Archive for Temmuz, 2009

Gittim

Üç-dört günlüğüne çoook yeşil, çok mavi, çok zeytin bi yere gidiyoruz. Kısmetse. Hani her orta ve orta-üst sınıf zevatın bi taş ev alıp yerleşesinin geldiği yerlerden birine. Ama bu hayali gerçekleştirmek, hem de gönül kırmadan, ağaç kesmeden, çirkinlik yaratmadan bayağı zor, mangal gibi yürek ister. Böyle insanların kurduğu bi yere gidiyoruz. Test edicem, onaylarsam size de rapor vericem. Ama hepiniz aynı anda gitmeyin, zaten pahalı bi de talebi arttırmayın. Yokum yani bi süre. İzindeyim.

Bu vesileyle tatil kavramını da düşündüm de düşündüm -ki bu kadar düşününce eşyanın ruhuna ters bi durum oluşuyor. Bizim tatilden beklentimiz çok yüksek. Son zamanlarda dönen bi kredi kartı reklamının da bu işin depreşmesinde parmağı var. Hangi 9-5 çalışan arkadaşımla konuşsam hayatlarımızın monotonluğunu vurgulayıp, ”hayattaki iziniz budur” deyip ev-iş arası yolu haritada gösteren reklamın kendilerine verdiği sıkıntıdan sözediyorlar. Halbuki hiçbiri o reklamdaki gibi değil. O yol üzerinde bir sürü yaşadıkları var, bir sürü insan var durak var. Reklamın sonunda kızımız kredi kartıyla uzak bi adaya tatile gidiyor, hayatı değişiyor. Saçma. Sanki 10 gün sonra kös kös dönmeyecek? O kısım gösterilmiyor. O kısmı reklamdan etkilenip tatile çıkanlar bizzat yaşıyorlar. Sonra gelsin ruh çöküntüleri. Çok anlam yüklememeli yani bu tatil denen şeye. Sıradan ama doğru: her gittiğimiz yere kendimizi de götürüyoruz. Bir teneffüstür, nefes alınır, hayata geri dönülür, geriye gözünüzü kapadığınızda mavilikten esen rüzgarın hayali kalır, o da yeter.

Bunlar da foto, hiç alakası yok ama idare edin.

DSC_0002

DSC_0006

Bahçenin fareleri. Biz tarla faresi olduklarını düşünmek istiyoruz :)

DSC_0025

Amerika’daki bahçe tecrübemden sonra burada herkesin başının etini öyle bir yedim ki, sonunda kayınvalidem bahçesinin bi kısmını bana verdi. 4 domates, 1 salatalık, 1 biber fidesi diktim. Bu mini bahçenin ilk ürünleri de bu fotoğrafın çekiminden iki dakika sonra lüpletildi. Bıraksam garibanlar biraz daha büyüyeceklerdi belki ama yapamadım, dayanamadım.

4 comments Temmuz 28 , 2009

Gıcık

Pissin ve de gıcıksın işte! Bekleriz gelmezsin, gelince gitmezsin. Ama bi saniye çıkaralım seni aklımızdan, bi saniye varlığını, olabilirliğini unutalım hemen gafil avlarsın bizi. Varlığın bir dert, yokluğun yaradır. Herşeyimiz sana bağlıdır. Otobüste, yolda, bi plan yaparken parmaklarımızla senin hesabını yaparız. Sen kapımızdayken kötü, çirkin, şişko hisseden de biziz, sen gidince kuş gibi hafifleyen de. Başımızın belası, ambalaj hatasısın. Ama gene de olmazsan olmaz, biz sana mecburuz. Günün birinde tamamen terk-i diyar eyleyeceksin, hayatlarımızın üçüncü evresi. Sıkıntılarını da alıp gideceksin, güzelliklerini de. Bak oturdum methiye düzdüm, tatile gidicem, gel artttıık gıcık şey!

2 comments Temmuz 26 , 2009

Komik

Aklıma gelmişken bu ara beni güldüren şeyleri yazayım dedim. Kısaca. Bi çıtırtı duydum diye başlayan bi Ülker reklamı var. Her defasında kopuyoruz ikimiz de, özellikle soruları burda ben sorarım kısmında. Ayy tutamıyoruz. Yazlık dizilerden Geniş Aile’nin yazarını çok tuttuk, bayağı kahkahalarla gülüyoruz, sanki zamanında Şaşıfelek Çıkmazı izlemiş bi yazar. Yalancısın da fena değil. Yanlış anlama üzerine kurulu, kadronun yarısı Hatırla Sevgili’den, ama komik yani ben tombiş babaya hastayım. Kendime gülüyorum. Kızılay’a gidicem diye Gölbaşı otobüsüne biniyorum, sıcak suya neskafe eklemek yerine suyu nescafe kavanozuna ekleyip tuhaf bi çözelti elde ediyorum, tüm havluları maviye, tüm donları pembeye boyuyorum :))

4 comments Temmuz 24 , 2009

Sır

Benim aldığım genel izlenim şöyle: erkekler biraraya geldiklerinde eğleniyorlar, kadınlarsa konuşuyorlar, dertleşiyorlar, dinliyorlar. Birbirlerine sünnetlerini, ilk kız arkadaşlarını, babalarıyla ilişkilerini ciddi ciddi anlatan erkek topluluğu görmedim. Onların da arkadaşlıkları, dostlukları güzel oluyor (bkz. bromance) ama ifade ediş tarzları farklı. Mesela olduk olası erkişiyle aramızda bi teselli sorunu vardır. Bana göre ”feci” bi durum vardır, ben tevekkülde gelişmekte olan bi şahıs olduğumdan ölçüsüz tepki vererek hönkürüyorumdur ve erkişi de sakin sakin ‘’soruna” çözümler sunmaktadır. Oysa yaptığı mantıksal çıkarımlar beni daha da hökürtmektedir. Adamcağız ne yapacağını şaşırır, karşılıklı sinirleniriz. O erkek olarak çözmeye çalışır, bense kadın olarak anlatmak, belli bi süre gözyaşı bezlerimi boşaltmak ve omza eşit aralıklı, hafif darbelerle teselli edilmek. Naturamız farklı işte.

Beni asıl meraklandıran bu çok paylaşımlı hatun dünyasında bazı şeylerin sır kalabilmesi. Mesela bütün teyzannelerim, anneannem, annem, teyzem, klanımın bütün kadınları biraraya gelip muhabbette söz bırakmazken kimse doğumunu anlatmamıştır. Hemen hepsi iki ve daha fazla normal doğum yapmış bu kadınlar bu konuda tek kelime etmezler. Anladığım kadarıyla kadınlık halleri kadınlık dünyasının en büyük sırları. İhtimal bizim gibi yeniyetmelerin gözlerini korkutmamak için susuyorlar. Belki haklılar. Ama ben her zaman deneyimlerin paylaşımına dayalı bi medeniyet olduğunu düşünmüşümdür kadınlık medeniyetinin. Yan taraftaki ankete katılanlar arasından da nitekim HSG konusunu merak etmeyen olmadı. Ee dedim o zaman iş başa düştü, HSG olayını açalım, benim gibi gugıllayanlar tıbbi içeriğe mahkum olmasınlar. Yalnız amacım asla göz korkutma değil. Nasıl bazı insanların doğumu çok kolay oluyorsa, bazılarınınki uzun ve sancılı bu da kişiden kişiye değişen bir deneyim.

HSG veya histerosalpingografi bir radyoloji işlemi. Ana amaç kadın üreme organlarından rahim ve tüplerin durumunu tepit etmek. Gerekli görüldüğü hallerde yani sık düşük yapan, uzun süredir hamile kalmaya çalışanlarda, polikistik over şüphesi olanlarda da kullanılıyor. İşlemin tüm ayrıntılarını internette bulmak mümkün, ancak bu işlemden geçen doluyla kadın olmasına rağmen kişisel deneyim bulmak zor. Ben de işin bu tarafını anlatmak istedim. Bu işlem adetinizin bitiminde veya bitiminden sonraki 3-4 gün içinde yapılmalı. İşlem yapılmadan bir gün önce doktorunuz bir hafta kullanacağınız iki ilaç veriyor size, biri iltihaplanmaya karşı diğeri enfeksiyona karşı bir antibiyotik. Buna ek oarak iki tüp iyotlu sıvı alıyorsunuz eczaneden, bir de devlet hastanesindeyseniz 20lik enjektör istiyorlar. HSG işleminde bu iyotlu, renkli sıvı rahminize veriliyor, sıvının dolduğu kısmın röntgeni çekiliyor. Böylece bu organlarda varolan bir tıkanıklık, yapısal bozukluk teşhis ediliyor. Yaptıracaklara ilk tavsiyem HSG’den bir saat önce bir ağrıkesici içmeleri. İşlemin ardından adet sancısından daha hafif sancılar olabiliyor, böyle bir ilaç işinizi kolaylaştırır. Buna ek olarak gene etek giyilmesi iyi olur. Ek olarak ped de kullanın, hatta yanınıza bir de yedek alın. HSG’den sonraki bir hafta adetin sonundaki gibi çok az bir kanama oluyor. Randevu saatinizde gittiğinizde ilk iş kaydınızı kontrol ediyorlar, iki tüp iyotlu solüsyonu ve şırıngayı alıyorlar. Sonra içeri iki-üç kişilik gruplar halinde alıyorlar. Bence hata da burada. Herkesin acı eşiği farklı, kendinden önceki hasta bağırırsa mesela bir sonraki öyle bir beklentiye giriyor ve işlem zorlaşıyor. Eğer özelde yapılıyorsa bu işlem, böyle bir avantajı var. Ama el mahkum devlet hastanesindeyseniz sizden öncekinin çığlıklarını duymamaya çalışın, ”bunlar ağda da yaptıramazlar” deyip alay edin hatta.

Bizim grupta ilk bendim. Ama iki kez yapıldı işlem bana. Yani korkarsanız içinizden amaaan canı tatlı Tomurcuk bile iki kez yaptırmış diye geçirin. Şöyle ki, salak asistan doktorumuz ilkinde rahmimi bulamadı! İçinize bir uzun tüp sokuyorlar, jinekoloji muayenelerinden biraz daha ileriye. Sonra da şırıngayla bu tüpe getirdiğiniz iyotlu sıvıyı veriyorlar. Hafif bir yanma oluyor. İşin eğlenceli tarafı yandaki ekrandan tüm karın boşluğunuzu izliyorsunuz. Tabii o esnada duyduğum diyalog şöyleydi:

- Eee gitmiyor bu daha fazla!!! (sıvıdan bahsediyor)

- Nasıl yani? Allah Allah…

- Hanfendi siz daha önce HSG oldunuz mu? Yaa niye gitmiyo bu?

İnternette az buçuk araştırma yapmış olan ben o sırada üç buçuk atıyorum. Zaten paravanın arkasındakilere rezil olmamak için kasmışım, gık bile çıkartmıyorum. Bi de hatun bana rahmimin var olmadığını ima ediyor. Hadi kalk, sonra tekrar yapalım dediler. Benden sonraki 3-4 kişiye yapıldı ve de onların içleri bi güzel çekildi. Hepsi rezil olmayı düşünmeden bi güzel bağırdılar veya ofofladılar. Hatta bi tanesi masaya yatar yatmaz, daha doktor elini bile sürmeden bağırmaya başladı. Mızmız kadınlar sizi. Sonra benim için rütbeli bi doktoru çağırdılar. Onun da tepkisi şöyleydi: Hmmm çekilmez kadın sen misin? Ekü ekü demekle birlikte, ulan iplerim elinde olmasa ben bu espriye gülerek mukabele eder miyim diye de geçirdim içimden. Aynı tüp sokma ve şırıngalama işlemi tekrarlandı. Zaten stres olmuşum bu sefer ben de bağırdım, ofofladım ve de rahatladım. Dediğim gibi büyük ihtimalle doğum sancısının binde biri bişeydi. Maksat stres atmak olsun. Yalnız bu doktor tecrübeliymiş ki, tüpü biraz yana kaydırarak sorunu çözdü. Aaaa gidiyo işte gidiyo nidalarıyla iç fotoğrafım çekildi. Meğer benim rahim solcuymuş. Öyle böyle değil bayağı bi soldaymış hem de. Bu da normalmiş. Anatomi kitaplarındaki gibi tam orada durmazmış meğer meret. Üstelik o fallop tüpleri de uzun ince ve de hareketliymişler. Karnımızda yüzer vaziyetteymişler.

Hepi topu 5 dakika süren bu işlemin bir de ertesi günü var. İzleyen sabah karnınızın basit bir röntgeni çekiliyor. Asıl önemli olan da bu röntgen. Orada karın boşluğunuzda görünen hareler varsa, sıvı fallop tüplerinden çıkmış, karnınıza yayılmış demek. Bu da çok iyi haber. Çünkü fallop tüplerinin ucu açık olmalı. Overlerden yani yumurtalıklardan yumurta mucizevi bi biçimde çıkıp bu açık uçlardan rahme yöneliyor. İşin bilimsel kısmını bilmem ama o hareleri görünce sevindi benim doktor. Rivayete göre HSG işlemi hafif tıkalı tüpleri açıyor, bu sebeple sonraki bir ayda hamilelik ihtimali artıyormuş.

Bana gelince şüphelenildiği gibi polikistik over olmadığı çıktı ortaya. Bana kalırsa çok da lüzumlu değildi bu işlem (bir dolu riski var, izin kağıdı imzalıyorsunuz öncesinde). Ama en azından kafam rahat etti. Yaptıracaklara tavsiyem, korkmamaları ve de anlatmaları. Bizim farkımız bu.

12a_normalhsg

Şu adresten normal bir rahmin HSGsi.

6 comments Temmuz 24 , 2009

Tatil

Türkiye’de bi tatil baskısı var. Aylardan Temmuzsa herkes bunu soruyor: Tatile çıkmıyor musunuz? Tatile ne zaman çıkacaksınız? Özel sektörde çalışanları anlıyorum, zaten 10 gün tatilleri var. Mecburen bi yerlere gidiyorlar, gitmezlerse ayıp! Ama biz akademidekiler geçenlerde Engin Ardıç ve Haşmet Babaoğlu’nun da dediği gibi biraz da tatil olanaklar sebebiyle bu işi seçiyoruz. Ben her konuda avatajlar-dezavantajlar listeleri yapılması taraftarıyım. İş ve hatta eş de buna dahil :)) Üniversite hayatımdan sonra ne geleceğini düşünürken belli başlı yollar vardı önümüzde tabii: dışişleri, herhangi başka bir yüksek bürokrasi, özel sektör yani reklamcılık veya bankacılık ve de akademisyenlik. Dışişlerine bağlı bir kurumda ve DPT’de yaptığım stajlar bana buraların bana göre olmadığını gösterdi. Çeşitli nedenlerden… Özel sektörü ise denemedim bile. Ruhumla uyumsuz. Geriye akademi kaldı. Akademinin iki tekeri var aslında. Biri öğretmenlik diğeri araştırmacılık. Amerika’da bu iki unsurdan birine ağırlık vermek isteyenler için eğitim ağırlıklı okullar (Teaching Schools) ve araştırma enstitüleri var. Eğer bir araştırma üniversitesindeyseniz iki işte de başarılı olmalısınız. Öğretmenlik söz konusu olduğunda kendimi iyi hissediyorum ya da şöyle söyliyeyim: öğrencilerin önünde hiçbir zaman kendimi bu işi yapamazmışım gibi hissetmedim. Hatta öğrencilerden uzak olduğum şu dönemde kendimi işe yaramaz hissediyorum. Haa şu ünlü Amerikan lise filmlerindeki gibi idealist ve tüm sınıfını adam eden ütopik kimselerden de değilim. Uzun zaman önce eğitmenlik hakkında öğrendiğim şey şu: sınıfta bir miktar öğrenmeye açık genç var, onlarla iletişim süper; bir miktar ne olursa olsun, ağzınızla kuş da tutsanız dersten, sizden, üniversiteden, oturduğu sıradan, o sabah uyanmış olmaktan nefret eden kişiler var, onlara da yardım etmeniz pek mümkün değil; ama bir de az sayıda uğraşınca açılan dimağ var. İşte bu eşiktekilere öğretmenin önemine inanıyorum. Ayrıca konunuz ne olursa olsun üniversitede öğretmenin özünde beyinleri yeni fikirlere açmak, analitik düşünceyi körüklemek ve tartışma kültürünü yerleştirmek olmalı. Yani kısacası işin bu yönüyle hayalperestlikten uzak, samimi bi aşk yaşıyorum. Araştırmaya gelince. Çok sancılı, adam kayırmalı, işkence gibi bi süreç olmasına rağmen onu da çekilir kılan bazen ilginç bi fikir yakalama olasılığı. İçerik dışında akademisyenliği çekici kılacak şeylerin içinde para sayılamaz. Ama gençlere yakın olmak, gene Sabah gazetesi yazarlarının biraz küçümseyici bi tutumla ama bence kıskandıklarından yazdıkları üzere ”gerçek” hayatın hep yamacında olmak, içine ve nahoşluklarına hiç dalmamak, bol seyahat etmek sayılabilir. Ve de tabii asıl mevzumuz olan tatil meselesi. 15 gün kış tatili, bayram tatilleri ve de 3 aylık bir yaz tatili. Yazın ders verseniz de, araştırma yapsanız da Türkiye’deki bazı memur zihniyetli okullarda değilseniz asla 9-5 arasına sıkışmayan mesai saatleri. Vereceğiniz dersleri aynı güne toplayıp eşinizle dönüşümlü çocuğunuza bakma olasılığı. Bunlar herkes için olmasa da benim için avantaj hanesinde olan şeyler. Tabii tatile gidecek misiniz diye soranlara da veremediğimiz iki yanıtın temelleri.

Bir. O kadar paramız yok.
İki. Bize sürekli tatil.

Ama gene de ucuz, plajı tenha, denizi güzel, yakınlarda tarihi mekanları olan, meltemi tatlı yerler bilenler varsa gideriz yani.

2 comments Temmuz 19 , 2009

Çirkin

Şikago kenti mimarisiyle ünlü. 1800lerin sonundaki büyük yangından sonra belediye başkanı kente Amerika’nın her yerinden genç ve yetenekli mimarları çağırmış. Çoğu Art Nouveau tarzı Amerika’nın bu ilk gökdelenleri görmeye değerdir, hatta Şikago Mimarlık Derneği ücretsiz yaya gezileri düzenler her gün.

Bunlar Los Angeles ve Sydney opera binaları, en alttaki de Guggenheim Sanat Galerisi.

2319735610_48daa83df8_b

australia-sydney-opera-house

guggenheim03

Bu binaları beğenip beğenmemek size kalmış, hatta Guggenheim sarmal olarak, kesintisiz en tepeye kadar çıktığından sergileri temalara bölmek mümkün olmuyor diye çok da eleştiri alıyormuş. Ama şu bi gerçek ki, bu yapılar enteresan. Bakası geliyor insanın, dokunası, içine giresi. Daha da önemlisi bunlar yurt edindikleri kentlerin simgeleri. Bizde İstanbul, Bursa, Edirne gibi kentlerdeki Osmanlı eserleri, İç Anadolu’daki bazı Selçuklu yapıları, Ege’deki Roma ve Antik eserleri dışında böyle enteresan ne var?

Üsküdar’dan vapura bindiğinizde ur gibi yükselen o mor bina var, Dolmabahçe’nin ardındaki çakma sütun var, resmen çirkin AKM var, bir tiksinçlik abidesi olarak Ankara Milli Kütüphane’nin önündeki Gökkuşağı esprisi var; enteresan eserlerimiz yok ama tüm Ankara’yı ucube ışık direkleriyle donatan enteresan derecede zevksiz yöneticilerimiz var. Bakınız parti ayrımı yapmıyorum, ama yapanlar için İslam’da Estetik konusunda gidiniz Hasan Bülent Kahraman ve Mehmet Şevket Eygi’nin yazıları.

Misal şu Gökkuşağı salaklığı. Bi ara otobüsten orada inip fotoğraflarını çekmek istiyorum. Çünkü böyle bir absürdlük eşine az rastlanır cinsten. Efenim Milli Kütüphane, bilmeyenler için, trafiğin yoğun olduğu yerlerden biri. Bahçeli-Emek mahallerine buradan giriliyor, Eskişehir yolu üzerindeki üniversite servisleri ve Ego/Özel otobüsler buradan geçiyor. Bir durak deryası bu bölge. Kütüphanenin önü arkası sağı solu da bakanlık. Ayrıca altında da metro durağı olacak. Büyükşehir belediyesi 2005 yılında ani bi beyin patlamasıyla demiş ki, ”yaa bu kadar yoğun trafiği olan yerin geliş-gidiş şeritlerini bire indirelim, ortadaki yeşil alanı genişletelim, üzerine mermer kaplı bi salak yapı konuşlandıralım, mimari açıdan bu hilkat garibesi, iki-yol arası, egzos dumanı altı mekana bissürü dönerci açalım, gençler otobüsten inip buraya gelip döner ekmek yesinler. Haa gece de salak salak ışıklandıralım.” Yıl 2009, Gökkuşağı halen boş duruyor, o kadar para verilip yaptırılan mermer dükkanları kimse tutmadı, camlar kırılmaya başlandı diye şimdi bir de ekstra masrafa güvenlik görevlisi duruyor orada. O sıkışık trafik daha da sıkıştı, üstelik arabadan yana baktığınızda mermer bir duvar var, yeşillik hak getire… Çirkin işte çirkin! Ve de işlevsiz. Üstüne para verseniz kimse o noktada oturup yemek yemez. İnsanın midesi o çirkinliği kaldırmaz.

Neden 2010 Kültür Başkenti İstanbul’un, daimi başkent Ankara’nın da birer yeni, enteresan, mimarlık harikası yapısı olmuyor, olamıyor? Eminim ki, 80li 90lı yılların en gözde bölümlerinden olan Mimarlık’tan onlarca yetenekli ve cesur mimar çıktı. Neden bunlara proje çizdirilmedi? Diyebilirsiniz ki, biz fakir bir ülkeydik, karnımızı doyurmaya çalışmaktan estetik kaygılara vaktimiz olmadı. Eskiden olsa kabul edebilirdim. Mimari anlayış ve estetik gelişmenin bir parçası. Sokaktaki herkes somurtuyorsa bunun bir nedeni de insanları uyaracak hiçbir güzellik olmamasından. Bana öyle geliyor ki, açık ve ortak alanlardaki çirkinlikleri ayıklayabilirsek, kendimize de bi çekidüzen veririz, gülümseriz, daha çok çalışırız, çocuklarımızı dövmeyiz, güzelleşiriz.

2 comments Temmuz 17 , 2009

Takdir

Yeterince yapmıyoruz bence. Yerli yersiz şikayet ediyoruz, tabii aksiyonsuz, ama iş takdir etmeye gelince cık. Çoğu zaman da içimizden sessizce yapıyoruz. Anne-babamızı, çocuklarımızı, hocalarımızı, görevlileri, görevsizleri güzel bişey yaptıklarında, şikayetteki kadar bağıra bağıra takdir etmiyoruz. Belki pozitif tepki almadığı için insanlar bu kadar vurdumduymaz. Belki her sinyal verişlerinde, arabadan bi ses Afferin! dese hareket pekişecek. Bundan kelli Türkiye’de bu kötü, şu kaka dediğimiz kadar güzel şeyleri de görelim derim.

Hala anlamamış olan varsa siyasal açıdan ben AKP’nin ters köşesine yatıyorum (hayır, o köşede CHP hiç durmamıştı bence). Buna rağmen adam gibi işleyen bi politika gördüğümde Afferin! diyesim var. Böyle de dengeliyim. Sağlık Bakanını ve Bakanlık çalışanlarını can-ı gönülden tebrik ederim. Son bir ayda defalarca devlet hastanelerine gittim. Çocukluğumdan hatırladığım manzaralardan eser yok. Giderdik sabah 6 buçukta, sıra numarası almak için, bitti derlerdi. Numara almaya hastane kapısında yatanlar vardı. Bi test isterlerdi, özelde yaptıracak gücünüz yoksa bir-iki ay beklediğiniz olurdu. Bazı ameliyatlar için 6 ay sonrasına gün verilirdi. Ben tüm problemler çözülmüş demiyorum, yani çıkıp da ben şu hastaneye gittim, şöyleydi demeyiniz. Ama göreceli olarak büyük bi iyileşme var. 8′de hastaneye gittiğinizde rahatlıkla kayıt yaptırıp sıra numarası alabiliyorsunuz. Ciddi testler için bir hafta sonrasına randevu veriliyor, randevu gününde sizinle bekleyen 10 kadar hasta oluyor. Doktor kapılarının önünde elektronik panolar var, sıranızı oradan takip ediyorsunuz. Doktorun yanında bir de sekreter var, bilgisayardan her yapılanı kayda alıyor. Testlerin sonuçları aynı gün veya ertesi gün çıkıyor.

Benim insanım gene de şikayetçi. Kapı önünde bekleyen 10 kişiyiz ve öyle ya da böyle muayene olacağız, o ise aradan girmeye çalışıyor. Numarası gelmeden veya adı okunmadan kapıda kümeleniyorlar, kapılardaki yazıları okumuyorlar, tüm uyarılara rağmen hastaneye geniş aileleriyle geliyorlar. Olur, gelişmekte olan yarı-göçebe bi toplumuz sonuçta. Amerika’daki sefil sağlık sistemini görmüş biri olarak diyebilirim ki Amerikanya kurban olsun SGK’ye. Bir dolu test yaptırdım ve kuruş ödemedim ey ahali.

Bir de bunun üstüne Sağlık Bakanı’nın dün sigara yasağıyla ilgili konuşması geldi. Naasıl içimin yağları eridi! Cezayı öderiz diyen işletmelere her gün ceza kesilecek, 5000 lirayı beğenmezlerse onu da arttırırız diyordu kendisi. Ohh! Yaşa varol! 19 Temmuz’da pastaneler, kafeler bizim artık. Bizim olduğu kadar sigara içen ama içmeyen bizlerin sağlığını düşünüp yasaklara uyan güzel insanların. Ah böyle bi de trafik kampanyası olacaktı, yeme de yanında yat. İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte, otur 5, aferin Sağlık Bakanlığı!

Add comment Temmuz 17 , 2009

Cıııyk

Her gece 9 civarı başlayıp sabah 2′ye kadar eşini mi belasını mı aradığını bilmediğim bi kuş var ağacımızda. Tamam az bulunan cinsten yeşil bi sitede, yeşilin ortasında bi kattayız, çok şükür! Ama ama ama bu yapılmaz ki…. Üçlü serseri takımından biri mi bu cıyyklayan? Bahçenin bizim tarafını bölgeleri ilan etmiş üç saksağan var, Metin-Ali-Feyyaz (siyah-beyaz olmalarından kelli). Nasıl kabadayılar anlatamam. Alanlarına giren köpekleri gagalıyorlar, çiçeklerimi yoluyorlar, Ali kıran baş kesen bunlar. Ama bu cıyyklayan başka olmalı. Her 2 dakikada bir, durmaksızın 5 saat. Kimdir arkasından bu kadar ağladığı? Kafasına ne atarsam suç olmaz? Bu kadar takmış olmamın ana nedeni beni uykumdan etmesi. Benim iç huzurumun, zenimin simgesi uykum. Deliksiz, dönmeden, aldığım şekli bozmadan, yastıkla baş teması olmasının hemen akabinde, ayaklarım serin çarşafa değerek mutlu… Şunun şurasında kaç yıl daha böyle uyuyabilirim? Allah verirse çocluk çocuk böler, hayat gailesi girer, doluya koyarsın almaz, boşa koyarsın dolmaz, hesaplar beyninde dört döner, uykunun hazin sonu gelir. Bu sorumlulukların bazıları için seve seve ayrılırım uykucuğumdan. Ama en korktuğum şey başımı yastıkla ayık zamanlara mahkum edecek insan ilişkilerindeki yanlışlar. Şimdilik asosyal olarak bunlardan koruyorum kendimi. Ama gün gelecek öğrencilere verilen notlar, asistanlarla sürtüşmeler, öngöremediğim oyunlar musallat olacak, hayat bu. Eee o zamana kadar da uyuyayım bari. Yaşlanınca hatırlar mutlu olurum. Yani bu kuşa kağıt toplar atmama izin verilmeli. Söz savunmanın.

Add comment Temmuz 15 , 2009

Aşk

Yok hayır Elif Şafak kitabı olan Aşk değil bildiğimiz aşk, küçük harfli yazılsa da büyük harfle okunan. O kitabı da okumıycam işte okumıycam, kapağın rengi de değişse üç seneden önce okumıycam (tomurcuk tepinir). Herkes okuyo, herkes biliyo, herkes beğeniyo. Ya ben de beğenirsem, nerede kaldı kişisel farklılık sanrımız! Böyle de arızayım, sanrılı manrılı.

Yazılmış ve yazılacak herşey aşk üzerine. Daha doğrusu onu arama, onu kaybetme, onun dünyevi ve uhrevi halleri, bitişi, unutuluşu, -de hali, -e hali üzerine. Zaten Shakespeare yazmış herşeyi, diğerleri ısıtıp ısıtıp versiyon servis ediyorlar. Ama bitmez işte bu konu, bu konu bitmez. Her kadın gardrobunun karşısında 1 yıl harcıyor-muş, ya aşk meşk konuşmalarında? Çözülecek bişey yok aslında, o iş de matematik ve kimya. Olasılık hesabı. Öyle bi programda iki kişiyi karşılıklı oturtmakla çok zor, öyle bulunmaz bence. İnsanlar aradıkları kişinin özelliklerini kendileri de bilmezler, boşuna ben şöyle isterim böyle isterim diye anlatıyorlar. Asıl mesele ortak sosyokültürel tabandan bir kişiyle karşılaşma (yok öyle zıt kutuplar) ve bu karşılaşmaların düzenli olması ihtimali. Geriye kalan yüzde 5 de kimya, elektrik, karşılıklı genetik beğenme hadisesi. Budur. Böyle de bilmiş bilmiş konuşuyorum. Hatta bu sebeple sert çizgileri olmayan görücü usülüne karşı değilim. Nedir görücü usülü? Sizinle ortak sosyokültürel paydada duran arkadaş veya akrabalarınızın yine aynı paydadan birini size tanıtmaları. Tanışmanın özünde birliktelik ihtimali olduğundan düzenli görüşme şansı da artmış oluyor. Ha yüzde 5 eksiktir, onu bilemem.

Bu konuya nereden geldin, gelecek konu mu kalmadı, akşama senin ingilizce sınavın yok mu derseniz; evet var, başvurduğum okul ALESten sonra şimdi de ingilizce sınavına alıyor beni La Havleeee… Konuya gelişimse şöyle oldu, malum gündem eksikliği çekiyoruz. Evvelki gün faşistler İdil Biret konseri bastılar, ondan gayrı iş çıkmadı köşetaşlarına. Onlar da yeni bi konu yarattılar. ”Laik” erkek türbanlı kızla evlenir misin? ”İslamcı” erkek türbansız kızla evlenir misin? Dikkat ediniz, erkeklere soruyorlar. Çünkü bu toplumun seçeni erkekler. Erkek seçince kadına varmak düşer. Bu sorularla muhatap olan adamcıklar da ne desinler, İslamcı/Dinci/Dindar/Muhafazakar artık canınız ne çekerse o etiket altındakiler bu iş olamaz demişler. Laik/Modern/Kemalist ne derseniz o kesim de olabilir, ama özgürleştiririz diye gevelemişler. Olayların çıkış noktası Topbaş ve Arınç gibi isimlerin gelinlerinin açık olması. Off ya nerden başlasam nasıl giydirsem…

İlk olarak yukarıdaki şartlara dönersek bi türbanlı kızla Can Gürzap veya Ali Poyrazoğlu nasıl ve nerede tanışacaklar? Nasıl olup da düzenli olarak birbirlerini görüp muhabbet imkanı bulacaklar? Aynı şekilde hangi türbansız kadın ve Abdurrahman Dilipak hangi kafede buluşup frapaçino içecekler? Aşkı tesis eden temel olasılık hesapları sosyokültürel tabanları bu kadar farklı insanlarda nasıl tutacak? Yani o yüzde 5lik önemi olan kimya oluşsa bile ben aşkın zamanla beslenen, büyütülen bir ilişki çeşidi olduğuna inanıyorum. Hatta birlikte de olsanız, evlenseniz de o saksıdaki çiçeğe iki gün bakmazsanız gitti bitti, geçmiş olsun. Sevgi emektir a dostlar. Yani bu iki farklı kitleden insanlar diyelim ilk görüşte birbirlerine vuruldular, nasıl tanışacaklar, düzenli görüşecekler ve bi ilişki inşa edecekler?

İkincisi örneklerde adı geçen gelinkızlarımızın türbansız olmaları eşleriyle aynı görüşleri benimsemediklerini göstermez. Uyanın artık bu ülkede örtünme gereğini yerine getiremeyip gene de kendini dindar olarak tanımlayan tonla hatun var. Birinin türbansız olması eşiyle aynı kitleye mensup olmadığını göstermez. Duyan da sanır ki Topbaş ailesinin gelini straplezle evlendi, fotoğraflara bakın anlarsınız ne kadar abarttıklarını.

Üçüncüsü bize ne! Neden böyle abuk gündemlere subuk anketler yapılıyor? Türbanlı kadınların tek sorunu evlenecekleri erkekleri türbansızlara kaptırmakmış gibi lanse ediliyor. Bu kadınlar için çalışmak, okumak daha önemli olamaz mı? Türbanlı türbansız tüm kadınların tek derdi aşk mı, evlilik mi? Kaldım burada, başka sözüm yok bu pislere.

1 comment Temmuz 13 , 2009

Tiki

Komik bu yazı. Beni aldı Bilkentli tikiciklerime götürdü. Aynı Harley botlar, aynı dalgalı fönlü uzun saçlar, çeşitli çap ve ebatta spor araba sahibi erkek arkadaşlar. Tabii şimdikiler biraz değişmiş, sentez olmuşlar, Converse ayakkabı felan. Ama yukarıda Allah var, biz bursluları hiç de şehir efsanesi olduğu şekilde aşağılamamışlardır. Tam tersi aralarında inek olanlar  peşimizde not diye dolaşırken ve de regl günüme denk gelmişse ben terslemişimdir (pardon cicim). Yani yoktu öyle araba anahtarı sallayarak hava atmalar, yemeyiniz Bilkent düşünen ÖSS mağdurları. Bi de onlar sayesinde ortalama düşük çıkardı, bizim notlara iyi gelirdi bu durum (curve desem). İstatistik dersinde toplama işaretini gösterip, bu ne diye soranlarla sıkı dalgamızı geçmiştik. Biraz da onlara özlemimden akademisyen oldum, ah ulan çok zevkli olcek onlara hocalık :)) Şimdikileri bilmem ama bizimkilerin bazıları odalarında arabeskçi posteri beslerler, erkek arkadaşlarından dayak yerlerdi. ”Ayy seeevmiyorum da ama işte çıkıyoruz öyleeee” benzeri konuşmalarına tanıklık etmekten bugün tikicem çok iyi gelişmiştir, hatta dikkat etmezsem Bilkent sınırları içinde dilim kayıyor. Yalnız şimdi kaygı başka. Malum yaş doğmamış çocuğa don biçme yaşı. Ya bizim olmayan veled de böyle bi tiki olursa. Adını canlı, sulu koymayarak yırtabilir miyiz? Almamız gereken başka tedbirler var mı? Ben koleje falan gödermeyelim bu nedenle diyorum. Erkişi dinlemiyor. Para var sanki… Çocuk kendine güvenli olsun, problem çözücü olsun, vart olsun zırt olsun. Hepsi fasa fiso. Sağlık dışında standartlarım çok düşük tiki olmasın ve Beatles sevsin yeter.

4 comments Temmuz 9 , 2009

Previous Posts


Anketler

HSG'yi anlat diyenler, bakınız SIR başlıklı yazı.

Yeni komşu konusunda çoğunluk öyle ya da böyle tanışmak lazım diyor, mümkünse börekle

Yüzde 42'niz zannedersem çalışan anne olmaktan muzdarip olup yurtdışındaki gibi esnek çalışma saatleri olsun istemiş. Yüzde 38 halk kütüphanelerine imrenmiş. Yüzde 4 kitap, oyun, yemek kulüpleri burada da olsa demişler, ee kurun kendi aranızda, laf! Yüzde 17 başka şeylere özlem duymuş: netflix gibi, özgüven ve saygı gibi -ki onları bireysel olarak tesis mümkün değil. Bir de bir kişi hiçbişey istemem, memleketim, memleketim demiş. Ne güzel mutlu bi insan kendisi.

Yeni Yoklama:


Kim ne demiş?

dagkecisi on Kurban
Sevgi on Kurban
Anonymous on Kurban
gunesligunler on Sürfile
tomurcuk on Sürfile

Peynir ekmek gibi gidenler

Ara

Blogroll

Enteresan

Müptelasıyım

Eskiler

Kategoriler

how to add a hit counter to a website

Blog Stats

Sakız ağacı tomurcuğu

Bahar