallah bu virüs salak çıkar, mutasyona falan uğramaz.
7 comments Ekim 28 , 2009
Ara-ma
Bloglara üç türlü trafik akışı var hani. Biri linklerle, biri direkt, sonuncusu da arama motorlarının yönlendirmesiyle. Bu aramalarda kullanılan anahtar kelimeleri de görebiliyoruz ya, bi bakayım dedim. Doğal olarak voliyi vurduğum sosyete pazarı yazısı baş köşede. Ümitköy sosyete pazarı diyorsunuz ta taaa ben çıkıyorum. Bi de cidden damla sakızının tomurcuğunu merak edenler var sanırım. Bakınız sağ alt köşedeki fotoğraf. Kabaran saçlarla, makarna soslarıyla ilgili arama yapılınca çıkmamı anlıyorum ama bir sorunun neden sorulduğunu anlamıyorum: Ayhalinde kaç numara ped kullanılır? soru cümlesini aramış bi arkadaş ve ne hikmetse benimle muhatap olmuş. Bi kere bu soruyu soran hatun olamaz. Yani 12-13 yaşındaki yeni kızıllar bile bilir herhalde bunun numerosu olmadığını, yani biz biliyorduk -ki bizim zamanımızda ped yeni bişeydi. Eee o zaman? Tahminim şu: herhalde bir erkek cinsi arkadaşımız ayakkabı gibi bunun da numaraları olduğunu düşündü, kim bilir belki çocuk bezinden ilham aldı. Bi de tabii o da haklı, internetten baktıysa ya da markette şöyle bi incelediyse (raflara başka biri yanaşana kadar) normal, süper, günlük yazılarını görüp bu soruyu sorma gereği duymuş olabilir. Bi de tabii hepimizin mabadı ayrı boyutta, üfürükçü Ebru gibi kemik torbası da var ooohhh Haymana ovası da, hepsi güzel, hepsi bizim popolarımız daaaa arkadaş boyuta göre ped takıldığını sanmış olabilir. Asıl soru neden? Eğer boş bir meraksa bu, bahsi geçen şahıs kesin doktora öğrencisi. Ancak bi doktora öğrencisi vakit geçirmede bu kadar yaratıcı olabilir. Yok eğer eşine veya dahası kızına alması gerekiyorsa, o zaman da kapımız ona hep açık, şirin, düşünceli insan seni. Bak buradan duyuruyorum bir daha ararsan şakkadanak bulasın diye: pedlerin numerosu yoktur. Hatun kısmısı ilk ve son günlerinde günlük, ortada gündüz normal gece süper kullanabilir. Sen en iyisi ortaya karışık bişey yap kardeş.
3 comments Ekim 27 , 2009
İş
25 yıldır özenle çizginin bu tarafında kalmaya çalıştım ben. Hep öğrenci, hep öğrenen, koltuğunun altında kitaplar olan, kırtasiye raflarında gördüğü envai çeşit defter ve kalemle mutlu olan, sinemaya biraz daha ucuz giren, beleş yemek bulunca havalara uçan, omuzları çanta taşımaktan hafif düşük ve de çay-kahve bağımlısı. Bir üniversitenin korunaklı duvarları içinde mutlu mesut yaşayıp gidiyordum bunca zaman. Üniversitenin adı veya coğrafi konumu değişse de benim anketlerde seçtiğim konum aynıydı: öğrenci. Son dönemde danışmanken bile öğrenci kimliğim ön plandaydı, redd-i kimlik halindeydim galiba. Bugün üzerinde kocaman personel yazan kartımı alınca bi tuhaf oldu içim bu sebeple. Ama ama, demek istedim, ben öğrenciyim hala. Bilemedin araştırmacıyım, personel falan değilim. Farkında olmadan çizginin öbür tarafına geçiyorum, hizmet alan değil, veren; tüketen değil, üreten. İyi ya işte ne var diyeceksiniz. İhtimal siz bu değişimi yaşayalı 10 sene oldu. Çok da zorlanmadınız belki. Mezun oldunuz, iş aradınız, buldunuz, ofisiçi politikanın kucağında piştiniz, çalışıyorsunuz. Aferin, oturun 5. Biz öyle değiliz işte. Okuduk, okuduk ve sonra biraz daha okuduk. Zannettik ki, hep öğrenci kalmak mümkün. Hep başkalarından beslenmek, olma halinde durmak, ama tam da olmamak. Olmadı. Artık o mesut, hayatta kayda değer tek bir kaygısı olmayan, ama kaygısızlığından da bihaber öğrenci güruhunda değilim. Onlar kantinde, yemekhanede, yurt yollarında cıvıldaşarak geçtiler yanımdan bugün. Derslerden, sabahlanacak gecelerden, konserlerden bahsederek… En taze, en şımarık halleriyle. Bakakaldım. Hayat bana da yaptı yapacağını, büyüttü, çıkmak istemediğim o çevreden zorla attı beni. Şimdi ömür boyu o gençlik denen, akıp giden insancıklara bakacağım, onlarla ama onlardan ayrı.
Şikayet değil tespit yalnızca. İşteyim işte. İş denen, dört duvardan oluşan, penceresiz, yalnız yerde. Bunu söylediğime gelecek yıl pişman olabilirim ama ders vermeyi özledim. Herhalde şımarıklık ve dangalaklıklarıyla muhatap olduğumda bu post-ergenleri romantize etmekten vazgeçip koşa koşa bu dört duvara sığınacağım. Olsun şimdilik böyle.
Add comment Ekim 26 , 2009
Vida
Hişşşş sayborg oldum bre! Artık bi parça titanyumum ben a dostlar. Bugün itibariyle 3 adet maşallah tosun gibi ”implant” dişim var. Tahtaya vurun, tutsun işşaallah deyin. Böyle bişey bu, maya gibi, 3 ay var tutmasına.
Gene bi amme hizmeti yapıp nasıl vida diş yapılıyor size aktarayım dostlar. Bir adet 30′una varmadan dişleri sapır sapır dökülmeye başlamış genetik garabet bulunur. Bir adet gözüpek diş hekimi bulunur. Bir adet sponsor koca bulunur. Şeker ve un eklenir. Süre diş başına 20-30 dk. İşlem sırasındaki ağrı-acı normal bir dolguya oranla 0, sıfır. Ardından gelen iyileşme süreci devam ediyor ama şimdilik durum berkemal.
Şöyle oluyor efenim. Gidiyorsunuz, koltuğa oturuyorsunuz. Üç aşamalı bir uyuşturmadan geçiyorsunuz. Önce fısfıs, sonra damak da dahil bir grup iğne -ki bu iğneler biraz duyuluyor- en son da asıl iğne -ki bu hiç duyulmuyor. Tabii ki, iğne sayısı ve yeri vidalanacak yere göre değişiyor. Sonra içine yeşil eriyen hap atılmış bir dezenfektanla gargara yapmanız isteniyor. Sonra üzerinize yeşil ameliyat örtüsü örtülüyor. Normalden biraz daha ameliyatvari önlükler giyen doktor ve asistanı tepenize dikiliyorlar. Her vidalanacak yer için prosedür aynı. Önce bir boş röntgen çekiliyor. Sonra delinecek yer işaretleniyor ve seslerden anladığım kadarıyla yumuşak dokudan temizleniyor. Bu aşamada sadece ses duyuyorsunuz, beni hiç rahatsız etmedi. Ama ayy benim tansiyonum düşer, hassasım derseniz lokal anesteziyle genel anestezi arası bişey yapabiliyorlarmış. Temizlemenin ardından önce ince bir vida deliği açılmaya başlanıyor. Gene hiç duymuyorsunuz. Sonra o vida deliği aşama aşama genişletiliyor. Arada röntgen çekilerek vida yerinin diğer dişlere paralel ve düzgün olduğundan emin olunuyor. Ardından açılan deliğe dübel gibi hem içi hem dışı vidalı ”implant” takılıyor. İçine de geçici vida yerleştiriliyor. Bu geçici kısım 3 ay yani vida kemiğe kaynayana kadar kalacak, sonra dişli bir uçla değiştirilecek. Operasyon vidaların çevresindeki yumuşak dokulara atılan dikişlerle bitiyor. Bir hafta antibiyotik kullanmak gerekiyor, bir de gargara ve isteğe göre ağrı kesici.
Gelelim lokal anestezinin geçtiği anlara. Bir parça ağrı oluyor. Ancak kafatasınıza vida çakıldığını düşünecek olursanız bu ağrı çoook normal ve çoook az. Zaten o ağrı da biraz buz uygulayarak ve ağrıkesiciyle kolaylıkla geçiyor. Şu an çok dikkatli bakıldığında farkedilen bi şişliğim var, cüzdanım bomboş, bir hafta çorba ve yumuşak sebze yemekleriyle besleneceğim, ama gene olsa gene yaparım. Tek taş falan hikaye, kendinize bakacaksanız dişinizi yaptırın derim.
4 comments Ekim 24 , 2009
KK
Enteresan bi yer bu KK, nam-ı diğer Kadınlar Kulübü. İnsan sosyolojik araştırma da yapabilir, yemek tarifi de bulabilir, hayretler içinde de kalabilir, ama kesinkes saatlerce oyanlanır. Zaten o yüzden bi dahaki emre kadar girmeyi yasakladım kendime. Hafiften bağımlılık yapıyor çünkü. İyisi mi topu size atayım, kötüyüm kötü.
KK’yi ilk olarak aradığım her gugıl sorusuna adanmış bir forum başlığı olmasıyla keşfettim. Börülcemin düğününden önce mesela yazıyorum ”şampanya rengi elbise ne renk makyaj” zaart çıkıyor. Ankara’da iyi kuaför aramasında da, doktor arayışlarımda da karşıma çıktı KK. Sonra günler süren bi tur attım forumlarında. O la la! İnsanlar sayfalarca bi nakışı, bi yemeği, vajinusmusu, hamilelik belirtilerini, domuz gribini, nişan adetlerini, çeyizlerini, kaynanalarını, görümcelerini konuşmuşlar, konuşabilmişler. İnsanlar dediysem hatunlar demek istedim. Zaten rivayete göre KK tarihinde erkek olduğu ortaya çıkan tek üye de kızların sanal çığlıkları arasında kovulmuş. Tabulardan biri de evli olmadan cinsellik, bebek, erkek konularında yazmak. Profilinizde bekar yazıyorsa bu başlıkların altındaki yazıların ciddi cıkcıklamayla karşılanıyor. Ayrıca çoğu çalışan bu hatunların ne ara iş yaptıkları da merak konusu. Belli sayıda evhanımı hatuncuk da var, hemen hepsi eşlerinden kociş diye bahsediyorlar. Yıllarını çocuk yapımına adamışlar da var, evde canım sıkılıyor bahanesiyle bu işe girip, inat gibi ilk ay hamile kalanlar da. Anlamışsınızdır, hafiften bi önyargılama var yazı tonumda. Velakin bu önyargılama kısa sürede yerini yazma isteğine bırakıyor. Hani bazı şeyleri tanımadıklarınıza, sizi bi daha göremeyecek insanlara anlatmak daha cazip gelir ya. Tam da oradan yakalıyor sizi KK. Alıyorsunuz bi lakap ve dalıyorsunuz size en uygun foruma. İlk bir-iki mesajınızdan sonra etrafınızda hatundan bi sevgi çemberi oluşuyor. Yolunuzu gözlüyorlar, dertlerinizi dinliyorlar, muhakkak size hak veriyorlar, bazen de akıl. Üstelik yargılanma, ileride anlattıklarınızdan sorunlu tutulma riskiniz de sıfır. Herkes birbirine moral, gaz, pışpış veriyor. Bi de bakmışsınız bağımlısınız. Yalnız benim bünyem bağımlılıktan hoşlanmadığı için, bağımlı olma ihtimali ortaya çıkar çıkmaz sıvışıyor (bkz. tomurcuğun kısa süreli sigara kullandığı fiğ yılları). Enteresan ama böyle bi yer olması, yüzlerce ekrandan yüzlece hatunun toplaşıp beraber ağlamaları, sevinmeleri, sanal halay çekmeleri.
2 comments Ekim 23 , 2009
Nefes
Mış gibi yapan ürünlerle dolu ortalık. Bi kitap okuyorsunuz, karakter, mekan, matematik herşey var ama cık olmamış, bişey eksik kalmış. Bi şarkı dolanıyor dilinize, ezberden değil de dura dura tekrarlayınca farkediyorsunuz ki, kafiye var, ahenk var ama söz möz yok. Anlatılan bişey yok, mesaj demiyorum, bişey diyorum herhangi bişey.
Nefes filmi, bir film. Yani filmmiş gibi yapmıyor. Çekimi, kurgusu, oyuncularıyla sinema sanatının bir ürünü. Önce bunun altını çizittiriyorum bakın. Çünkü aslolan üründür. Sinema eleştirmeni Roger Ebert’in ünlü büyük filmler listesinin en tepesinde bir yerde ırkçı bi propaganda filmi var mesela: Birth of a Nation (Bir Milletin Doğuşu). Ebert bu filmi analiz ederken tabii ki verdiği mesaj veya çekilme nedeninden hareketle övmez filmi. Ama sinema sanatının bir ürünü olarak, yapılma şekliyle, getirdiği yeniliklerle över. Sanat eserini öncelikle o sanata hizmetine bakıp değerlendirmek bu. Yani Fuzuli’den hoşlanmayıp Fuzuli’nin şiirlerine aşık olmak gibi. Yani önce o açıdan baktım Nefes’e, kalbimi ele geçirmeden aklımla baktım. Özellikle kurguya bayıldım, çok akıllıca, Türk filmlerinde alışık olmadığımız kadar karmaşık ve bu karmaşıklığı bize açıklama gereği duymayacak kadar da zekamızdan emin. Başlangıcı Schindler’s List filminin müziğini andıran o keman solosuna da bayıldım. Dağın, taşların, çiçeklerin, uçsuz bucaksız, insanın kendini bi hiç olarak görmesine sebep olan doğanın bir aktör gibi kullanılmasına da aşık oldum. Derken hooppp kalbim uçtu gitti. Filmin içine düştüm, henüz çıkmadan yazayım dedim. Filmde aksayan tek bi oyuncu, tek bi kamera hareketi göremedim. Her bir karaktere uzun uzun süre ayırılmaması daha güzel olmuştu. O adamlar birbirlerini o kısa sürede ne kadar tanıyabilirse biz de o kadar tanıdık. İki an hariç kadınsız bir film denebilir Nefes’e. Ama aslında kadınlar filmin her yerinde. Sevgili, eş, anne olarak sürekli konuşmalarda, meselenin taa içinde… Ve tabii ki Mete Horozoğlu. Süpper bi oyunculuk sergilemiş, eğer gelecek yıl ödül almazsa Türkiye’deki film festivallerini sallamamakla haklı olduğumu anlayacağım.
Yani her yönüyle dört dörtlük bi film. Peki ama söylediği ”şey” nasıl bişey? Nasıl yapmışlar bilmiyorum ama faşist olmayan bi asker filmi çekmişler bu ülkede. Tarafsız olmaya falan çalışmamışlar, taraflar arasında zorlama ”aslında niye savaşıyoruz ki” muhabbetleri dönmüyor (bkz. Spielberg’in Münih filminde üstüne kusulası Yahudi-Arap muhabbeti). Hiç öyle bi kaygısı yok filmin. Olanı, olduğu gibi gösterme kaygısı var. Tabii ki, dipten giden bi hümanist anlayış hakim filme. Son sahne veriyor bunun kararını, filmin rengi belli oluyor. Böylece daha da aşık oluyorsunuz filme. Birth of a Nation gibi iyi film, kötü fikir olmadığı için, hem dışı hem içi güzel bi ürün olduğu için. Bunu hala okuyorsanız akşam seansını kaçıracaksınız demektir, de gidin hadi.
Add comment Ekim 22 , 2009
Diş
Şu dünyada hep iyi bi dişçim olsun istedim, hep. Çünkü içten içe bu diş konusundaki bu genetik fakirliğim yüzünden dişçimle kanka olacağımızı, dişçime ikinci bi muayenehane parası dökeceğimi tahmin ediyordum. İnsan çuval dolusu para verdiği ve kendisine bi nevi işkence eden insana kin ve nefret beslemezse daha iyi oluyoo. Zavallı dişçim (diş hekimimin kısaltması olarak okuyun, kızmayın), her ağzıma baktığında karalar bağladı adam. Nereden başlayacağımı bilemiyorum, tam bi plan yapıyorum sonra aklıma başka bişey geliyoo deyip durdu. Eminim ilk randevumdan sonra benim diş kaderim için efkarlanmış, iki tek atmıştır. Vallahi abartmıyorum. Su içsem yarıyor diyenlerden değilim, ama su içsem dişim çürüyor. İlk dişçi randevuma herhalde 5-6 yaşlarında gittim. Ön süt dişlerim çekilmişti. Sonra yerlerine yenileri geldi, ama ne kadar düzenli fırçalasam da üniversiteye adım attığımda ağzımda 5-6 dolgu, 2-3 kanal tedavisi birikmişti. Herşey üniversitede ve izleyen yıllarda çığrından çıktı. Düzenli olarak dişçiye gidemedim, napiiim yurdun altında dişçi mi vardı sanki! Amerika’daysa ne siz sorun ne ben söyliyeyim. İlk ve tek Amerikanyalı dişçi maceramda dişçi amca kırılan dolgumu gösterdim. O da bana kanal tedavisi olursan 1500 dolar dedi, ama sen bu paraya ülkene gidersin, istersen direkt çekelim. Ve de çektik. Ne ağlamıştım, o dişten sonra. Meğer severmişim keratayı. İte kaka 27 dişim ve ben kesin dönüş yaptık (20liklerim gömüktü ve çok önce çekildiler). Sonra iki dişi daha sırf iman kuvvetimle taşıdığımı öğrnedim ve çektirdim. Dişçim cidden ağrımıyor mu bu? diye şaşım şaşım şaşırdı. Geçen cumartesi kendisine gidip İstanbul’daki git-gel durumlarını anlatınca kafasındaki eylem planını uygulayıp benim dişleri adam etmeye karar verdi. Şu ana kadar 3ü dün gece olmak üzere 4 dolgum değişti. En az 3 tane daha var. Sonra da süper bi blog konusu geliyor: implantlar ya da vida dişler.
Gece dedim evet, gece. Dişçim beni akşam 8′de çağırdı. Çıktığımda saat 11.30tu. Neden neden der dediğinizi duyar gibiyim. Ben de çok düşündüm. Neden bu fedakarlık? Erkişi ya da teyzemin anlayamayacağı bir nedenden, çünkü her ikisi de maşallah dolgusuz insanlar. Oysa laf aramızda ben daha çok fırçalarım dişlerimi. Ama yok işte, zalim genetik onlara kıyak geçmiş (üzülmeyin benim de ellerim güzel). Hatta teyzemin dişleri kontrol amaçlı gittiği dişçinin elmas uçlu matkabını kırmıştır. Dişleriyle tır çekebilir kanaatimce (tahtaya vurun, maşallah). Onlar (hatta nonlar) bilmezler tabii diş oyulmasının iç burkan sesini… Galiba benim dişçi biliyor. Belki kendi dişleri de böyle dayanıksız, belki bir sevdiğinin dişleri… Ondan bu fedakarlık. Bu yüzden işte, sırf bu yüzden, profesyonel anlamda seviyorum dişçimi :)
6 comments Ekim 20 , 2009
2
Midem kaynadı, karnım ağrıyoo, moral bulmak için sürdüğüm kırmıcı ojeler de çok fayda etmedi. Uykum gelmedi, çünkü gün ortasında aldığım ağrı kesicinin etkisiyle fosur fosur uyudum. Yarın yine, yeni, yeniden bi deadline var, bak yetiştireceğim proje falan demiyorum, direkt deadline diyorum yani ölü ölü çok ölüyüm bunu yetiştiremezsem. Üstelik artık lisedeki gibi de değilim. O zaman yetişmeyecek dediğimde aslında yetişeceğini bilirdim, yırtınır ve bitirirdim. Sonra üniversite iki gibi daha az sallamaya başladım, şu anda ise deadline demek fasulyeden bi laf benim için. Üstelik yarına bir de dişçi randevum var akşam 7′de. Neden akşamın bi yarısı? Bilmiyorum, adamı övdüm övdüm, sonunda müşterisi arttı. Bana sıra gelmiyooo. Diyemiyorum da, ben blogda yazdım, orada burada tavsiyeler ettim diye. Eee o zaman neden hala paramı ödemedin der diye ürküyorum.
Anlamsız girdime burada bir son verirken İstanbul’da başımıza gelen bir olayı nakledeyim. Üniversitenin ayarladığı eve bakmaya gittik cümbür cemaat. Bizde öyle valla… Anne, baba, anneanne, Allah başımızdan eksik etmesin hep beraber dolaşıyoruz. Neyse gittik baktık. Daire 5. katta. Asansöre bindik. 4 kişi, yazıyla dört. Hatta binerken dedim ki, kaç kişilikmiş, aaa 4, yazıyla dört. 4=4 İyi hadi binelim dedik. İki kat çıkmıştık ki, ömrümün ilk asansörde kalışını yaşadım. İç kapı açıldı ve gördük ki, kat arasındayız. Herkesin rengi belli oldu. Babam ve anneannem en sakin kalanlarımızdı. Ben hafif panik ama gene de mantıklıydım, asansör telefonuna uzandım hemen. Annem biraz da anneannemin astımından korkarak cam çerçeve vurmaya, bağırmaya başladı. Neyse sesimizi duydular, asansör en alta indi. Kapı açıldı ve karşımızda pişmiş kelle gibi sırıtan bi adet apartman görevlisi…
-Siz 4 kişi binmişsiniz, 2 kişi binseniz çekerdi.
-Yaa öyle mi? Ama kapısında 4 yazıyor. 4, 2 değil ki! Neden 4 yazıyor.
-Öyle işte, sarımı bozuk onun. 2 kişi çeker ancak.
-İyi de biz bunu nerden bilelim. Bi kağıt alsanız, üstüne güzelce 2 yazsanız, assanız olmaz mı? Müneccim miyiz biz?
-…
Daha başka laflar da saymış olabilirim. O asansöre bir daha binmeyi düşünmüyorum şahsen. Spor olur, iyidir. İnsiyatif almayan yurdum insanı… Midemde ekşime, başımda ağrı, sinirimde bozukluksun sen!
1 comment Ekim 18 , 2009
Otobüs
Ankara-İstanbul arası yolculuklara başlayınca tabii asıl sorun vasıta sorunu oluyor. Nasıl gidip geleceksin? Gökçek henüz deniz getiremediği için Ankara’ya denizyolunu geçelim. Geriye kalıyor tren, otobüs ve de uçak. Tren de saçma çünkü hem A hem B noktasına uzak kalıyor. Uçak A noktasına uzak ama B noktasına eh işte mesafede. Bilet önceden alınırsa olabilir diye düşünüyor insan. Garanti bankası kredi kartıyla servis imkanı varmış, araştırmak lazım. Otobüsssss, ama hangisi? Yıllar önce Varan’la Antalya’ya giderken yol boyu tuvalet kokusu havalandırmaya verilmişti ve de o günden beri Ulusoy’a geçmiştik. Ancak bu gidişimde Ulusoy’un iyice bozulduğuna kanaat getirdim. Giderken star tipi arabasına düştüm, o saatte başka yoktu ve de 35 liraydı. Bu star tipi Ulusoy’un ilk lüks otobüslerindendi. Şu an korkunç durumdalar. Döşemeler eskimiş, yırtık pırtık, koltuklar rahatsız, pis görünümlü. Ben olsam öyle 35 liraya falan çıkarmam bu otobüsleri sefere. Hiç çıkarmam, Ulusoy markasına zarar veriyorlar der, alıkoyarım, ya içlerini yeniler ya da jilet yaparım bunlardan. Dönüşte royal tiple geldim, ama gene başka nedenlerden memnun kalmadım. İnternet gitti geldi. Yemek yerine içine kaşar konmuş sandviç ekmeği verdiler, kaşarı bulmakta güçlük çektim. İki film gösterdiler, birinin sonunu abukça kestiler. Jason Bourne New York’a geldi ve hemen binanın üstünden düştü, gözlerime inanamadım, arayı atladılar. Muavin arkadaş cep telefonuyla konuştu durdu ve de küfürler etti telefonda konuştuğu kişiye. Daha önce istediği yerde indirilmemiş bi müşteri hakkında, ön tarafta oturmasına rağmen, dedikodu yaptı durdu. Kaptanlara ayar verilmesi gerektiğini anlattı arkadaşına. Yoksa şımarıyorlarmış, ne de olsa karılarından çok hizmet ediyormuş muavinler kaptanlara. Sonra da oturup bi muavinle kaptanın yumruklaşmasını anlattı. En komiği de royal tipi otobüsten inince arkamızda duran Nilüfer’i görmemdi. Nilüfer otobüslerinde herkesin önünde uçaklardaki gibi ekran vardı ve de tv izliyorlardı. Acaba onlar 52 liradan fazla mı vermişlerdi? Son zamanlarda Varan ve Kamil Koç hakkında iyi şeyler duymaya başlamıştım, bi de onları deneyeceğim. Ama üzüldüm Ulusoy için. Müşteri kazanmak çok zor, kaybetmekse çok kolay. Umutla ışınlanma teknolojisini bekliyorum.
4 comments Ekim 17 , 2009
