Archive for Eylül, 2009

Moral

Yok öyle ahlak mahlak, değer meğer anlamında değil, bildiğimiz moral. Hani adına askerlikte geceler düzenlenen moral. Ben bu sade haliyle moralin bedenimiz üzerinde bu kadar etkili olduğunu düşünemiyordum. Resmen bir cahillikti benimkisi. Ama daha çok tecrübesizliğe bağlı bir cahillik. Çünkü bilgi sağlam sağlam önümüze konuyor, konmuş: çağımızın derdi stres. Ne çağımızın yahu, çağların! Keskin sirke küpüne zarar lafını herhalde ilk stresli insan, ihtimal bir kadın, M.Ö. 3500′de söylemiş olmalı. Var yani dimağımızda bu kadim bilgi. Ama tecrübeyle sabitlenmedikçe öyle havada gezer, balon gibi bi laf. Hani liseyi bitirenlerin liseyi özlemesinin şu an lisede olanlara tuhaf gelmesi gibi. Başa gelmeyince nato kafa nato mermer. Yalanmış bi de onca yaptığım yoga felan. Ruh ve beden arasındaki tekliği vurgulayan doğuya rağmen, batı öyle bi ayırmış ki bu ikisini zihnimizde… Sandım ki, beyninde kur da kur, strese gir-çık yalama olsun, beden ayrı bi mekanizma. Yemini suyunu verdiğim sürece tıkır tıkır işler. Cık, öyle değil-miş. Bu yaz da bana bunu öğretti. Moral en az alyuvarlar kadar etkili bi savunma silahıymış meğer. Ben kurdukça kurdukça, düşündükçe düşündükçe -ki nedir hatun kısmının tam zamanlı işi?- T3 T4ler çıktı, TSHler düştü, daha ne kısaltmalar öğrendim bu yaz. Sonra mantıklı bişey yaptım, kendime bi moral gecesi düzenledim, yaz tatili kisvesi altında. O yaz tatilinde kaygısızlığı düstur edinmiş bi adamla tanıştım. Kaygısızlıktan kasıt takma kafana tokadan başka bişey değil tabii. Ama ucunu göremediğimiz, önüne geçemediğimiz şeyler var. Kendimizi bırakmamız gereken anlar. Gene yogaya dönecek olursak hayat güvercin pozu gibi. Bu poza girince insanın içgüdüsü tutmak oluyor. Tüm bacak kaslarınla sıkı sıkı tutunuyorsun, sürekli bırakmayayım diye düşünüyorsun. Sonra bi an bırakınca şaşırıp kalıyorsun, güzel oluyor. Anlamadınız mı? Alın size tecrübe edilmeden anlaşılamayacak bi bilgi daha. Diyeceğim o ki, içgüdülerim tersini de söylese, bazı bazı aktif çaba gerektirse de bu aralar etkin bi biçimde kaygısız olmaya, moralimi 2500 rakımda tutmaya, koyvermeye çalışıyorum. Bazen düşüyorum, ama elimdeki kan ve hormon sonuçlarına göre başarılıyım. Yani aslında güzel bişey bu: hayattaki moralinizi hatta başarınızı basit bi tam kan testiyle ölçebiliyorsunuz. Ruh ve beden, kalp ve vücut, göz boşluklarınızdan dünyayı izleyen aslınız ve suretiniz gerçekten bir ve beraber yani.

Kısası: düşün düşün boktur işin.

1 comment Eylül 30 , 2009

Hmmm…. Ommmm….

Geçenlerde Amerika’dan bi arkadaşım şokşokşok bi haber ulaştırmıştı bana. Bölümümüzde müzmin bekarlığıyla ünlü ve epey dindar bi hocamızın bizim bir alt sınıfımızda pek de sevmediğimiz bir kızla evlendiğini duyuruyordu mesajı. Böyle haberler akademide biraz dudak bükülerek karşılanıyor. Öğrenci-hoca ilişkisinin karı-koca ilişkisi haline gelmesi yani. Ama aşka düşmenin ön koşullarından biri düzenli olarak görüşme olunca insanların eşlerini yakın çevrelerinden, misal işyerlerinden, seçmeleri kaçınılmaz. Ya tesadüfi olarak biraraya geleceksiniz hem de sıklıkla ya da önceden kararlaştırıp bilinçli olarak biraraya gelinecek. İlki okulda, işyerinde, arkadaş çevresinde, ikincisi görücü usülü denen şekli. Yine de kızı ek sevmediğimizden olacak, bir de bu işlere Amerika’da özellikle iyi gözle bakılmamasından, itiraf ediyorum epey bi oooladık ve de aaaladık. Yani ayıpladık. Kızı sevmeme nedenlerim çeşitli. Elektriğimiz tutmadı ve de aynı ofiste olmamıza rağmen ve de 105 kere selam vermeme rağmen kendisi bana bi kere bile merhaba demedi diyebilirim. Ama so what? Kimse kimseyi sevmek zorunda değil. Bugün erkişinin bulduğu zip açma programımı yükleyince (mac için zipeg diye bi program, çok şirin) hadi dedim şunların düğün fotolarına bakamamıştım, bi bakayım. Düğün fotolarını da başka biri göndermişti, herhalde izinli göndermiştir. Açınca ooolar ve aaalar yerini utanç dolu hmmlara ve ommlara bıraktı. Hmm, pek de yakışmışlar, hmmmm ne de mutlu görünüyorlar, hmm o sade beyaz elbise içinde B. ne kadar da şirin olmuş, hmmm B. sonunda kendisini rahip olmaktan caydıracak cananını bulmuş. Evetikisinin de adı B ile başlıyor :) Ommm, çünkü oolanacak ve aaalanacak hiç bişey yok. Omm çünkü muhabbete kaptırıp kendimi bu insanları ayıpladığımiçin kendime sinir oluyorum, omm çünkü beni sevmezse sevmesin, selam vermezse vermesin umarım çok mutlu olur bu kız. Omm çünkü keşke hep insanların mutluluğuyla mutlu olabilsek. Düşündüm de düşündüm, mutlululuğun bu çeşidinin ayrı adı bile yok, başkalarının mutlululuğuyla mutlanmaya ait bi söz yok. Demek ki, insan doğasında çok yeri yok. Demek ki, insanın başkaları hakkında iyi düşünebilmesi için aktif çaba harcaması lazım. Ommm.

4 comments Eylül 28 , 2009

Kanun

Hani Singapur’da sakız çiğneyip sokağa atmanın yasak olduğunu duymuştum da bunu ilk defa duyuyorum. Linke tıklayamayacak kadar işi gücü olanlar için kısası: İngiltere’de para alışverişi olmadan bir arkadaşınız çocuğunuza 2 saatten fazla bakamıyor. Para alışverişi olması için de arkadaşınızın bakıcılık sertifikası olması lazım. Aklıma ilk gelen bakıcılık sertifikası için ilkyardım kursu şartı olabileceği. Ancak bi arkadaşımın çocuğuna düzenli olarak bakacak olsam ya da sadece anne olsam ya da sadece insansam o ilkyardım kursunu almak isterim zaten (aldım da). Yani tek neden bu olamaz. İki adın arasındaki son derece insani bu yardımlaşmaya devlet neden müdahale eder, neden işlerine burnunu sokar anlamıyorum. İnsanın libertaryan olası geliyor. Bence devletin bu iki kadını ödüllendirmesi lazım.

1 comment Eylül 28 , 2009

Maaş

Off ya of. Para mevzusunu sevmiyorum. Ne arkadaşlarımla ne erkişiyle para konuşmak istiyorum. Gel gelelim, iş görüşmelerinde eninde sonunda konuşulması gereken konu bu. İsmi lazım değil bir okulla bugün 105. görüşmemizi yaptık. Gene ben vaktinde gittim, onlar bekletti. Bu okulun çaycısından rektörüne her seviyedeki adamıyla mülakat yaptım sanırım. Nasssıl kurumsallaşmadan uzak bi akademik ortam bu yaaa. Neyse biliyordum, ben kaşındım. Yurtdışında sistem basit. En geç Ağustos gibi açılan kadrolara başvuruyorsunuz, beğenirlerse akademik sunuma çağırıyorlar, onu da beğenirlerse teklif yapıyorlar. Genelde Aralık-Ocak gibi belli oluyor işe alınıp alınmadığınız. Maaş olayının da belli bi standardı var. Ortalama okullar için 35-40000 dolar yıllık. Kimisi 9 kimisi 12 aya bölüyor bunu. Daha iyi okullarda 50-60 bine kadar gider bu. Tabii bunlar sosyal bilimlerdeki aciz rakamlar. Mühendisliklerde 100-200 bin alan da var. Yalnız 35-40 binle başlasanız bile sigorta ve emeklilik için kesilenler, yaşama giderleri ve ipotek fiyatları düşünüldüğünde çok fazla değil bu para. Zaten büyük şehirdeyseniz hiç yeterli değil. Bunlar hep terazide tarttığım şeyler. Pişman da değilim. Hiç kendimi yırtamam öyle yüksek okullara giricem, tenure alıcam diye. Rahatıma düşkünüm, annemi özlerim. Asıl mesele Türkiey’de vakıf üniversitelerinde bi maaş standardı olmaması. Neyi tutturabilirlerse… Kimi 2000 alıyor, kimi 2500. Kimi lojman verir, kiminin yan ödemeleri kuvvetli. Yani maaş pazarlığı yapmanız yetmiyor. Haftada kaç saat çalışacaksınız, kaç gün, yazın da çalışacak mısınız? Bilgisayar, yazılım, kütüphane giderleriniz karşılanacak mı? Yılda kaç sefer yurtdışı konferans katılımlarınız karşılanacak? Hangi sağlık sigortası? Kaç yıllık sözleşme? Sözleşme yenileme şartları neler? Yayın ve konferans bonusları ne kadar? Bunları adam gibi çatır çatır konuşmak lazım. Bunları konuşmak için bir an evvel büyümek, memur kızı psikolojisinden çıkmak lazım. Antihistaminik mi alsam acaba?

7 comments Eylül 23 , 2009

94-427

Sayı alt tarafı…
94 belki yarın 95
94 anne, 94 baba
427′den 94′e akanlar sayılmayacak bile…
Biz hala H1N1/A’nın 3486sındayız, dünya çapında…
Teröre giden 6 şehit mi, Münevver’in tek bir canı mı, yoksa 94 mü?
Hangisi daha kıymetli, var mı bunun ölçüsü?
Onların yüzlerini biliyorsunuz ya 94lülerin?
94 anneanne, 94 dede…
188 bacak, 188 kol cansız.
94 çift göz kapalı.
Biz hepimiz, hepimiz taş yürekliyiz.

2 comments Eylül 23 , 2009

Pleysteyşın

veya evliliğin teknolojiyle imtihanı. Size orta sınıf, genç evlilerin hayatlarındaki en büyük sorunsalı bildireyim: eve ps3 alınacak mı, alınmayacak mı? Daha önce de yazmıştım, ben bizim ps3′ü taaa Amerikanyalardan sırtıma vurup getirdim. Bunu duyan kimi arkadaş eşleri bana deli muamelesi yaptılar. Neden erkişiyi esir alan bir oyun konsolunu teee 10,000 km ötelerden hem de pes ve fallout gibi oyunlarla taşıyordum? Adamın yüzünü artık göremeyeceğimi bilmiyor muydum? Bu çıkışlara iki türlü yanıtım var. Birincisi en az erkişi kadar ben de teknolojiye düşkünüm. Hastasıyım. Beni bi teknomarkete bırak, saatlerce haber alamazsın şahsımdan. İleride wii de almak istiyorum, ilk ev robotunu da. Belki pes oynamıyorum, ama fallout oyununda kötü karakter olmuşluğum, motor sürmüşlüğüm, lego star wars oynamışlığım var. Pişman değilim, gene yaparım. Boşa vakit geçirdiğime de inanmıyorum. Yarın öbür gün Allah muhafaza bi nükleer serpinti olsa çoğunuzdan fazla tecrübem var. İkinci mevzu ise böyle kocasıyla 24 saat dip dibe olmaktan hoşlanan, bıcı bıcı tiplerden değilim. Sırf o değil, kimseyle çok uzun saatler geçiremem, sıkılırım, afakan basar. Arada 1 saat de olsa yalnız kalsam gider ama afakan, gene şirin bi insan olurum. Sonra bunun ağdası var, cımbızı var, görmeyin bizi bunları yaparken, gidin başımızdan. Yani onun arada oyun oynaması benim de işime geliyor.

Haa ps3 yüzünden hiç gerilmedik mi? Eh oldu arada sırada. O zaman ben de açıkça ilgi istediğimi belirtip duygu sömürgeni oldum, hallettik. Biraz da bize özgü sebeplerden… Çoluk olmadığından ve de işlerimiz 9-7 işleri olmadığından daha rahatız. Ama çoluklu ve sıkı mesaili arkadaşlarımızda ps3 ciddi bir sorun. Hatunları da anlıyorum, erkekleri de. Erkek adamın gençken commodore 64ü olmuş ya da amigası. Şimdi bu siyah kutunun ortaya çıkardığı grafiklere, hıza deli oluyor tabii ki. Asıl itibarıyla bi çocuk olan erkek oynamak, oynamak, oynamak istiyor. Hatun kişi de ne kadar kuuul takılmak istese de kendini o vırvırcı dırdırcı pozisyonda buluyor. O kadın olmak istemiyor, ama çocuklarla ailecek parka gidilsin istiyor, çocuklar ps3 manyağı olmadan büyüsünler istiyor, yprgun bi günün sonunda kocasının ilgisi için siyah bir kutuyla yarışmak istemiyor. Zor yani. Erkekler belki biraz da eşlerinin sevebileceği oyunlar almalılar, takım halinde oynayabilecekleri oyunlar, belki belli günler oynamalılar yalnızca, belki bi tektaş almalılar hatunlarına ;) Görüntülü cep telefonları, hızlı internet, sosyal iletişim ağları, oyun konsolları derken evlilikler gerçekten teknolojiyle sınanıyor şimdi. Hayırlısı…

2 comments Eylül 21 , 2009

Bayram

DSC_0369

DSC_0370

Duvardaki fottomdan çerçevelenmiş naçizane benim fotoğrafım, arkasını da imzaladım haaa :)) Uzaktan belli olmasa da Şikago, Milenyum parkı, fasulyenin oralar.

DSC_0375

Bayram demek temiz yastıklar, şeker dolu kavanozlar, limonata demek…

DSC_0371

Bi de tatlı :) Herkesin bayramı kutlu olsun.

4 comments Eylül 21 , 2009

Arife

Yoksa arefe mi? Benim gönlümdeki tam karşılığı temizlik ve hazırlık. Off ya temizlik ne güzzel bişey. Özellikle kendin yapmadığında. Bugün evimize Sevim geldi. Kendisi artık benim favori insanlar listemde. Şişirmeden, çabucak yaptı vallahi. Hiç korktuğum gibi olmadı. Kendisi işini mükemmelen yapınca ben de patronluk falan taslamak zorunda kalmadım, o çekindiğim hallere girmedim. Ben de kendi çapımda bel ağrıttım ama. Çamaşır, ütü ve buzdolabı temizliği, bi de anneyle laklak… Şimdi bu yılki son iftarı hazırlamalı. Yemekten sonra dört kilo domates rendelemem lazım (maalesef bahçemden değil, ama süpper düpper bi domates). En son da tatlımı yapıcam, yoğurt tatlısı nam-ı diğer yalancı revani. Limonatam hazır zaten. Bi de tuzlu bişeyler kıvırsam, tamamdır. Sonra bütün kemiklerim ağrırken tertemiz nevresimlerde uyurum, sabah serinliğinde ayaklarım pikeye değer, hışır hışır. Sevim, gene gel, hep gel sen :)

2 comments Eylül 19 , 2009

AVM

Amerikanya’dan gelen işletme hocası bir arkadaşım Ankara’daki avm yanına avm çılgınlığına şaşırdığını söylemişti. Muhtemelen onun öğrendiği ve öğrettiği tüm rekabet teorilerinin dışında bir durum bu (bkz. Cepa yanı Kentpark). Bir başka arkadaşım Sevgistanbul, komünizmin en büyük handikapının insanların tüketmekten duydukları memnuniyeti anlamamak olduğunu söylemişti. Para harcamak, tüketmek, almak-vermek tam manasıyla coşku diye adlandırabileceğim bir hissiyat oluşturuyor bizlerde. Kapitalizm fıtratımızda mı var nedir? Geçenlerde krizin avmciler üzerindeki etkisinden bahseden bi kadın vardı televizyonda. 2-3 yıl içinde Türkiye’deki avmlerin müthiş bir hızla arttığından bahsediyordu, kriz planları çok az sekteye uğratmış. Yerli ve yabancı yatırımcılar halkımın avmlere akma potansiyeline o kadar güveniyormuş ki, pek yakında memleketteki avm sayısı 222′den 400lere çıkacakmış. En büyük yoğunluk da Ankara’daymış. Sebebi herhalde denizsizlik. Deniz kenarında çekirdek çitleme ihtimali olmayan, İstanbul’daki gibi meydanlara akamayan, var olan iki-üç caddesi ve meydanı da hadım edilmiş Ankaralılar avmleri deyim yersiz de olsa ”tavaf” ediyorlar. Avmler birer müze, birer post-modern agora oldular artık. Küçülüp duran bu ekonomi bu kadar merkezi kaldırır mı? Orası meçhul.

Madem avmler artık kentsel yaşama alanları oldu, biraz da göze hitap etmeleri gerekmez mi? Biraz daha güzel, biraz daha ferah, biraz daha özenli, hatta bazı sosyal oluşumlara açık (toplantı salonları veya kütüphaneler gibi) ve de birazcık çevreci… Bugün Ümitköy’de Gordion AVM açıldı mesela. Bilmeyenler için Ümitköy sapağını geçtikten sonra Eskişehir yolunda devam edin ve de sola Çin seddi gibi uzun ince bir yapıyı görmek için bakınız. Bana hiç cazip gelmeyen bu yapıyı bugün biz de ziyarete gittik. Dedim ya fıtrat galiba. İçini görünce dışının o kadar da kötü olmadığını düşündüm. Dışarıyı göremediğiniz, basık, bol sütunlu, sizi sıkıştıran bir bina Gordion. Üst katlarında hala inşaat olan binada özensiz bir işçilik, kötü bir boyama, yanlış zemin seçimleri gırla. Misal, iki taraf arasındaki köprüler ahşapla kaplanmış, dakika başı üzerleri ayak izi oluyor, önümüz kış, iki kere iki de dört.

Bazı yeniliklerden şikayet etmek saçma. Bu yenilikler yok olup gitmeyecekler, ama onları kendimize göre eğip bükebilirsek, güzelleştirirsek, daha katlanılır olacaklar sanki. Ekmek kadar, su kadar, akım korumalı priz kadar, indirimde bulduğumuz terlik kadar, güzelliğe de ihtiyacımız var.

Bakınız 2009 yapımı Malls R Us adlı belgesel.

6 comments Eylül 17 , 2009

Fottom

Doktora, insanı çok geliştiriyor. Accayip malümatfüruş oluyorsunuz. Tez yazmaktan kaçarken uğramadığınız site, blog, e-gazete kalmıyor. Valla süper bişey!

Bugün de fottomu keşfettim. Belki çoktan herkesin bildiği bişeydir de… Olsun, ben yeni buldum. Bi süredir çektiğim fotoları poster olarak veya kanvas üzerine bastırmayı düşünüyordum. Bizim evin dekorasyonu yarım kaldı da… Şöyle ki, elzem möbleler alındıktan sonra evin sıcaklığını arttırdığı söylenen çiçek, bitki, tablo, foto tarzı hiç birşey alamadık. Sadece Tepeden anasının nikahına bir kanvas baskı aldık, o da rengini beğendiğimiz için. Ondan sonra durduk kaldık. Böğğ geldi. Bi de duvarlar betonarme, matkap bile zor deliyoo zaten. Ammman dedik ve de kaldı. Ekonomik bi çözüm olarak kendi çektiklerimizi çerçeveletmek geldi aklımıza. Onun için araştırma yaptım epey. Normal fotoğraf stüdyolarını sevmiyorum ben. Bi kere mabadımı kaldırıp, iş edinip oraya gitmem gerek. Bi de her an kazıklanacakmışım hissi üstüne. Gavuryada alışmışız herşeyi internetten yapmaya. Mediamarkt’a mı gitsem derken bu siteyi keşfettim. Şimdilik deneme amaçlı tek bir fotoyu 40-60 ebatlarında, koruma tabakalı sipariş ettim. Nakliye dahil 20 lira tuttu. Bana çok gelmedi. Bakalım sonuç ne olacak. Tabii bi de çerçeveleticez haspayı. Ama deneyip görelim. İyi olursa haberdar ederim cümlenizi.

Bugün geldi posterim. Çok çok iyi. Hem de hızlı. Yurtiçi kargoyla geldi. Yarın çerçeveciye götürüyorum. Foto da eklerim. Test ettim onayladım, Fottom kullanıla!

1 comment Eylül 15 , 2009

Previous Posts


Anketler

HSG'yi anlat diyenler, bakınız SIR başlıklı yazı.

Yeni komşu konusunda çoğunluk öyle ya da böyle tanışmak lazım diyor, mümkünse börekle

Yüzde 42'niz zannedersem çalışan anne olmaktan muzdarip olup yurtdışındaki gibi esnek çalışma saatleri olsun istemiş. Yüzde 38 halk kütüphanelerine imrenmiş. Yüzde 4 kitap, oyun, yemek kulüpleri burada da olsa demişler, ee kurun kendi aranızda, laf! Yüzde 17 başka şeylere özlem duymuş: netflix gibi, özgüven ve saygı gibi -ki onları bireysel olarak tesis mümkün değil. Bir de bir kişi hiçbişey istemem, memleketim, memleketim demiş. Ne güzel mutlu bi insan kendisi.

Yeni Yoklama:


Kim ne demiş?

tomurcuk on Manzara
Sevgi on Manzara
Mine on Manzara
Sevgi on Kırmızı ve Gri
tomurcuk on İstanbul

Peynir ekmek gibi gidenler

Ara

Blogroll

Enteresan

Müptelasıyım

Eskiler

Kategoriler

how to add a hit counter to a website

Blog Stats

Sakız ağacı tomurcuğu

Bahar