Archive for Nisan, 2009
Fark-lar
Herkes aynı soruyu soruyor: Alıştın mı? Gerçekten merakla sorulan sorulardan bu. Hani arkasında hiçbir mana olmayanlardan. Oraları sevdin mi? sorusu gibi değil mesela. Bu soruya genelde negatif yanıt bekler Türk halkı. Ardından da Bir Başkadır Benim Memleketim şarkısını. Alıştın mı? sorusuysa hani düşen bir insana Acıdı mı? sorusunu sormak gibi. Bilgi edinme amaçlı, ama cevabı da belli biraz. Çünkü alışma zamanla doğru orantılı. Ama tam olarak nedir alışmak? Sabah uyanınca yeni durumu idrak edemeyip ben neredeyim diye düşünmeyi kesmek mi? Öyleyse eğer bu zaten hiç olmadı. Farkları daha az görmek mi? Daha az Amerika’da diye başlayan asap bozucu cümle kurmak mı? Orayı unutmak mı? Nasıl unutulur ki ömrün 6 yılı? Hem ne gerek var? Oraya alışma mesele olabilir de, insan kendi ülkesine tekrar alışacak kadar yabancılar mı hiç?
Ben belki hızlı adapte oluyorum, belki değişikliğe çok açık değilim ama olunca da vızz diye alışıyorum, bilemem. Ama böyle bi ters kültür şoku yaşamadım. Bazı bazı tabii ki, oradaki bazı şeyleri özlüyorum. Ama bu özlemde benim de tavrımın payı var galiba. Sanki orada yaptıklarımı burada yapamazmışım gibi davrandım bugüne kadar. Farklıydı burası. Sokaklarda koşamazdım, bakarlardı. Yogaya gidemezdim, kokonolar doluşmuştu, pahalıydı. Araba kullanamazdım, ölüm ya da katil olma tehlikesi vardı. Orada yediklerimi yiyemezdim, bulunmazdı, bulunsa basit kaçardı. Açık açık fikirlerimi söylemezdim, bölünmüştük, pörçüktük. Benim örtülü arkadaşlarım var desem bir köyden kovulurdum; bazı insanların suçları ispat olunmadan mahkum edildiklerini söylesem başka bi köyden. Farklar, nasıl olduysa beni kısıtlar olmuşlardı. Belki benim alışmaktan anladığım, alışkanlıklarımdan vazgeçmekti. Sonra bu farklara nanik yapmaya karar verdim pazartesi günü. Spor kıyafetlerimi çekip yağmurda yürüyüşe çıktım. Parklara kurulan yürüyüş yolları tartan değildi, koşan yoktu, sallamadım. Sessiz, kadife bi devrim yaptım farklara karşı. Belki budur alışmak.
2 comments Nisan 29 , 2009
Çocuk
Diğer Türk lehçe ve dillerinde çocuğa bala denir-miş. Yalnızca bizde aslında hayvanların, özellikle domuzların küçüğüne verilen ad olan çocuk zamanla insan yavrusu için kullanılır olmuş. Neden acaba? Çok çok yavruladığımızdan mı, yoksa hayvan yavruları gibi uzaktan sevdiğimizden mi bebeleri? Özde değil sözde! Siz de benim duyduklarımı, gördüklerimi görseniz, gördünüz ve duydunuz da muhakkak böyle kafa yarıcı taşlar savururdunuz parçası olduğunuz insan güruhuna.
Ey bu memleketin büyükleri, bilin ki, bu ülkenin adli tıbbında görevli bir tane, biricik, tek, sayıyla 1 çocuk psikiyatristi varmış. Yani tüm Türkiye’den mahkemelere intikal eden yılda 3000-4000 taciz ve tecavüz davasının mağduru nerede olurlarsa olsunlar İstanbul’daki bu biricik psikiyatrist tarafından muayene ediliyorlar. Söz konusu hekim insani sınırlar çerçevesinde günde 10-12 hasta görüp rapor yazabildiğinden bugün birçok dava için 2011 yılına randevu veriliyormuş. Yani örselenmiş, çiğnenmiş ruhlar 2 yıldan sonra muayene olabiliyorlar, davanın sonuçlanmasıysa daha uzun zaman alıyor. Dahası, ey halkım, yakın zamana kadar bu sebil sübyan 7 kişilik ihtisas kurullarında, o da yetmezse 50 kişilik genel kurullarda başlarına gelenden sorguya çekiliyor. Tüm uluslararası ve vicdanlararası teamüller gözardı edilerek uzmanlığı psikiyatri olmayan kişiler bu çocuklara aynı soruları tekrar ve tekrar soruyorlar. Ama çocuk muhtemelen oraya gelene kadar kabuk bağlamış oluyor zaten. Çünkü 5 hatta 10 kez hem de psikolog yanında olmadan genital muayeneye tabi tutuluyor bu çocuklar, bağırarak, kendilerini yerlere atarak. Yok bitmedi, bitmez. Ödenek yetersizliğinden İstanbul dışından gelen davalarda sanık ve mağdurun aynı otobüste getirildiği sık rastlanan bir durummuş. Evet, evet doğru okudunuz. Cehennem Ekspres’te sapıklarla kurbanları yan yana…
Taş atan, ekmek çalan çocuğu hapse atan, protestoda çocukları dövüp kafasını patlatan, elalem köpeklerini psikoloğa götürürken kendi çocuklarına 1 uzman hekim ayıran biziz.
Dün Anıtkabir’e gittik. 3 İhlas, 1 Fatiha okumak, ama daha çok o havayı teneffüs etmek için. Her yaştan, her politik ve sosyoekonomik geçmişten yüzlerce insan vardı. Neşeli, gururlu… Bu sahiplenmeyi görmeyenler bu ülkeden tabi ki umutlu olamazlar. Güzeldi. Sonra film gibi bi kare gördüm. Saçları perçem perçem, iki yaşlarında bi oğlan çocuğu, elinde çıta saplı bayrağıyla, avluda dönüp duruyordu kendi çevresinde. Nasıl gamsız, nasıl menekşe gülümsemeler saçarak… Onun bu gülüşü için yıllar önce ölen, beli bükülenleri düşününce, bir de bu bahsettiğim imkansızlıkları, biraz ağladım, biraz da hırslandım.
Add comment Nisan 24 , 2009
Yok-lama
Yoktum, geldim. Annem bi operasyon geçirdi, güzel geçti, iyiledik ve iyileştik, döndüm. Bu vesileyle geçen haftanın ana gündem maddelerini vermek isterim:
- Çapa Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bölümü Aritmi servisini toptan öpüyorum, başıma koyuyorum. Orada yatanlara da hemen şimdi, acilinden şifalar diliyorum. Memlekette güzel şeyler de oluyor. Tek kişilik odalarda sosyal sağlık güvencesiyle yatmak da mümkün, süpper gececi ve gündüzcü hemşireler de…
-Aynı serviste sigara sebebiyle damarları tıkananlar da vardı, içmeyin şu mereti. Hayatta gurur duyduğum bişey varsa o da babama sigarayı cebren ve hile ile, sen bırakmazsan ben başlarım tehditleriyle 10 yıl önce bıraktırmamdır. Yaşasın militanlık!
-Çapa’ya yolunuz düşerse, ki hastaneye düşmesin, Fasuli diye bi yer var, lokum gibi de kuru fasulyesi, yiyin ve de bana dua edin anacıım.
-İstanbul’da lale zamanı… Söylemesi ayıp Emirgan’a gittik, 300 tane lale fotoğrafı çektik. Yemek yedik, yürüdük, İstanbul’un hakkını verdik. Hişş şişmesin bi yerleriniz…
-Zart diye gözaltına alınıp zurt diye bırakılan, biiiir dolu hukuki usullere uyulmadan zan altında bırakılanlara üzüldük. Bu konuda etraflıca yazacağım, ben kadı kızıyım.
Böyleyken böyle. Sağlığınız yerindeyse öpün başınıza koyun,
Add comment Nisan 20 , 2009
Güneş-li

Dostlarla -hepsiyle değil ama- geçen bir haftaydı. İstanbul’dan Caanım geldi. Ben üniversiteyi ve sonrasını gurbette okuyarak lise arkadaşlarımdan ister istemez koptum, üçü hariç. Onlar benim ciğerim, bu kadar. Yukarıdaki de hayallerimdeki mutluluk karesinin en baba parçası. Herkese dostlu kahve köşeleri nasip etsin Allah.

Bu da bugünün göğü. Meğer her pazar sabahı Ankara ahalisi İncek yollarına kahvaltı yapmaya koşarmış. Ben böööyle bi burjuva adetinin böööyle bizden yaşandığını görmedim. Sosyal değişim ve zenginleşmenin genel sonucu olan öğle saatlerine kadar tıkınmak geleneğine gözleme ve adına köy eklemeyle bu işi de bizleştirmişiz. Bizim ana fikrimiz arkadaşlarımızın ikiz oğullarıyla temiz havada ve yeşillikler içinde güzel vakit geçirmek ve de muhabbet etmekti. Kavaklar gölge etmese de emelimize de ulaştık.

Add comment Nisan 12 , 2009
Sofra
Akdeniz kültürünün ortak özelliği sanırım sofra aşkı. Bööyle mide fesadı oluşturacak cinsten bolca yemeklerle bezenmiş, başında yemek için değil de sohbet için oturulan, saatlerce süren, kahkahalarla yorulan sofralar… Benim ilk sofra anılarım tabii ki anneannemden kalma. O mutfak masasında oturup güneş dolan havadanlıktan gelen güvercin seslerini dinlemek, anneannemin ocak başında terleyen yüzünü, sürekli doğrayan, karıştıran, yoğuran ellerini izlemek. Biz bugün çocuklara çoğu şeyi söyleyerek öğretmeye çalışıyoruz, halbuki nesiller arası gösterilerek öğretilen şeyler sanki daha sağlam kalıyor bizimle. Dün de ben ilk soframı kurdum. Gene bolca panik yaptım ve de abarttım. Ankaralılara Rumeli yemekleri yapayım dedim. Manca, acılı, zeytinyağlı fasulye Rumeli yemekleri mi emin değilim, ama benim Rumelili anneanne mutfağında görüp sevdiklerim. O sofra kurulurken bizden sonra gelecek nesilleri düşünmeden edemedim. Bu sofraya daha kimler eklenecek? Ne sohbetler dönecek? Bizim torunlar da bu saydığım yemekleri deli divane olarak sevecekler mi? Yoksa zorla mı oturtacağız sofraya? İnşallah kayınbabaannemin getirdiği şekerler gibi tatlı olur ağzımız, sofralarımız muhabbetler dolar taşar. Ay bugün çok sevgi kelebeği bi günümdeyim, Nisandandır.
Add comment Nisan 11 , 2009
Soğuk-luk
Hamamların bunaltıcı olmayan ve genelde yaşlıların takıldığı giriş bölümüne verilen ad. Şuradan çıktı.Yapılan araştırmalara göre bebeklikte, yani henüz titremeyi bilmezken, bizi kahverengi yağ hücrelerimiz soğuktan korurmuş. Haşerette de bulunan bu hücrelerin enteresan tarafı çok az olsalar da çok hızlı besin yakıp ısıya dönüştürmeleri. Şimdi bunu aşırı şişman insanlarda nasıl aktif hale getiririz diye düşünüyorlar, çünkü büyüyünce yokolduğu sanılan bu hücreler az da olsa sırtımızın üst kısmında, boynumuzda ve omuzlarımızın ön kısmında kalıyormuş. Hani yiyorum yiyorum kilo almıyorum diyen gıcık insanların gıcıklık nedenleri… Bazı insanlarda daha fazlaymış bu hücreler. Sıcağı çoook seven ve erkişiyle kalorifer açıp kısma yarışmaları düzenleyen bi kişi olarak, bu durum hoşuma gitmedi. Diyeceksiniz ki, kilo dünyevi bi mevzu boşver. Evet, 2 kilo fazlam var, yaza kadar vermem lazım gerçekten de dayağı hakeden, dünyevi bi mevzu. Ancak her kadının hormonel sebeplerden 30 yaşından sonra otomatik olarak yılda yarım kilo aldığı da malum. Eee buna çoluk çocuk, stres ve güllaç, tulumba vs. gibi yurdum zararlılarını katın, durum ortada. Olaya sadece estetik olarak bakmıyorum, kilo artışı sigaradan sonra birçok hastalığın ikinci ana nedeni. Bunların içinde kalp hastalıkları da var, öldürmeden süründüren diyabet de. Sonuç itibariyla kiloyu (ya da toplam kütledeki yağ artışını) takıntı yapmadan (eh zor) dikkate almak durumundayız. Demek ki neymiş, çocukları fazla sıcakta büyütmemeli, biraz soğuğa alışsalar, misal 15 derece, daha iyi. Biraz ürperdiğimiz oda sıcaklıkları daha sağlıklı. Arada sırada soğukta yürümek de iyi fikir. Ama evlere soğukluk yaptırmak mantıklı değil, çünkü Amerikalılar süper soğutulmuş evlerde yaşıyorlar ama dünyanın en obez milleti onlar gene de. Ya da ne bileyim çocuğunuz kilo almıyorsa, üşüdüğü ve fazla enerji yaktığı için de olabilir. Üff karışık yani. Şunun hapını çıkarsalar yakında bari.
Add comment Nisan 9 , 2009
Bit
Samanpazarı ve Çıkrıkçılar’a yaptığımız geziden sonra ayın ilk pazarını iple çekiyorduk. Her ayın ilk pazar günü Aşağı Ayrancı kapalı pazarında antikacılar günü yapılıyor. Buraya yıllar önce tesadüfen gelmiştik, sonra sanırım bir ara Samanpazarı’na gitti pazar, şimdi geri gelmiş. Oradan buradan topladığı eşyaları getiren de var, Bursa ya da Ankaralı gerçek antikacılar da… Galiba bir de Cebeci’de kuruluyormuş, ama tam yerini ve zamanını öğrenemedim.
Gidecek olanlara sabah erken 10 gibi gitmelerini tavsiye ederim, park yeri bulmak güç oluyor. Yanınıza imkanlarınız ölçüsünde nakit para ve karar verme yeteneği alınız, benim gibi kalakalmayınız. Nereden başlasam, hangisine uzansam ruhundaydım bugün. Erkişi, hemen yatağanlara, tüfeklere, eski paralara, Rus ve Osmanlı madalyalarına meyletti. O biliyor ne istediğini. Banaysa hepsi hoş görünüyordu. Ben acaba plak insanı mıydım, yoksa gümüş kaşık mı biriktirmeliydim? Al sana yeni bi kendini tanımlama ihtiyaç noktası. Eski plaklar, alemler, radyolar, kutular pek revaçta. İki grup nesne ilgibi çekti benim. Yemeni ve kumaşlara baskı yapmak için kullanılan motifler ve de eski saatler… İlk grubun fiyatı boyumu aşınca iki eski saat aldım. Bu kurmalı, zilli, tıkır tıkır çalıştığı duyulan, geceleri insanı dellendiren saatler nedense hoşuma gitti. Kim bilir yıllarca kimlere yemeğin, sevgiliyle randevunun, ilacın, okulun, davetlerin vakitlerini hatırlattılar. Sahipleri gitti ama onların tıkırtıları şimdi benim evimde. Bir de eski fotoğraflara bakmayı seviyorum, ama elim varıp da satın alamıyorum. Objektife siyah beyaz gülümseyen genç kadınlar, uzaklara dalıp giden çocuklar, çakı gibi subaylar… Bu fotoğraflara bakarken hüzünlenmemek imkansız. Hele de araya karışmış nüfus ve evlilik cüzdanları, bu hayatın geçiciliğini daha da bir çarpıyor yüzümüze.
Ankara’da insan bu sürekli tüketicilik, alıcılık, nesne arayacılık haliyle daha fazla yüzleşiyor. Budur Ankara’nın sorunu. İstanbul’da alışveriş yapmadan, Boğaz kıyısında bi çay içme ihtimaliniz var. Ankara’daysa kuşa döndürülmüş Kuğulu Park’a mı gideceksiniz? Tabii ki Anka Mooooldü, Cepaydı, Optimumdu, Armadaydı tüketici mekanlarında tükeneceksiniz. Bu çölde böyle ilk Pazarlar vaha gibi.
Add comment Nisan 5 , 2009
Maruzat
Sayın Prof. Baskın Oran takdir ettiğim bir öğretim üyesi ve aydın, ancak kendisine mümkünse ”ezber bozmak” lafını getirdiği gibi götürmesini rica etmek istiyorum. O kadar çok kullanıldı ki, o kadar tuttu ki, sıradan, kalıplaşmış sistemin dışına çıkmak için başka bi tabir kullanamaz olduk. Bir de bu söz sanki bulaşıcı. Bi sohbette kullanılınca izleyen 10 dk içinde başka biri tarafından mutlaka bir daha kullanılıyor. Bünyemde alerji oluştu. Noolur alın götürün bu sözü, kendisini özletsin, yüzünü eskitmesin, dönüşü muhteşem olsun.
Add comment Nisan 2 , 2009
Basıldım
Yok, öyle götürdüler merkeze şeklinde değil, daha çok aldılar indeksliye şeklinde. Bizim meslekte aslolan makale basmaktır, bu makaleleri de AVM kitapçısında satılan dergilerde değil de, indekslenmiş, saygınlığı kabul görmüş, hakemli dergilerde yayınlamak önemlidir. Yalnız fikirlerden çok, kim kimi tanıyor, kim kimin öğrencisi gibi şeylere bakılıyor. Yani bu yoldaki bütün meslektaşlarımın işi zor. Ben de bunca yıl uğraşıp en sonunda bi ortak makale basabildim. Ama bu da bi başlangıçtır. Zaten o da hocamın desteğiyle oldu, asıl tuhaf olan bu işin aldığı zaman ve de basılı görünce hissettikleriniz. 2 yılı buluyor bi makalenin basılması, üzerinden sayısız kez geçiliyor, çıktığında artık bıkmış oluyorsunuz kendisinden.
2 comments Nisan 2 , 2009



