Archive for Mayıs, 2009
Kopya
Yazdınız yazdınız, koca bi ekran mektup… Sözcükleri özenle seçtiniz, yüklemleri tarta tarta yerlerine koydunuz. Öyle ya da böyle birbirlerine bağlı bir cümlecikler bloğu oluşturdunuz, aradan birini çekseniz hüngürt şakırt aşağı iner tüm anafikir. Sonra bişey olur, Merkür geri mi gitmiştir ne, o koca yazı kaybolur gider. Sallamıyor gibi görünsek de içimize oturur. Giden geri gelmez. Sırça vazo kırılmıştır bi kere (dram dram). İki yol vardır önümüzde, belki üç. Ya satır satır anımsamaya çalışıp aynı mektubu yazacağız, ya kısa bi paragrafla özet geçip münasip bi yere de ”yazdım, ama silindi ühüüüü” lafını sıkıştıracağız. Ya da son çare bu bedbaht hatırayı unutmaya çalışacağız. Durumum budur.
Misafir-lik başlığıyla yazdığım yazıyı kaybettim, evden kaçtı, gören olmadı. Diyordum ki, büyüdüm bugün. Büyüdüm, çünkü annemler geliyor, benim evime geliyorlar, annemin yaptığı gibi yatak hazırladım onlara, temiz nevresimler serdim. Annem gibi evi sildim süpürdüm, belim koptu, ellerim aşındı. Annem gibi yemekler yaptım. İstiyorum ki, çok mutlu olsunlar, başardık desinler, fena iş kotarmamışız desinler…
Bu minvalde birşeyler. Tam pastayı anlatırken geldi annemler, sonra pastanın suyu (evet suluydu) salak İkea tabağından damlamaya başladı, fırın tabanında göl oldu, yandı, sinir oldum. Çay koydum, fırın temizledim, pasta kaldığı yerden pişmeye devam etti, bu sefer altında ikinci bi tepsiyle… İşte o ara gitti yazım. Belki gitmesi daha iyi oldu. Sulu zırtlak bi yazıydı. Kopyası mümkün değildi. Günlerin, insanların, anların kopyası olamayacağı gibi. Bulmuşken yaşamak lazım, klonlamakla hiç uğraşmamak. Şimdi babam kanepemde uyukluyor, annem çoktan yattı uyudu. Ben sürekli zıplayarak dolaşmak istiyorum. Güzel yani, aslı.
Add comment Mayıs 31 , 2009
Off
Kafam hiç yerinde değil, bütün gece rüyamda Dilber Fırtına denen kadını dövdüm. Üstelik bu daha kendi çocuğunun katili olduğunu öğrenmeden önceydi. Artık bu gece nasıl bi rüya görürüm Allah bilir. Ama öyle böyle değil, ellerine vurdum, çimdirdim, hırsımı almak için uğraştım durdum, bi yandan da ”bu çocuğu bi daha görmeyeceksin” diyordum.
Erkişi der ki, ben klasik bir evkadını olma yolundaymışım. Dil çıkarıyorum. Keşke… Nerede o günler. Valla imkan olsa evkadını olarak kalsam, kendimi derneklere, hobilere versem, süpeer. Ama nerede o şans bizde! Tabii o televizyonda izlediklerim anlamında söylüyor. Ama bu da Türkiye’ye özgü değil, ben Amerika’da da 48-hour Mystery ya da Dateline tarzı katillerin peşine düşen programları izlerdim. Neden? Bilemiyorum. Kimisi, örneğin babam, kötülüğün, cinayetin, ölümün, hastalığın lafını ettirmez. Ben öyle değilim, bunları ciddi ciddi düşünüyorum. Bu programları da insan kötücüllüğüne odaklanmış birer mini belgesel gibi görüyorum. Yanlış anlaşılmasın, bahsi geçen olaylar benim de midemi bulandırıyor, bakınız kabuslarım oluyorlar. Ancak bu kötülükler üzerinden insan ruhunun dehlizlerine kapılar açılabilir gibi geliyor. Sızanları da ne hayranlık ne de tiksintiyle, daha çok nötr bir merakla izliyorum. Her olaydan sonra aynı laflar ediliyor: Biz böyle değildik; Allahım toplumcak ne hale geldik; Devir çok kötü, idam geri gelsin; Bu nasıl insanlık! vs. vs. Oysa ben hiç de öyle düşünmüyorum. İnsanlık hep buydu ve hep böyleydi. Sadece şimdi daha yaygın iletişim araçları var, duyuyoruz. Ve de daha gelişmiş, organize bir kolluk kuvveti var, yakalıyoruz. Ayrıca idam varken de biz hatırlamasak da böyle vahşetler varmış. Eskiden Samanpazarı’nda idam edilirmiş mahkumlar. Millet çoluk çocuk, pikniğe gider gibi oturur, idam izlermiş. Bu bile kendi ironisi içinde ne kadar hasta ruhlu olduğunu kanıtlıyor insanın. Yani bu işlerin yeni yeni arttığı tam bir fasarya. Sadece görünürlük arttı.
İyi de ne yapılabilir? Nasıl yapılabilir? Bilmiyorum, bilsem bu programları hala izliyor olmazdım. Tek bildiğim her birimizin şiddete çok yakın olduğu, içinde bulunduğumuz duruma bakar…
2 comments Mayıs 28 , 2009
Sosyete
Çok mutluyum, çoook. Özüme döndüm, pazara gittim :) Daha önce de bi yazıda belirttiğim gibi konu alışverişe gelince kadınlar toplayıcı, erkekler avcı. Biz ellemeyi, seçmeyi, ayırmayı, ölçmeyi, fermuarları açıp kapamayı, bırakıp gitmeyi, sonra dönüp almayı seviyoruz. Ama çok seviyoruz öyle böyle değil. 5 liraya çok güzel bi tişört bulursak veya 3 tanesi 1 liraya çorap zevkten dört köşe, salon salomanje oluyoruz. Bu kesinlikle özümüze döndüğümüz için duyduğumuz, genlerimize işlemiş bi mutluluk. Böğürtlen toplayan mağara kadınının mutluluğundan çok da farklı değil.
Ben İstanbul pazarlarında büyüdüm. Tabii onların şahı Salı pazarıydı, artık taşındı. O bir ritüeldi bizim için. Salı sabahı erkenden kalkılır, dolmuşla Kadıköy’e gidilir. Klan klan yollara düşmüş kadınların arasından Altıyol’a çıkılır. Sonra yokuştan pazara girilir, sağlı sollu dükkanların arasından. Simitçiler, sucular, tokacılar… O Salı pazarı bana devasa görünürdü, asla yönümü bulamazdım, annemse pusula gibiydi. Şurada nevresimciler var, şurada kumaşçılar, çantacılar, ayakkabıcılar. Sıkı sıkı tutunur herkes para çantasına. Bazen kadınlar yol vermez, tezgaha yaklaşamazsın. Biraz çekilir misiniz pardon! Kadınlar seçer ayırır, birbirine fikir sorar, oracıkta üstlerine geçirirler kıyafetleri. Gel vatandaş gel, bi alan pişman bi de almayan! Pazarcılar şov yapar, atışırlar, bazen öyle maniler uydururlar ki gülmekten kırılırsınız. Pek muhafazakar halkımız bu pazarcılardan don da alır, sütyen de. Kocasının kilosuna göre hangi pantalonu alacağını sorar. Kırk yıllık esnaf, hep aynı yerde: Abla olmazsa haftaya getir değiştirelim. Herkes abla, yenge, bacı. Kurbağalı derenin karşısına geçerseniz asortik mallar bulursunuz. Derenin bir adı da boklu dere, fokur fokur kaynar, millet burnunu tutarak karşı tarafa geçer uyduruk bi köprüden. Ya düşsek diye konuşuruz bazen.
Ankara… Ankara pazara karşı, pazara yabancı. Adından belli: Sosyete Pazarı. Halbuki satılanlar Salı pazarının ayarında bile değil. İstanbul’un eskiden bi sosyete pazarı vardı, Ulus pazarı. Sosyeteydi, çünkü pazar olmasına rağmen elbiseler 100 liraydı. Pazara Fransız Ankaraysa bu adı takmış tüm giysi pazarlarına. Bu da yetmiyor, sürekli bu pazarları yasaklamaya çalışıyorlar. Esnaf istemiyormuş. Ne saçma! Pazardan aldığım tişörtü orada, o fiyata gördüm de aldım, aklımda yoktu. Mesela güneş gözlüğü almam pazardan. Yani dükkandan alacağım şeyi pazarda var diye almıyor değilim. Pazarlar kalkarsa ekonomiye iyi değil kötü etkisi olur bu yüzden. Ama Ankara hep böyleydi. Ben buarada öğrenciyken de giysi pazarı olmaması sinirimi bozardı. Kızılay’da pazar tipi dükkanlar vardı, ama malları 15. kalite. Hatta sırf Salı pazarına gidenler vardı Ankara’dan. İşte bu Ankara memur mantalitesi. Rekabetten korku…
Tüm bunları bana düşündüren Ümitköy’ü geçince sağda Dekocity AVM’nin alt katında kurulan Çarşamba pazarı. Pazar 10 gibi tam olarak kuruluyor, daha erken gitmek mantıksız. Konutkent ve Çayyolu ana caddelerinden üzerinde Sosyete Pazarı yazısı olan bedava servisler geçiyor. Aynı servisler saat başı geri de götürüyorlar. Pazar kapalı alanda kurulu olduğundan iyi organize edilmiş, klima da var. Ohh. Şimdi oturup belediyeye bu pazarları kaldırmamaları için yazı yazacağım. Sosyetik sosyetik.
2 comments Mayıs 27 , 2009
Kötek
Böyle link link bi günümdeyim ama n’apiiim, dakika 2 gol 2. Bakınız bu insan evladı aşırı hızdan ceza almış ardından da 1,5 saat sonra yine aşırı hızdan gebermiş. Evet gebermiş diyeceğim daha başka ne diyebilirim? Ne güzel ki, yanında başka bi canı da alıp götürmemiş. Hişşşş, siz trafikte atari oynayanlar, hepinizin sonu bu! Ve de gram üzülmem sizin için, yeter ki böyle teker teker, sek, başkalarını ellemeden gidin.
Çok mu acımasız oldu? Onlar altlarındaki 4 tekerle kimseye acımıyorlar… Yol vermiyorlar, hız yapıyorlar, hatalı solluyor, utanmadan sağlıyorlar. Riski bile bile kendi canına acımayan ben neden acıyayım…
Add comment Mayıs 26 , 2009
Yuh, çüşşş, oha
Bu haberi okuyunuz! Sonra durun, bekleyin, dumurunuz geçince tekrar okuyun. Burası Türkiye, ehe ehe demeden önce de bi durun bence. Ya ne geldiyse başımıza Burası Türkiye, ehe ehe demekten geldi. Ben artık böyle olaylar karşısında, alaycı bi ses tonu ve çarpık bi gülümsemeyle bu sözü etmek istemiyorum. Çok güzel bi gelişme görüp, bi yardım görüp, sesim titreyerek ve gururla Burası Türkiye diyebilmek istiyorum. Buradan İsmail Güngör’e sesleniyorum, davul olun inşallah, üstünüze de geçit yapsınlar. Bi yerde okumuştum eşek demek suçmuş ama eşeklik yapmayın demek değilmiş. Öyle işte.
3 comments Mayıs 26 , 2009
Hanım
Hayatımın ilk apartman yönetim toplantısına katıldım bugün. Safım ya, zannediyorum ki 11′de başlayan toplantı 12-1 gibi bitecek. Nerede… Saat 3′te kazan gibi olmuş bi kafayla çıktım kuruldan. Nasıl oluyor da insanlar yaşlanıyor diyordum, aldım cevabımı. Apartman toplantısı, veli toplantısı, okul aile birliği toplantısı, iş toplantıları, kulüp ve dernek toplantıları derken hem bedenen bitiyor insan hem mimik çizgileri alıp başını yürüyor. Bir de yorumlardan anladığım kadarıyla ben en az kavgalı toplantılardan birine rastgelmişim (!). Medeni, pardon çağdaş, modern mi modern bi muhitteyiz ya, ondanmış. İzlenimlerim şöyle:
1. Analitik düşünme ve pratik çözümler bulmaktan aciziz. Çoğu zaman tartışmalar, aynı içeriğin farklı sözlerle ifadesinden ve giderek artan ses düzeyinden ibaret. Bu nedenle sosyal bilimlerde görev yapan akademisyenlerin (ben ben ben) en büyük misyonu gençlere tartışma adabını, analitik düşünmeyi, özlü ve kısa ifade tarzını öğretmek olmalıdır.
2. Erkekler çoğunluktaydı (hadi ya cidden mi?) ve genelde fiyatlara takmışlardı. Kadınlarsa apartman girişine çiçek konmasını önerdiler. Kadın çiçektir.
3. En küçük sivil örgütlenme olarak kabul edilebilecek apartman yönetimi emekli memur amcalara teslim, bayağı da iyi yapıyorlar.
4. Komşuluk ölmüş kardeş. Selam sabahı bıraktım, gülümseme eksikliği bir benim derdim değilmiş. Yapmacık da olsalar Amerikalılar bu konuda bizden çok ileride.
5. Kapıcı demek ‘’siyaseten uygun” değil, apartman görevlisi….
6. Yönetimden aidat alınmıyor, o kadar lafın tek balı bu.
7. Enerji tasarrufu için kanunla zorunlu hale getirilen dairelere doğalgaz pay ölçeri ve termostat takılması ”üşürüz” bahanesiyle ertelendi. Ama 5 yıl içinde geçmek şartmış. İşte o zaman bütün evli çiftler kavgaya oturacaklar, kadınlar termostatı açacak, erkekler kapayacak.
8. Bi de bu kadar kelli felli amca ve teyzenin arasında 30 yaşında Hanım olunmuyormuş. En sinir olduğum şey olmasına rağmen sırf tıfıl görünüyorum diye bana adımla ve sen diye hitap etti yeni tanıştığım insanlar. Gıcık şeyler.
2 comments Mayıs 24 , 2009
19
Süpper bi yaştır. Lise denen mutlulukla anımsanan ama iğrenç yerden kurtulmuşsundur, belirsiz 20ler de başlamamıştır henüz, eni konu gençsindir.
Bi de 15 var. Orta 3 bedbahtlığıyla karşı karşıyasın. Fizik zor, matematik zor. Bir de üzerine beden eğitimi dersi 19 Mayıs’ta hangi salak hareketleri yapsak amacına hizmet eder olmuş. Diğer okul şanslı: tango yapıyorlar, bembeyaz kıyafetler giyiyorlar. Biz kenar grubuyuz, Amerikan yerlilerinin sembollerinden bozma desenlerle süslü, turuncu mu turuncu bi etek giydiriyorlar, bi de turuncu badi. Hani şu alttan düğmelenenlerden. Daracık, zevksiz, ince, sütyen giysen belli olacak, giymesen bir türlü. Zaten elini kolunu nereye koyacağını şaşırdığın yaşlar bir de bu aptal kıyafetleri giyip aptal hareketler yapmak zorundasın. Yerde yatmalar, seyircilere çiçek atmalar…. İyi de Harp Okulu veletlerine karşı neden, nasıl yapıyoruz hocam biz bu hareketleri. Laf atıyorlar haklı olarak, laf atılası bi pozisyondayız. Off ki off. Çiçek olanlar, renkli kartlarla yazılar yazmalar… Neden? Ne alakası var bunların Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcıyla? Bir direnişi böyle mi kutlar insan?
Adını koyalım. 19 Mayıs stadyum törenleri 1930lu yılların İtalya ve Almanya’sından çıkan FAŞİST adetlerdir. Herkes bıraktı, bi biz devam ediyoruz bi de Çinliler! Bugün o çiçek kılığına girmiş, yüzünden bin parça düşen kızları görünce düşündüm de, bugün 19 Mayıs sebebiyle ekstra işkence yapılıyor gençliğe. Başka türlü kutlanamaz mı direnişimizin doğuşu? Bilim yarışmaları, sergileri yapılsa. Stadyum partileri verilse, gençler gönüllerince dans etseler. Atletizm turnuvaları ön planda olsa, sonra teknoloji olimpiyatları… Kaç para harcanıyor her yıl bu salak törenlere? O parayla bugün toprağa verilen Saylan’ın da isteyeceği gibi kaç çocuk okutulur? Kimse gençlere soruyor mu nasıl kutlamak istediklerini? Bir tanesi bile biliyor mu Samsun’a çıkmadan önce Mustafa Kemal’in nerede oturduğunu, kimlerle organizasyonlar yapıldığını, yola nasıl çıkıldığını? Bi Allah’ın kulu da bırakalım bu şaklabanlıkları, faşist adetleri demeyecek mi? O zaman izin verin çocuklar zamanlarını harcamadan atlasınlar 15i, gelsinler 19a.
3 comments Mayıs 19 , 2009
Kırmızı Kurdele

Birkaç yazı önce adı geçen Kırmızı Kurdele ve de temsili arabam. Ben aslında 69 Mustang hastasıyım, ama edinmek -hatta oyuncağını bile- mümkün görünmüyor. Şimdilik Bilo’yla idare ediyoruz. Bu kurdeleyi beyaz yuvarlak bir kağıda konuşlandırıp, arka cama koymayı planlıyorum. Bir de erkişiye logo çizdirirsem etinden sütünden yararlanılsın diye bu mecraya koymayı tasarlıyorum. Hatta ve hatta basit bi site kurup, yapıştırdığım kağıdın altına da adresi girmeyi düşlüyorum. Ve dahi o sitede önüme çıkan trafik salaklarını ifşa etmeyi çok ama çok istiyorum. Mesela geçen gün araçlara kırmızı ışık yamışken ben ve başka bi insan evladı şirine şirine birbirimize doğru yürüyorduk ki, görünüşte Ecevit kasketli ve normal adam izlenimi veren amca arabasıyla aramızdan süzülüp geçip gitti. İkimiz de bakakaldık. Daha doğrusu ben yetişebilir miyim diye biraz takip ettim. Evet ben böyle bi manyağım. Yetişsem hiç öyle çığrından çıkmış kokona tavrıyla bağırmayı düşünmüyordum üstelik. Olaya sosyal bilimci bakış açısıyla yaklaşıyorum, neden acaba insan bu derece çizer kafayı? Nedir bunun ana ve baba fikri?
Böyle obsesif, Türkçesi takıntılı bi insanım. Misal geçen gün bu huyumu bilen erkişi acaba geleneksel okçuluk nerede yapılıyor gibi bi soru sordu, 15 dakikada geleneksel okçuluk veya Kemankeşlik rehberine dönüştüm. Bana soru sormayın böyle. Cidden takıyorum. Şimdi de trafiğe taktım; hayır nasıl olsa yüzde 50 ihtimal bu yolda telef olacağım, hiç olmazsa ben de bu manyaklarla uğraşayım.
Haa bissürü kırmızı kurdele arttı. İlk kurdelemi Sevgistanbul’a takacağım, biliyorum o da akıllı sürücülerden, canına, canlara değer verenlerden.
1 comment Mayıs 19 , 2009
Ömür
Uç uca eklenmiş bir amaçlar ve takdirler silsilesi… Öyle ya da böyle 15-16 yıl süren bi eğitim süreci, hazırlanmak hazırlanılandan uzun çoğu zaman, sonra sorular: Okul bitti mi? İşe girdin mi? Evlendin mi? Çocuk yaptın mı? İkinci çocuğu düşündün mü? Tatile gittin mi? Çocuklar çalışkan, saygılı, ahlaklı oldular mı? Mezun oldular mı? Evlendiler mi? Torunların oldu mu? Emekli oldun mu? Yazlık aldın mı? Ne zaman ölmeyi düşünüyorsun?
Ben hep nasıl’ın ne’den daha önemli olduğuna inandım (Jude: Surely, it is not what you do, but the way you do it). Ama bazen, çok nadir de olsa çok iş yapmış, bunları da iyi yapmış insanlar çıkıyor. İşte bu kişiler ölümleri ve ardından gelen yaşam dökümleriyle beni ayrı bir üzüntüye savuruyorlar.
Ben Türkan Saylan’ın bazı görüşlerine hiç mi hiç katılmadım. Böyle özürlü cümleler kurmak zorunda bırakıyor Türkiye’deki griliklere gıcık, tarafgar siyasi ortam. Fikirlerinin tümüne katılmadığınız -sanki mümkün- birini överken illa ki, amalı, ancaklı cümleler gerekiyor. Yoksa… Yoksa ”onlar”dan oluyorsunuz, güdük kafalılarca damgalanıyorsunuz. Başa sararsak tüm fikirlerine katılmıyor olsam da Saylan, ömründe hem çok iş yapmış hem de bunları hakkını vererek yapmış bir insan. Dolayısıyla kıskanıyorum, dudaklarımı kemiriyorum. Bu ülkede cüzzam vardı bi zamanlar, şimdi sadece Malkoçoğlu filmlerinde kötü Bizanslılarda görebilirsiniz bu illeti. Keza Behçet hastalığı… Hiişşş alo, Ankara’nın doğusuna geçmemiş bizler, kafanız alıyor mu köy köy yurt ve okul yaptırmak için koşturmayı? Bissürü parayı trakkadanak eğitim davasına yatırmayı? Benim almıyor. Ben, ömür denen trenin evlenmeyle çocuk arasındaki vagonları arasına sıkışıp kalmışım, cürmümden fazla yer yakmayı, bi halta yaramayı isterdim. Ömrün hakkını vermeyi.
Add comment Mayıs 18 , 2009
Aslolan
müzik… Ayakkabı, kostüm, dans, koreografi, hepsi hava cıva… İşin gelip dayandığı, zurnanın zort dediği yer müziğin ne kadar iyi olduğu, melodinin kulaklarından uzaklaştıktan sonra bile tıngır mıngır beyninde çalmaya devam edip etmediği.
Amerikalılar için hiç birşey ifade etmeyen Örovizyon şişmiş şişmiş 42 ülke olmuş. Ben bizden başkası kaale almıyor diyordum, ama İngilizler en büyük bestecilerinden Sir Weber’i yollamışlar, Almanlar Dita Von Teese’i çıkartmışlar. Yani herkes öyle ya da böyle önemsiyor. Dahası herkes öyle ya da böyle İngilizleşmiş, halbuki sözler değil işte, aslolan müzik.
Aynı filmlerde aslolanın öykü olması gibi. Ennn süüper oyuncuları da oynatsanız, siciayın dibine de vursanız, sizi yakalayan şey öykü. İçerik. İnsanda da öyle. Ve de şıpp diye herkes görüyor olup olmadığını. Örovizyon örneğinden gidersek, tamam herkes komşusunun sırtını kaşıyor, ama pek azı hariç kimse Norveç’in şirine şarkısını, tatlı melodisini gözardı edemedi. Tekrar filmlere dönersek bi kere daha diyorum, nah buraya yazıyorum, gidin Devrim Arabaları’na. Vallahi de billahi devrimle, 1960la, sanıldığı gibi politikayla alakası yok. Yaparızcılarla yapamayızcıların, bu ülkedeki memur mantığıyla girişimci aklının arasındaki savaşla ilgili bi öykü var. Aslolan o.
Add comment Mayıs 17 , 2009
