Archive for Ağustos, 2009

İftar-lık

Ohh Ramazan geldi, çocuklar gibi şenim. Hatta bu sefer memleketteyim. Elin Amerikalısına orucun ne olduğunu açıklamak zorunda değilim, ezan sesi duyarak oruç açabiliyorum, neşeliyim. Bu hissi nasıl tarif etsem bilemiyorum. Bi parça çocukluktan kalma bişey. Hani sahura kaldırılmayınca ağladığımız, direkli ”oruçlar” tuttuğumuz günlerden. Bu, daha büyük bi kitleye, benden daha eski bi geleneğe aidiyet duygusunu seviyorum.

Uzun yıllardır Türkiye’de olmadığımdan dışarıda iftar ritüelinden de uzak kalmışım. Zaten eskiden de ailecek çok az lokantada iftar yaptığımızı hatırlıyorum. O kalabalıktan hiç hoşlanmazdım. Ama bu sefer Ankara’daki dostlarla böyle bişey yapalım dedik.

Konumu ve çocuklara yönelik aktivitelerinden Balgat Kukla Kebab’ı tercih ettik. Açık bi dille söyleyebilirim ki, berbattı, bi daha gitmem. Çayyolu Kukla’ya daha önce gitmiştim, beğenmiştim. Belki tenha olmasından, belki çocuklarla birebir ilgilenilmesinden hoşuma gitmişti. Ancak bu sefer neresinden tutsam elimde kaldı. İbret olsun diye yazıyorum.

Bi kere içerisi sigarasız, üç tarafı açık olan dışarısı sigaralıydı. Yani kurallara uygun ama hoş olmayan bir yaklaşım. Dışarının da bir kısmı sigarasıza ayrılabilirdi. Hadi bunu geçelim. Ama o din ve eğlenceyi biraraya getirme şekli tam bi zevksizlikti. İftardan önce sesi gayet detone bi amca ilahiler okudu, sonra Kuran, sonra da ezan. Kapalı bir alanda, kötü bir sesle, üstelik mikrofonla okunan ezan hiç şık durmadı. Üstelik ben en çok iftar vakti uzaktan gelen, ince ezan sesini severken… Bu kadar dine önem verir görünen restoranda namaz kılmak isteyen arkadaşlar için mescit yoktu. Mescit olarak kullanılan üst kat, daha çok müşteri ağırlamak için kullanılıyordu. Tam bi tezat! Hadi buna da eyvallah. Ya bu dini ortamdan beş dakika sonra başlayan sözde kukla gösterisine ne demeli? Trajikomikti. Kukla deyince benim aklıma konulu, diyaloglu bir gösteri geliyor. Oysa burada söz konusu olan fingirdek, tekno müzikler veya kolbastı gibi oyun havaları eşliğinde bir kuklanın dans ettirilmesiydi. Masamızın prensesi bile bunun bir kukla gösterisi olmadığını kavradı. Zevkli çocuk tabii. Bir de üstüne yine mikrofonlu sözde Hacivat ve Karagöz canlandırması eklendi. Ben bu kadar komediden, hicivden uzak, lanlı konuşan Hacivat-Karagöz görmedim. Bir geleneğimiz daha kafasına vurularak bayıltılmıştı. Onların bağırışları da masamızın en küçük ferdini yerinden sıçratmaya yetti. Yani yer olsa bir de sema gösterisi yapıp tüy dikeceklerdi sanırım.

Arkadaşlardan birinin de dediği gibi bizim sentezimiz bu işte. Azıcık ondan, azıcık bundan… Ama estetik yoksunu, gürültülü, köksüz bi salata… Denebilir ki, adamlar müşteri memnuniyeti için bu aktiviteleri yapıyorlar, sen yemeğe ve servise bak! Yok, oraya gelirsek daha feci olur. Garsonumuz bize menü vermedi mesela. Neler var deyince de ”işte iskender, ızagara çeşitleri falan” dedi. Nası yani!!!! Ben falan alayım o zaman. Yemekler de çok önceden sipariş etmemize rağmen soğuk ve tatsızdı. Bir tek pide ve tatlılar iyiydi. Bir de muhabbet :) Ama onda da restoranın hiçbir iştiraki yoktur, tamamen bizim imalatımızdır.

Her şikayeti bir çözüm izlemeli: İlahi söyletecekseniz, adam gibi birini bulun. Bulamıyorsanız hazır cdden ve kısık sesle çalın. Çocuklara kukla gösterisi tarzı şeyleri restoranın bir başka ucunda düzenleyin ve kuklasını konuşturamayan adamları kuklacı diye çıkarmayın. 15 saat oruç tutmuş insanlara bangır bangır İsmail YK çalmayın. Menünüzü gerekirse kısıtlayarak yemek kalitesini arttırın. Ya göründüğünüz gibi olun ya da olduğunuz gibi görünün.

6 comments Ağustos 31 , 2009

Ammmaaan

Ben kim dönmek kim? Sıkıldım. Anlatmayınca yaşamanın bi anlamı yok. Ortaokulda, lisede öğle saatlerinde ortasalonda oturup, okuldan sonra serviste, telefonda anlatırdım. Üniversitede ders aralarında, uzun yurt gecelerinde, sonraları internette sohbet ederken anlattım. Aslında herşey ilkokulda dersten sonra eve geldiğimde tüm günümü anneme, çayın yanına katık ederek anlatmamla başladı. Yok yani ben, ben değilim anlatmayınca.

Şimdi gene bi proje var. 2 Eylül projesi. Evlilik yıldönümümüz. Hiç sevmem klasik hediyeleri ve klasik rutinleri. Öyle çok şık bi restorana gidelim, çiçek, mum ışığı hayallerinde değilim. ben almayayım. Du bakalım haturlayacak mı ayaklarını da sevmem. Değer verdiğim tüm günleri önceden hatırlatırım, erketeye yatıp tökezlemesini beklemem sevdiklerimin.

Bu sefer uzun zamandır ilk kez tam da 2 Eylül’de ikimiz de aynı kentteyiz. Düşündüm taşındım, hala da önerilere açığım. Önce arkadaşları toplayalım evlilik bağımızı güçlendirecek bi aktivite yapalım dedim, paintball gibi. Ama sonra Ramazan’da zor olabileceği geldi aklıma. Onun yerine akşam vakti Bilkent’e gideriz belki. Şurası göz göze geldiğimiz yer diye dolanırız. Hediye konusundaysa orjinal projem şu: Bir adet kısa film. Şimdi çok özelimize giricez, ama size bonus olsun. Herkes gibi bizim de dışarıya saçma gelecek rutin diyaloglarımız var. Bunlarda biri de birimiz malum iki kelimeyi söyleyince diğeri Neden? diye sorar. Cevaben ya listelemeye başlarız abuk sabuk şeyleri ya da işte öyle veya bilmem deriz. Şimdi ben de Neden? diye bi kısa film yapmaya karar verdim. Nedenlerimi sıralayıp peluş hayvanlar kullanarak veya bizzat kendisinin taklidini yaparak Şekil 1-A üzerinde göstereceğim. Ayy çok heyecanlı. Bitirmem gereken bi tez olduğunu anımsayan var mı?

Add comment Ağustos 29 , 2009

Dönemeç

Her seferinde çok önemli gibi gelir. Bu işte, dersin, bu hayatımın ağırlık merkezi, bam teli, köşetaşı, bunu atlattım mı tamamdır. Değil halbuki. Ardından gelen yeni koşuşturmaca, yeni dönemeçler. Tek umudumuz yolda bişeyler kapabilmek. Sizi bilmem ama ben bi süredir aynı döngüye uyanıyorum. Dişlerini düzenli fırçalayan, tüm ev işlerini yapan, cici kız ve hemen onu takip eden savsak, boşvermiş, miskin insan. Bu insanı, daha doğrusu böyle savrulup duran, istikrarsız yaratığı tanıyamıyorum, genelgeçer ”ben” algımla bağdaştıramıyorum. Sanki kendime verdiğim hiçbir sözü uzun zamandır tutmuyorum. Hişşş, kalbimi açıyorum. Ona göre bu konu sonradan, yüz yüze görüşmelerde önüme atılmasın, bakamam, utanır sıkılırım. Sevmem açılımları, kova burcuyum. Bu döngü dediğim şey belki herkesin başındadır, kime ne, bana ne! Beni benim başıma gelen ilgilendirir. Üstelik öyle bir aya girdim ki, herşey düğümlendi. Ya çözücem ya çözülücem. Hii çok dramatik oldu. Gamsızlıkla meşgul tarafımın hiç umurunda değil. Mühim olan bunlar değil diyor. Oysa şu tez savunmasını alabilmem lazım Eylül başı için, oysa post-doc çalışmalarına başlamam lazım, oysa T3ümü düşürmem lazım, bunun için de stres olmamam lazım. Sıkıştım. Bunların hiçbirinin sağlık kadar, sevdiklerimiz kadar, maneviyatımız kadar mühim olmadığının da idrakindeyim. Ama işte her biri gelecek yılki hayatımı/zı etkileyecek kalemler… Vaziyet böyleyken camı kırıp acil durum düğmesine basmam iyi olacak. Umudum bir sarsılmak, sonra durmak, sonra tekrar harekete geçmek, dönmeden…

Yani bana müsaade. Zaten topu topu 20-30 kişisiniz, bensiz de idare edersiniz. Bi ay kadar yokum. İzindeyim, kendime ayar verip gelicem. Dua ediniz, tomurcuk derseniz O anlar.

2 comments Ağustos 13 , 2009

Der-gi

İnternet sayesinde yeni mecralar açılıyor insanlara, derliyorlar, çekiyorlar, üretiyorlar. Biz mabaadımızın üzerinde otururken durumdan ve bazen çocuktan vazife çıkarıp bişeyler yapıyorlar. Kıskançlıktan tırnak yemek saçma olur şimdi, hiç mecalim yok, onun yerine takdir etmek ve de önermek lazım. Bakınız bir süredir takip ettiğim bloglardan Pinik Kuş’un patronu Ayça’nın önderliğinde bi internet dergisi çıkmaya başlamış. Ana tema bebeler, bebeleme halleri herkese çekici gelmeyebilir ama ben sevdim. Güzel bi tasarım olmuş. Minimui ne demek bilmiyorum, olsun miniklikle ilgili bişey, hayırlı uğurlu olsun. Allah bereket versin diyelim. Açılıştan müzikli sitelerden büyük harfle nefret ediyorum ama bak burada çok batmadı. Üstelik durdurma tuşu ortada bi yerde, diplere saklanmamış. Derginin sayfalarındakilerin de bazıları gene bloglardan tanıdık. Güzel yani, tavsiye edin, abone olun. Benim gibi çocuksuz malumatfüruşlar için de güzel, afiyet olsun.

3 comments Ağustos 10 , 2009

Meeeh

Gelelim gördüklerimiz içinde bizi sinir edenlere. İlk sırayı tabii ki trafik manyakları alıyor. Ülkemiz yollarının büyük bölümü hala bir gidiş, bir geliş, eh dağlar da denize dik, dolayısıyla yokuşlar ve virajlar içinde konvoylar oluşturarak gidiyoruz. Yalnız aynı fizik ve trafik kanunları geçerli değil herkes için. Mesela arabanız bemeveyse ve de önünüzde bi tır varsa karşıdan geleni görmeden de sollama yapıp hayatta kalabiliyorsunuz. Sonra düşük rütbeli bizim arabaların kendilerini geçmelerini namus meselesi yapanlar var. Arka ışıkları hiç olmadan gece gece yollarda araba kullanıp ölmemeyi hayal edenler var. Acaba diyorum toptan bi trafik kampanyası yerine, böl ve öğret taktiği mi uygulansa… Yani önce sinyal verme konusuna eğilsek, o tutarsa 20 yıl içinde sağdan geçmenin zeka geriliğine delalet olduğunu belletsek…

Bir de 12 yaşımın Edremit körfezini bulamamaktan doğan müthiş bir hayalkırıklığı yaşadım. Aynı şey Erdek’te de başıma gelmişti. O şeker Ocaklar köyünün sitelerle ırzına geçilmiş, deniz kirlenmiş, Erdek yüksek sesli eğlenceye mahkum olmuştu. Şimdiyse aynı felaketler Altınoluk ve Küçükkuyu’nun başında. Yolun deniz tarafı çirkin ötesi bi yapılaşmayla dolmuş taşmış. Dağ tarafıysa zeytinliklerden usul usul yenmekte. Aradaki yolun geliş gidişini ayıran bir orta refüj yapma çabası tam bir komediye dönüşmüş. Ortaya dikilen ağaçların yanından ortasından geçen araçlar dönüş yapıyorlar, kimse iki adım öteye kavşağa gitmiyor. Yolu geçen parmak arası terlikli çoluk çocuk aileler mevcut. En korkuncu o sitelerin ve otellerin estetikten yoksun oluşu. Bu insancıkların tatil anlayışına hayret ediyorum. Her gün aynı ev işlerini yaptıkları şehirden uzaklaşmak için buraya gelip aynı çirkin apartmanlarda aynı ev işlerini yapıyorlar, üstüne bir de deniz angaryaları biniyor. Yazlığım olmadığına hiç bu kadar şükretmemiştim.

Gelelim üçüncü ve en acı meseleye. Tarihi mekanların içler acısı hali. İkinci gün bir heves kıyıdan Asos ve Behramkaleye gittik. Benim gözümde Assos Gümüşlük veya Datça benzeri şirin bi kıyı olmalıydı. Bi de gittik ki, Asos harabeleri denen yerde doğru dürüst tek bir bilgilendirme panosu veya bilgi verecek görevli yok. Jandarma bölgesi olduğundan tüm eserler de Çanakkale müzesine gönderilmiş. Amfi tiyatroyu ve harabeleri gezen yabancı turistler, bizler birer koyun gibi girdik ve de çıktık. Sıfır artı değerle. Kıyıya daracık bi yoldan inince gördük ki, sahilde sadece pahalı restoranlar ve birkaç otel var. Şirin de değil o kalabalık içinde, kimse kusura bakmasın. Behramkale ise yakaya yapışan satıcı teyzeleriyle ünlüymüş. Bize yapışan olmadı, çünkü fazla kalmadık ve de göz teması kurmadık. Belki ilkbaharda daha güzel olur buralar.

Ancak tarihi yer açmazımız Truva’da da devam etti. Assos’tan tat alamayınca vurduk kendimizi 60 km ötedeki Truva’ya. İlk şoku kapıda yaşadık. Oraya kadar gelmiş yurdum insanları ”aaaa 15 liraymış, ehh zaten sıcak da…” diyerek geri döndüler. Nassı yani? Gelmişin işte, girsene zalak, o 15 lirayı nelere nelere vermiyosun? Sonna git bi Müzekart al 20 liraya, zart diye resmini bassınlar üzerine, zurt diye tutuştursunlar eline, Allaaaah beni artık bir yıl arar arar Topkapı’da, Kariye’de, Anadolu Medeniyetleri müzesinde bulursunuz. Daha enteresanı girdik ve de gördük ki, gene bi broşür, bi harita yok. Allah için Alman firmaların sponsorluğunda güzel panolar var, ama hepsi bu. O panoları da tamamen okuyan hemen hemen kimse yok. Oysa çok mu zor, Kültür Bakanlığı’nın sitesine bi kroki konur, numaralandırılır, o numaralara tekabül eden bir ses dosyası da mp3 olarak siteye konur. Koruz aypodumuza cici cici gezeriz. Allaah’ın Bostonlusu bunu nehir kenarı gezmesi için yapıııyooo! Bi de bi sahne gördük ki ikimizi de diş gıcırdatmalara sürükledi. Bi ağaç altında oturmuş bi Alman baba almış yanına iki adet 5-6 yaşlarındaki çocuğunu onlara, onların dilinde İlyada’yı anlatıyor. Bizimkilerinse genel yaklaşımı şöyle:

- Ehi ehi bu muymuş lan Truva kalesi, bunu mu aşamamış zalaklar?

- Ooolum ya, gidelim biz, hep aynı taş işte.

Ya vallahi böyle cıkcıkcık bi insan değilim, ama zorla yapıyorlar. Devletin sana bi güzellik yapıp müzekart çıkartsın, sen hala aynı geyikleri çevir. Böööğ yani. Bi de bunun üzerine Çanakkale Arkeoloji müzesi eklendi. Gene ne broşür var ne de buluntu açıklamaları tam. Romalının taşını bile ters koymuşlar, ters işte gördüm ben. Hadi bunlar gavur artığı, yani böyle açıklanmaz ya, hadi varsayalım yetişemiyoruz, çoook kalıntı var İyonya’dan, Helenistik dönemden felan, ya Gelibolu’da ettiklerimiz?

Benim oraya ilk gidişim değildi, ama erkişinin ilkiydi. Çok sıcak bir günde elimizde bu defa harita ve bir arkeoloğun kitabıyla gezdik tabyaları, siperleri. Gen hüngür şakır ağladım, tutamıyorum kendimi, öyle millet Sakarya bi insan olmasam da, insanın etkilenmemesi mümkün değil. Önünüz, arkanız, sağınız, solunuz mezarlık. Burada 2000 kişi, şurada 10000 kişi… Adları bilinenler onlar. Bilinmeyen doluyla… Üstelik savaşa gidersin, bi umudun vardır döenerim diye. Yok işte yok! Adamlar biliyolar öleceklerini, yazmışlar mektuplarında, ama hala çatır çatır gidiyolar ölmeye. Muhakkak korkarak ama gidiyolar mı sen ona bak! Yaşlar 18, 20, 23… Tek tek taşları sevip böğüre hönküre, sanki daha demin ölmüşler gibi ağlayasım geliyor. Daha dün masmavi sularda yüzmüşüm, ayaklarımı uzatıp yatmışım, onlar ölmemiş olsa nah yapardım. Yani bi dik dur de mi?! Bi başını eğ, saygı belirtisi bişey yap be adam veya kadın. Yok hayır, pikniğe gelmiş teyzemler. Mangal yapıyolar. Şurası Conk Bayırı, şurası da karpuz kestiğimiz yer, pet şişelerden duvar ördüğümüz yer… Daha önce gittiğimde o iğrenç satıcılar yoktu, şimdi onlar da dolmuş. Ohh kapitalizm geçmiş Çanakkale boğazından haberiniz olsun! Sorsan çok bi milliyetçi, mukaddesatçıdır amcalar, teyzeler. Var tabii, var böyle güzel güzel gezen ama öküz de çok bol. Üstelik abidenin altındaki müzeyi de su mu ne basmış, kapalı.

Ama ben yolunu buldum. Yeni çalışmalarım gamsız olmak üzerine. Tahtakuşlar müzesinin kurucusu Alibey Kudar’dan öğrendim bu işin formülünü. Öyle bi gecede olmaz tabii. Ama çalışıyorum üzerinde. Gamsız ve de mutlu olucam bi gün. Meeh deyip geçicem.

3 comments Ağustos 9 , 2009

Güzel

Ayak çok güzel bir parçamız değil, en azından ben öyle düşünüyorum. Ama işte affınıza sığınarak tatil denen halden ne anladığımın en doğru ifadesi budur. Öyle uzun uzadıya olması gerekmiyor, zaten uzunu benim canımı sıkıyor, ama aslolan sessizlik ve mavi huzur.
DSC_0102

Bu yazı Hıncal Uluçvari ”bi yere gittik, şöyle büyülüydü, böyle cennetti” yazısı maalesef. Hemen akabinde de denge olsun diye Engin Ardıçvari bi ”eşeğiz biz adam olmayız” yazısı gelecek. Yani okurken zannetmeyiniz ki geçen haftayı birer sevgi kelebeği olarak geçirdik.

Gelelim güzellere. Ankara’dan Eskişehir’e uzanan yol güzeldi, bozkırda uzanan incecik yol bana trenle yaptığım İstanbul-Ankara seyahatlerini anımsattı. Tren Bozhöyük’e kadar kıvrıla kıvrıla derin ve yemyeşil vadilerden geçer, Bozhöyük’ü geçende başka bir ülkede bulursunuz kendinizi. O ana kadar kendini tutmuş olan tren bi anda o sarı bozkırın ortasına deli gibi atılır. Hey gidi günler!

Bozhöyük-Bilecik yolları tek şerit de olsa güzeldi, dağların arasından. Uzaktan Uludağ’ı görmek güzeldi. Edremit’i geçince sol yanda beliriveren Ege de pek güzeldi. Sonra bir süre güzel bişeyler göremedik. Ta ki, Küçükkuyu bitip yol tekrar dağa sarmaya başlayana kadar. O zaman sağa Yeşilyurt veya eski adıyla Büyük Çetmi köyüne yol ayrılıyor. Bu dağ köyü Rum taş evleriyle dolu, şirin bi yer. Dar ve taşlı yoldan daha da yukarı vurunca bence o bölgenin en güzel oteli olan Öngen Otel’e vardık.

DSC_0036

Otelden manzara. Karşı yaka Ayvalık, aşağısı Yeşilyurt köyü.

DSC_0085

Akşam yemeğinden önce.

DSC_0065

Oteli inşa eden Mehmet Öngen’le tanışmadık ancak araştırdığım kadarıyla doğayla uyumlu turizmcilik konusunda kafa yoran biri. Bu otelin planı da bir labirent gibi, merdivenlerle bağlanmış yekpare olmayan bir bina öngörüyor. Bu şekilde hiç ağaç kesmeden yapmışlar binayı.

DSC_0046

Yeşilyurt köyü bu örnekten hareketle taş evleri pansiyona dönüştürmüş girişimcilerle dolu. Ama gözünüzü rahatsız eden bir çirkinlik, bozulma yok. Akşamları bu köyde herkes kapısının önünde oturuyor. Yaşlı teyzeler örgü örüyorlar, amcalar zeytin ve zeytinyağı satıyorlar.

DSC_0061

Her gelen önce oteli keşfe çıkıyor. Neredeyse fotoğraf çekmeyecektim, çekerken bişey ekleyemiyorsunuz, her yer doğal resimler sunuyor size.

Otel odalarında ne televizyon var ne de telefon. Tam kafa dinleme yeri. Kitabınızı alıp 1-2 gün kalmak için ideal. Akşam yemekleri ve sabah kahvaltıları fiyata dahil. Ucuz değil ama herhalde çok ucuz olsa böyle güzel bir bahçe ve temiz bir otel mümkün olmazdı. Şahsi fikrim 3 gün burada kalmanın 1 hafta daha ortalama bi yerde kalmaktan evla olduğu yönünde. Özellikle güneş batarken akşam yemeğine oturduğunuzda otelde beslenen beyaz güvercinler üstünüzden uçup yanıbaşınızdaki havuzdan su içmeye geldiklerinde, kulaklarınızda da hafif bir Fransız şarkısı varken bana hak vereceksiniz, ama hak verilmeyi napiim dua edin siz bana en iyisi.

Otelin iyi yanı sahilde, Asos yolunda kendine ait bir plajı olması. Bence oraların en nezih plajıydı. Otelde kalınca giriş ücretsiz. Gelenler de genelde aileler. Özellikle sabah erken saatte gidince kimsecikler yok.
DSC_0279

DSC_0285

Biz genelde sabahları denize girip akşamları çevreyi gezdik. Ne yazık ki, bu gezmelerden güzel kategorisine girecek pek az şey çıktı. Zeus Altarı denen tepeden manzara güzel. Adatepe köyünde fotoğraf çekmek, Sanat Evi’nde eski yöntemler kullanılarak elde edilen zeytinyağını tatmak da güzel. Hatta Zeytinyağı Müzesi ve Tahtakuşlar köyündeki Türkiye’nin ilk özel etnoğrafya müzesini gezmek de çok etkileyiciydi. Ama bunların dışında Biga yarımadası bizde genel bir hayalkırıklığı yarattı. Doğası ve insanlarıyla değil de oralara eklemlenen ”canlı” türleriyle. Bir de elimizdekine yeterince kıymet verememiz, herşeyi ve her yeri bir piknik ve mangal vesilesi haline getirmemiz üzücüydü.

Dönüşte Truva, Çanakkale, Gelibolu yarımadasına da uğradık. Oralarda da çok güzel anlar yaşadık, ama hepsi ayrı birer yazı konusu. Bu güzel oteli, medeni sahiplerini, bana armağan ettikleri, gözümüzü kapadığımızda görebildiğimiz o rüzgarlı, tatlı akşamları büyük bu mutlulukla anıyoruz. Darısı başınıza.

1 comment Ağustos 7 , 2009


Anketler

HSG'yi anlat diyenler, bakınız SIR başlıklı yazı.

Yeni komşu konusunda çoğunluk öyle ya da böyle tanışmak lazım diyor, mümkünse börekle

Yüzde 42'niz zannedersem çalışan anne olmaktan muzdarip olup yurtdışındaki gibi esnek çalışma saatleri olsun istemiş. Yüzde 38 halk kütüphanelerine imrenmiş. Yüzde 4 kitap, oyun, yemek kulüpleri burada da olsa demişler, ee kurun kendi aranızda, laf! Yüzde 17 başka şeylere özlem duymuş: netflix gibi, özgüven ve saygı gibi -ki onları bireysel olarak tesis mümkün değil. Bir de bir kişi hiçbişey istemem, memleketim, memleketim demiş. Ne güzel mutlu bi insan kendisi.

Yeni Yoklama:


Kim ne demiş?

tomurcuk on Manzara
Sevgi on Manzara
Mine on Manzara
Sevgi on Kırmızı ve Gri
tomurcuk on İstanbul

Peynir ekmek gibi gidenler

Ara

Blogroll

Enteresan

Müptelasıyım

Eskiler

Kategoriler

how to add a hit counter to a website

Blog Stats

Sakız ağacı tomurcuğu

Bahar