Archive for Haziran, 2009

Öz

Malum Amerika takık bu sağlık ve güzellik mevzuuna. Hatta denebilir ki, kapitalizmin dört çekerinden biri yediriyor, içiriyorsa (bkz. porsiyonlar) diğeri spor yaptırıyor, zayıflatmaya uğraşıyor. Her ikisi için de harcanan paranın haddi hesabı yok. En kıytırık kasabanın alışveriş merkezinde bile en az iki adet vitaminsatar var. Geceleri uykunuz kaçarsa yandınız, size ya korse satıyorlar, ya spor aleti ya da mucizevi bi ot. Zayıfsanız yırtmış sayılmazsınız. Cildiniz ipeksi mi, ya saçlarınız? Tüysüz müsünüz, kaşınız gözünüz süpersimetriye uygun mu? Baklava göbeğiniz var mı? Hepsini geçtim, sağlıklı mısınız? Bunun B vitamini, Kalsiyumu, Selenyumu var. Kalsiyum içersen D vitamini de alıcan başka türlü emilmez. Demir de alıcan, çinko da… Beton gibi olucan, zayıf, pembe yanaklı, ipeksi bi beton. Ve de tüm bunları yaparak ölümü yendim sanıcan, akıntıya karşı mütemadiyen kürek çekicen.

Biz aşağı kalır mıyız hiç Amerika’dan? Onlar obezse biz de oluruz, onlar koşarsa koşarız, her gün bir avuç kuruyemiş yeriz, daha sağlıklı ve daha güzel olmak için yırtınır dururuz. Bir de bunun kendini geliştirme kitapları sektörü var. Çoğunun ana felsefesi başlığıyla özetlenmiş, ayrıca alıp okumaya gerek yok. Yani dışı halletmek yetmiyor, bi de içimiz var. Kararlı, kendine güvenli, mutlu olmamız lazım. Aşkı bulmamız lazım, evlenmemiz lazım, işimizde çok başarılı olmamız lazım. Hayata yerleştirme sınavlarına hazırlanmaktan ne ara yaşayacağımız meçhul. Bunun en nadide örneği Dr. Öz veya Oprah’nın deyişiyle Dr. Oz. Oz büyücüsü mübarek. Beden yaşını hesapla, risklerini düşür, motorsiklete bile binme bu yolda, her gün avuç dolusu vitamin al, spor yap. Uğraş sürekli kendinle.

Öyle özeniyorum ki kendini bırakmaya. Bırakmış, salmış gitmiş hatunlar dolu hastane koridorlarında, malum bu aralar oralardayım. Bel ölçüsü 83′ün altında olmayan, kadere ve hayat dediğimiz bu yolun sonuna teslim olmuş kadınlar. Dik durmayan, yaşamımın anlamı ne, mutlu muyum diye sorgulama gereği bile duymayan kadınlar. Bizim böyle bi lüksümüz vardı bi zamanlar. Kadınlar olarak. Bi yaşa gelince salabilirdik, çocuklarımıza, torunlarımıza kucak olsun diye genişlerdi bedenlerimiz. Evlerde danışılan olurduk, bilgiyi aktaran. Umurumuzda olmazdı dışımız, bizden geçti diyebilirdik ve mutluyduk. Efendi isterse saçımızı boyatırdık, kına yakardık, genişleyen bedenlerimizi el kadar kıyafetlere sokmaya çabalamazdık, hayatla didişmeyi bıraktığımız bi yaş vardı. Klanın bilge kadınefendisi olabildiğimiz, anıları anlattığımız bi yaş müjdelenmişti bize, tüm o sıkıntılardan ve kadınlık hallerinden sonra. Bu çağ elimizden aldı biricik rahatlığımızı. Şimdi ne kadar dirensek de bizi geliştirmeye, gençleştirmeye çalışan bu girdabın içindeyiz.

3 comments Haziran 30 , 2009

Son

Bir devir kapandı, 80ler resmen bitti. Michael Jackson öldü, yaşarken zaten solmuştu hatırası ama bedenen de göçtü. Şimdi MTV ardarda ortaya karışık Michael klipleri sunuyor. Nasıl çığır açan cinstenmiş her biri. Hem teknolojik hem dans ve fikir olarak. Ben hiçbir zaman kendisinin ateşli hayranlarından olmadım, ancak gene de ölümü yaşlandığımı hissettirdi bana. Bizim devrimiz de o nostaljiyle anılan 50ler, 6olar, 70ler gibi tozlandı sanki. Yeniyetmeler bizim 2. Dünya Savaşı’nı dinlediğimiz gibi dinleyecekler Doğu Bloğu, Berlin Duvarı’nın yıkımını. Metallica veya Michael Jackson birer Frank Sinatra muamelesi görecekler. Postallar giydiğimize, birbirimize çekme kasetler yaptığımıza, bir Levis 501 için harçlık biriktirdiğimize şaşacaklar. Bu adam mı popun kralıydı diyecekler, bu beyaz suratlı, tuhaf burunlu, çocuklarına battaniye diyen ‘’siyah” adam? Evet diyeceğiz, o bi zamanlar siyahtı, ay dansı yapar, süper şarkılar söylerdi, postal rahat ve modaydı, kaset hazırlamak arkadaşlığın en önemli kanıtlarındandı, pul da biriktirirdik, okul da kırardık, ama ödümüz patlardı, 3G elektronik prangalarımız yoktu, SSCB vardı, 2. Dünya onlardı, 3. Dünya bağlaşıksızlardı, gerikalmışlar değil, Madonna daha tombul ama daha radikaldi, Metal garnitür değil ana yemekti, eski çamlar da daha bardak değildi.

Add comment Haziran 26 , 2009

Etek

-Mesanenizi boşalttınız mı hanımlar?
-Siz patlayacak gibi oldunuz mu?
-Üstten mi yapacaklar seni, alttan mı?
-Korkmuyorum ben, korkmuyorum.
-Adım okundu mu benim?

20-30 etekli hatunuz. İp gibi dizilmişiz ultrason koridorunda. Neyse ki, randevulu sistem. Kaynak, geç kalma, sıra kavgası söz konusu değil. Erkeklerin giremediği bi kattayız, hepimiz azıcık tırsmışız. Pantalonlu gelenlere yukarıdan bakıyoruz, eteklerimiz öngörümüzün ispatı. Kendi içimizde türlere ayrılmışız: Miyomlu menapoz etekliler, hamile etekliler, ”bekar” etekliler, ben. Hemşire mi sekreter mi oldukları, tek tip kıyafetlerinden ve kepsizliklerinden ayırdedilemeyen kapıhanımları tarafından uyarıldıkça tuvalete gidiyoruz. Mesanelerimiz sürekli boşaltılıyor. ”Bekar”larınki patlayacak kadar dolu olması gerekenler. Biz boşaltıyoruz, onlar dolduruyor. Daha önceden vaka-i tuhafiye başlarından geçenler acemilere öğütler veriyorlar. Nasıl girilecek, neden korkmaya hacet yok, hangi esvap parçası çıkarılacak hangisi kalacak… Eteklerin altında birer küçük kızız aslında. Birazdan adlarımız okunuyor: iki kişi, iki de içeride var. Seri üretime geçilmiş. Paravanın ardında doktor hanım, önünde iki sekreter. Doktor hanım bulgularını söylüyor, sekreterler anında yazıp yazıcıdan raporu çıkarıyorlar. Bunlar olurken odaya yeni alınan etekliler kabinlerde hazırlanıyorlar. Sıraları gelen banda çıkıyor. Tüm işlem 2 dakika sürüyor ve hepsi bilgisayar ekranı, ultrason monitörü ve masa lambası dışında ışık olmayan, loş bir odada cereyan ediyor. Etekliler utanmasınlar, daha da korkmasınlar diye. Eteklerimize müteşekkir, hayata dağılıyoruz.

2 comments Haziran 25 , 2009

Kızılay

Bugün temiz çıkan testlerimin de coşkusuyla kendimi Kızılay’a attım. Ankara’nın biricik merkezine. Bilmeyenler için Ulus Eminönüsüz Tahtakale gibi alışveriş açısından. Çok güzel eski binalar da var ama o ayrı konu. Sıhhiye, bana İstanbul’un gitmediğim kenar mahallelerinin dükkanlarını anımsatıyor. Çok han var ama işe yarar mal az. Yukarıda Tunalı Hilmi var, Kadıköy gibi. Oradan Gazi Osman Paşa’ya doğru gittikçe de Bağdat Caddesi tarzı alışveriş mekanları uzanıyor. Ankara’nın Nişantaşı’sı AVMler, en çok da Panora. Kızılay ise bunların ortasında, çoğu zaman keşmekeş içinde, sıcak, kalabalık, bol çarşılı, bol dükkanlı, ne ararsan var bir nokta, şahsına münhasır. Üniversitedeyken oda arkadaşımla dolaştığımız yerleri gezdim bugün. İzmir Caddesi, Necatibey, Sakarya, Moda-Soysal pasajları… İzmir Caddesinden sola dönüp üst geçidin oraya çıkınca sağdaki aynı simitçi. Ayakkabıcılarda gene aynı, kimin giydiği meçhul, palyaço ayakkabıları: uzun ve sivri burunlu. Biraz yukarıda Yüksel’den içeri girince envai çeşit ıvırzıvırcılar, kitabevleri, Dost. Eskiden ya Dost’un önünde buluşulurdu ya da şimdi kapanmış olan Atatürk Bulvarı üzerindeki Vakko’nun. Taksim’in AKMsi, Kadıköy Altıyol’un Boğası gibi. O noktalarda yığılan kalabalıkların içinde kolaysa bul buluşacağın kişiyi.

Ne keşfettiğime gelince internette tavsiye olunan GMK Bulvarı üzerindeki Sağlık ve Güzellik Merkezi adlı markete gittim. Makyaj malzemeleri değil ama, şampuan-krem-sabun-ağda gibi yan ürünler ucuz ve çeşitli. Makyaj malzemesinde Flormar ve Pastel var. Bir de gene aynı forumlarda tavsiye edilen Moda Pasaj’ındaki (İzmir-1 Cad.) Orhan Parfümeri’ye gittim. İndirimli fiyatlarla bile düğün için gereken fondöten ve göz farına bayağı bayıldım. Ayy bunlar Amerika’da ne ucuzdu. Walmart’tan Revlon aldığım günleri özledim. Ama eve gelince denedim, malzemeler kaliteli, onayladım.

Şimdilik turum bu kadardı. Ama toplayıcı hatun ruhumun keşfetmek istediği daha çok çarşı var Kızılay’da. Kapitalizm ve Kadın ahh ah.

Add comment Haziran 25 , 2009

Trafik

Tabii asıl mesele başımızın belası araba trafiği, ama işbu yazıya konu o değil. Haa o konuda da miskinliğe kapılmış değilim, mahalle manyağı olarak Cumhurbaşkanı’na kadar mesajlar, mektuplar yazmayı sürdürüyorum. Yani en azından megafon taşımama ve aptal saptal araba kullananlara ”lavuukk!!” diye bağırmama izin verilmeli. Neyse asıl konu sayfa trafiği. Blog yazma enteresan bi uğraş. Benim ilk baştaki amacım Sevgistanbulumun gazlarını yanıtsız bırakmamak, bir de güncelerle olan makus talihimi yenmekti. Her kız çocuğunun başına geldiği gibi bana da bi-iki tane cicili bicili hatıra defteri, ajanda görünümlü günce namzeti armağan edildi. Bunlarla maceralarım genelde 1 gün sürerdi. ”Canım defterim, bugün bi b.k yapmadım” diye yazamadığımdan sıkılır, bu eylemi acilen terkederdim. Pişman değilim, hala günlük/ce tutmayı yararsız ve depresif buluyorum. Hilmi Paşa’nın Kuva-yi Milliye’ye katılan Evropa eğitimli kızı değilim ki, ne anlamı var günbegün yaşadıklarımı kayda almanın. Hem zaten bütün, parçaların toplamından çok başka bişey değil mi?

Yazdıkça, hatta taa başından okuyucu sayım 2 iken anladım ki, blog işinde siz deyin paylaşımcı, ben diyeyim teşhirci bir gariplik var. Yazıyorsunuz ve yazarken de biliyorsunuz ki yazdıklarınız hiç tanımadıklarınız, daha da fenası en tanıdıklarınızca okunacak. Arızalı bir durum. Samimiyetin sağlam olması, bi süre sonra okuyucuya yazılmaması ya da rol kesilmemesi zor. Blog yazarları samimiyetsiz demiyorum. Tövbe haşa! Yalnızca bende de görülen insani bi hal üzerine dikkat çekiştirmek istiyorum. O trafiği gösterir eğri olmasa acaba bazı konulara değinmez miyiz? Ya da bizzat o eğri nedeniyle mi bazı konuları teğet geçiyoruz? İmkanı var mı kendimizi, hayatımızı süsleyip püslemeden anlatmanın? Benim de içinde olduğum bir kesim adlarımızı saklayarak, kimliklerimizi tam açık etmeyerek nefislerimizin emrinde yazmaktan biraz korunuyoruz. Bir de adı sanı belli yazarlar var. Bu insanlar akademisyen, uzman değillerse yazmanın bu tarafıyla nasıl başa çıkıyorlar bilemiyorum. Yani başlarından hiç yazmaya değer birşeyin geçmediği üç-dört günde, trafik eğrisi düşüşe geçince bir telaşa kapılıp konu doğurmuyorlar mı acaba? Ya da daha önemlisi kendilerinin ve ailelerinin mahremiyetini nasıl koruyorlar? Kimlik hırsızlıkları, insan kötülükleri gırla…

Zor yani. Siz mi yazıyorsunuz bloğu, blog mu sizi yazıyor? Eğriyi izleyip kazara yemek, alışveriş, sağlık bloğu haline gelmek an meselesi. O hengamede sizden ayrı bi siz yansıması oluşuyor. Eğer çok dolu, aktif, ukala, depresif, entellektüel, yalnız, hastalıklı, vart ya da zırt görünüyorsam hiçbiri doğru değil. O bir günün, bir yazılık anındaki ben. Bloglarını okuduğum kişiler için de öyle muhakkak. Bunu aklımın bi köşesinde tutmaya çalışıyorum, trafiği çok da önemsememeye.

Add comment Haziran 23 , 2009

Proje

Bu aralar benim işim gücüm sağlık oldu. Cumartesi dişçideydim, dolgu diye gittim ama diş çektirip çıktım. Adamın resmen morali bozuldu benim genetiği kötü dişlerimi görünce. ”Aama ben bu dişi kullanıp köprü yapıcaaaktım” diye üzüldü durdu, ben teselli ettim. Bu, kaybettiğim ikinci diş. İlkinde bayağı bi ağlamıştım. Salaklık işte. Bir de ağrımadığına şaştı doktor. Bu kistle nasıl ağrımaz bu diş, şerbetli mi? Eh, muhtemelen. Bi de üstüne lokal anestezi bende lokal lokal alerji yaptı, sivrisinek ısırığı gibi ama krem fayda etmiyor. Bi tek buz biraz kaşıntıyı alıyor. Bıraksanız kendimi yolabilirim. Ben de amma çürükmüşüm di mi? İnsan kendini sapasağlam hissediyor, bi de ağrısı sızısı yoksa. Sonra böyle hormonal dengesizlikleri, giden dişleri görünce biraz kırılıyorsunuz bedeninize. Sen de mi Brütüs? Neyse Allah başka dert vermesin.

Perşembe-Cuma da ultrasonlarım var. Projem benim, sağlığım. Kendimi bi düzeltsem rahatlıycaam. Ama proje bitmez biz hatunlarda. Evi dekore ederiz, hatta beğenmeyiz bi daha değiştiririz koltuğun yerini, bitki, sebze-meyve projelerimiz olur, sonra düğün, nişan, tatil… Şimdi şunu yapıcam der kadın, kafama koydum. Koyunca da yapar. Bunlar zararsız projeler, asıl mesele insana bulaşanlar. Kocayı veya çocuğu projelendirmeye başladın mı, ınnınıııın işte arıza! Adamlar değişmez, bu kesin. Ama çocuklarına kafayı takıp onlara proje gözüyle bakan çok kadın var (Hii, dilimi ısırayım, neolur noolmaz). Türkiye, malum, bi sınavlar silsilesinden geçti. 6., 7., 8. sınıf seviye belirleme sınavları ve de sonra ÖSS. SBS anneleri diye bi kavram çıkmış. Öyle bi kadınla sohbet etmişlerdi geçen hafta. Nasıl herşeyini çocuğunun günde 100 soru çözmesi ve sınavlarda başarılı olmasına adadığını anlatıyordu kadın. ”Elimde çok güzel bir hamur vardı, ona şekil vermek hoşam gitti” diyor. Çocuğu sağlıklı ve mutlu görünüyor fotoğraflarda. Diyetisyenli, anne servisli, bol sınavlı hayatında.

Kendimi düşünüyorum, kendi annemi. Ben de Anadolu Liseleri sınavlı, kredili sistemli, ÖSS-ÖYS hazırlıklı bir neslin evladıyım. Annem zaten ev hanımı olduğu için her daim bizimle ilgiliydi. Yani eve gelince çay-kek bulmamız sorun değildi. Biz çalışırken arkadaşlarını çağırmamaya da dikkat ederdi. Ama ben günde 100 soru çözdüğümü anımsamam. Hatta Hür Radyo eşliğinde çalışırdım, arada da Street Fighter oynardım. Belki Anadolu lisemizin iyi eğitiminden, belki Lise-2′den kurslara başlamamdan güzel geçti o dönem. Ya da belki ben öyle hatırlıyorum, sıkıntıları gene hasıraltı ettik. Düşünüyorum kara kara. Allah bize bi evlat verse biz ne yapacağız? Kaç yaşından itibaren sınavlara girmeye başlayacak o evlat? Ben de o anneler gibi çocuğu projelendirip kendi hayatımı onun üstünden mi yaşayacağım? Bu ülkede başka türlüsü mümkün mü? Biz memur çocuklarıydık, durmadan okuduk ve hatta hala okuyoruz. İsterim ki, bizim çocuklarımızın sanatçı, aşçı, sporcu ve sınırlı süreli aylak olma lüksü olsun. Proje olmasınlar, sadece sevdikleri için enstrüman çalmayı öğrensinler. O kurstan bu özel derse sürüklenmesinler. Herşeyleri olmasın, canları sıkılsın ve o sıkıntıyı gidermek için hayal etsinler, oyunlar uydursunlar. Bahçede, sokakta ödev, sınav düşünmeden, ağaç tepelerinde gezsinler. Ekmek arası peynir domates yesinler, üstleri kirlensin, zamanı unutsunlar sınavlarda dakika saymak yerine. İçimden bi ses böyle büyürlerse ve disiplin duygusunu da alırlarsa (cık tezat değil, denge) su akacağı yolu bulur diyor. Bu da doğmamış çocuğu projelendirmek oluyor.

Add comment Haziran 22 , 2009

Kıskanç

Düpedüz kıskanıyorum. Dişimi çektirdim, dişleri doğuştan sapasağlam olan, benim gibi günde bin kere diş fırçalamadan çürüksüz, dolgusuz, kanalsız, köprüsüz dolaşanları kıskanıyorum.

Ben gidemedim ve de bu sağlık işleriyle gidemiyeceğim. Tişörtü geçiren, mikrofonu kapan TRT sunucusu yollarda, tatilde, Kaz Dağlarında, Cunda’da, Ayvalık’ta. Ben gidecektim yaaa. Kıskanıyorum.

Bu kadar kıskançlığım. Düşün düşün başka bişey bulamadım. Makaleleri tak tak basılanları kıskanmıyorum mesela. Tezlerini 4 yılda bitirenleri de. Sadece güzel dişli Kuzey Ege gezginlerini…

1 comment Haziran 20 , 2009

Yazlık mekana geçtik.

Add comment Haziran 19 , 2009

Saç

önemli mevzu. O kadar ki, başka bi başlık bile düşünemedim. Hiç bişeye benzemez. O kötüyse, moral de kötü. O değişince hayatımız değişti sanırız, virgülleri onunla atarız. Bi anıya dönerken ”O zamanlar saçım uzun/dalgalı/röfleli/kızıl/perma” deriz mesela. Onu tanıdığımızı sanırız, ama o çoğu zaman başına buyruk davranır. En sıradan günde süper olur da, en önemli anda kabarır/siner/yağlanır.

(Erkek okuyuculara ve gevezelik sevmeyenlere anafikir: dün saçımı kestirdim. Hadi dağılın şimdi.)

Benim de tam böyle şahsına münhasır bi saçım var. İyi günleri var, kötü günleri var. 30ları sürmeye başladığımdan mıdır nedir daha iyi anlaşır olduk. Öncelikle salak salak yıkama sonrası kabaran hallerinin sebebi meğer dalgalı olmasındanmış, vigo da denen gavurcası hair diffuser olan meretten istermiş, tarak sevmezmiş. Bi de köpüğü yiyince ohh tamam. Bi de yıllarca ben onu solcu bilirdim, aslında sağcıymış. Sağa ayrılmak istermiş.

Bu ve benzeri özelliklerin keşfinde kuaförlerimiz aracı oluyorlar. Benim kuaförüm yılllardır Güliz Abla’ydı (Zeynep Kamilliler gidin derim). Ne Mos ne Kırıktarak, Güliz Abla nazıma dönen, halden anlayan, biricik kuaförümdü. Bi kere hatun olduğu için rahattık, ayrıca akraba olduğumuz için boş muhabbetlere de mahal yoktu. Nefret ederim kuaför muhabbetinden. Oturursunuz koltuğa, dakka bir gol bir: ”Okuyor musunuz, çalışıyor musunuz?” Off, sana ne? Okuyan saç ve çalışan saç farklı mı oluyor? Yabaniyim ben, bi sus bi işine bak. Yok illa ki, muhabbet açılacak. Güliz Abla’ya gidemediğim nadir zamanlarda bu muhabbetten kaçmak için ben de atış serbest deyip uydururdum. Çok eğlenceliydi valla. Bu Hariçten kuaförlerin bi sorunu da istediğini yapmamalarıydı. Uçlarından al dersin, kuşa çevirirler. Dip boya dersin, balyaj isterler. Sebep: kuaför egosu. Zanaatla sanat arasında bir yerde kuaför. Enteresan işler yapayım istiyor, ama müşteri gelmiş kırık temizletmeye, o da haklı. Hem kuaförün egosunu okşamalı, hem istediğini yaptırmalı. 

Amerikan kuaförleri yetenek konusunda bizimkilerin eline su dökemezler. Ama bi muhabbet etmiyorlar, bi de istediğini yapıyorlar. Dı. O defter kapandığına göre, Güliz Abla’yı da Ankara’ya getirtemeyeceğime göre ben naaapıcam? Dün ve öncesindeki iki hafta bu durumdaydım. Ankaralılara soruyorum, Paris, Red&White, İkizler, Fix, Zabit bilmemne gibi yerleri öneriyorlar. Oralar beni kasar, bi kesime 70 lira verirsem, gözüme uyku girmez diyorum. Anlamıyorlar. Zaten aşırı lüks mağazalarda da kasılıyorum ben. Memur çocuğu olmaktan gelen böyle bi refleks var (duy sesimi Engin Ardıç). Lüks kuaförde artık herhalde kurdeşen dökerim sıkıntıdan. Ben şöyle mahalle kuaförü istemiştim, kadınların lafladıkları, mütevazi bi yer, adı Türkçe bi yer. Bulamadım bi Ayşe/Fatma/Canan Kuaför.

Bu esnada boyam geldi, saçım şekle girmez oldu, başına buyruk olarak o beni sürükledi, ben takip ettim. Sitemizin çarşısının dört kuaföründen birine bodoslama girdim. Sonuç şöyle: kesim ve uyguladıkları rengi beğendim. Ancak muhabbet çabası beni gene gerdi. Özel bi soru sorulmadı ama her zamanki kuaför egosuyla beyfendi kendini övdü de övdü. Zaten başka bi kuaförün yaptığını beğenen berber görsem dişimi kırıcam. Bi yandan kesiyo, bi yandan da ”ne güzel tutturmuşum rengi” diyo. Diğer incileri: Herkes kuru kesim yapamaz hanfendi, ben iki yıl stayl çalıştım İstanbul’da (stil değil lütfen), bu perçemleri aynen keserim ben isterseniz. En son balyaj yapalım size, sarı renk dedi ben orada koptum. Ben de zorum ama yani. Muhabbet yok, somurtuk bi tip oturuyoo koltukta, her hareketi endişe dolu gözlerle izliyo. Adam en sonunda rahat olun, pozitif olun demeye başladı. Baktım olan saçıma olacak ben de gaz vermeye başladım: Aaa çok güzel oldu, ooo ellerinize sağlık. Eh, kuaför egosu mühim. Saçsa çok mühim.

Add comment Haziran 19 , 2009

19

Bir ay kaldı bayrama, bir ay! Bir ay sonra ‘’sigarasız kısmımız yok hanfendi” diyen garsonlara nanik yapıcam, dil çıkarıcam. Asıl sigaralı yeriniz kalmıyyycek inşalllah. Şimdilerde medya dosyalar açıyor: ”Sigara yasağı faşistlik mi?” Ne, hö, nasıl yani? Ya sev ya terket faşistlik değil; senin dedelerin Ermeni’ydi demek, cananlık yapmak faşistlik değil; bu mu faşistlik? Kaardeşim başkasına zarar vermeden ne yaparsan yap, umurumda değil. Ama kamu sağlığıyla oynama, sonra da buna dur diyenlere faşist deme hakkın yok.

Bas bas bağırıyor bilimadamları, kapalı yerlerde içilen sigaradaki zehirli maddeler havalandırmayla, klimayla çıkmıyor. Oraya ertesi gün de girseniz o zehirden nasipleniyorsunuz. Ama çok galiba böyle bir duyarlılık beklemek. Ben bu ülkede trende, bankta çocuğunun üzerine üfleye üfleye sigara içen anneler gördüm, hem içen hem emziren hem de ”doktor izin verdi” diyenleri… En manyağı da tütün üreticisi bi ülke olduğumuz için, sigara yasağını savunanları ekonomiye zarar vermekle, hainlikle suçlayanlar. Hiç merak etmeyiniz, en sıkı sigara yasaklarının uygulandığı ülkelerde bile ne sigara üretimi azaldı ne de tüketimi. Dev sigara şirketleri Çin, Hindistan ve ne yazık ki Türkiye gibi büyük pazarlara açılarak karlarına kar kattılar. Hem de Türkiye’de satılan paketlerin üzerine ”Türk tütününden” yazıp, Yunanistan’dakilerin üzerine ”Yunan tütününden” yazarak. ABD ve Avrupa ülkeleri sigara fiyatlarını yükselttiler, sigarayı iç ve bazen dış mekanlarda yasakladılar, böylece de sorunu bizimki gibi gelişmekte olan ülkelere ihraç ettiler. Nasıl olsa umurlarında değil diyerek. Oysa umurumuzda. Bu yasa o kadar önemli ki! İnsan hayatına biraz olsun değer verdiğimiz, gelişmekte değil gelişmiş bir ülke olduğumuzun kanıtı.

Sigaranın içindeki zararlı maddeler kanser başta olmak üzere onlarca hastalığa yol açıyor. Kalp ve akciğer servislerinde yatan insanların çoğu bu illetten muzdaripler. Dahası hiç sigara içmemiş, ama babası, kocası, kardeşi sigara içenler de bu belalarla karşı karşıya. Bu hastaların tedavi masrafları hepimizin cebinden çıkıyor, devletin beli bükülüyor.

Şu hayatta övündüğüm tek şey varsa o da babama sigarayı bıraktırmaktı. Paketini çalıp tek tek sigaraları çıkarıp üzerlerine yatay olarak tükenmez kalemle uyarı yazıları yazdığımı anımsıyorum. En sonunda da resti çektim: Madem bu kadar iyi bişey, sen bırakmazsan ben başlayacağım! Bıraktı ve de 10 yıl oldu. Yani bedeni sigaranın tüm etkilerinden arındı. Siz de yapın, güzel oluyor. Bu mücadeleye etkin olarak katılalım. Kızmadan, bağırmadan uyaralım. 19 Temmuz’da yürürlüğe girecek yasanın tavsamasına izin vermeyelim, sağlığın pazarlığı olmaz çok güzel bi slogan, kullanalım bunu. Yasayı uygulamayan restoran ve kafelere gitmeyelim.

Ben kendi adıma 19 Temmuz’dan başlayarak çantamda şu belgeden bulunduracağım ve de yasaya uymayanlara sinir bozmadan, zen zen vereceğim. Hatta cağım.

2 comments Haziran 19 , 2009

Previous Posts


Anketler

HSG'yi anlat diyenler, bakınız SIR başlıklı yazı.

Yeni komşu konusunda çoğunluk öyle ya da böyle tanışmak lazım diyor, mümkünse börekle

Yüzde 42'niz zannedersem çalışan anne olmaktan muzdarip olup yurtdışındaki gibi esnek çalışma saatleri olsun istemiş. Yüzde 38 halk kütüphanelerine imrenmiş. Yüzde 4 kitap, oyun, yemek kulüpleri burada da olsa demişler, ee kurun kendi aranızda, laf! Yüzde 17 başka şeylere özlem duymuş: netflix gibi, özgüven ve saygı gibi -ki onları bireysel olarak tesis mümkün değil. Bir de bir kişi hiçbişey istemem, memleketim, memleketim demiş. Ne güzel mutlu bi insan kendisi.

Yeni Yoklama:


Kim ne demiş?

dagkecisi on Kurban
Sevgi on Kurban
Anonymous on Kurban
gunesligunler on Sürfile
tomurcuk on Sürfile

Peynir ekmek gibi gidenler

Ara

Blogroll

Enteresan

Müptelasıyım

Eskiler

Kategoriler

how to add a hit counter to a website

Blog Stats

Sakız ağacı tomurcuğu

Bahar