Archive for Mart, 2009
Üniver-site
Akademide çalışmak için eskiden girdiğimiz LES’e benzer ALES diye bi sınav çıkarmışlar. Ona başvurmak için bugün eşimin çalıştığı üniversiteye geldim. Naasıl bahardan kalma bi gün! Nasıl capcanlı heryer. Berbat bi planlama ve çirkin yapılara rağmen gençler cıvıl cıvıl, zıpır zıpır. Tabii yeni modaya aklım ermiyor kesinlikle. 80lerle 90lar harman olmuş, eklektik, kah dar pantalon, kah mannak çizmelerle bezeli bi kıyafet silsilesi… Ama gözle görülmeyen bi ruh var ki, o hiç değişmiyor. Dışarıdan farklı, anlık, bi kaynama noktasına yakınlık, bi her olasılığın gerçekleşmesine inanabilirlik… Bu mesleği neden seçtiğimi hatırladım bi kere daha. Ben bu ortamdan hiç uzaklaşmak istemiyorum. Tikisi, cobcobu, devrimcisi, kafasıkarışığı, voleybol oynayanıyla hep bu insanların içinde olmak istiyorum. Hep değişiyorlar, ama hep aynılar aslında.
1 comment Mart 31 , 2009
Orta
Tanıştırayım “Median Voter Theorem”! Gavur okullarında Türkçesini öğretmediler (bilen yazsın makbule geçer), zannederim orta seçmen teorisi gibi tercüme edilebilir. Teori, kısaca şöyle der: eğer bi mevzuda seçim yapılıyorsa en çok oyu almak için en mantıklı strateji o mevzudaki politikaları, orta ve ortalama seçmenin hoşuna gidecekler arasından oluşturmaktır, çünkü bu politikalar en çok oy alanlar olacaktır. Atla deve değil di mi? Basit bi fikir yani. Ama çoğu iyi teori basit fikirlerden çıkar. Gene bu teoriden hareketle siyaset bilimciler daha çok oy almak isteyen aşırı uç partilerinin demokratik süreç içinde ortaya kayacaklarını, aşırılıklarını törpüleyeceklerini öngörür. Yani siz komünist partisiniz, herşey devletleşsin diyorsunuz, ama ülkede sizinle samimi olarak aynı fikri paylaşan 5 adam var. Biraz ortaya kaysanız, elektrik devletleşsin ama bankalar serbest olsun derseniz, en azından bankacılardan oy alırsınız, 5 artı mesela 12, bi bakmışsınız 17 oyunuz olmuş. Böyle böyle her seçimde biraz ortaya kayarsınız, artık sadece kendi adamlarınızın değil toplum genelinin oyu sizin için önemli olmaya başlar, bu geniş tabanın size sağladığı iktidarı kaybetmek istemezsiniz, tataaaa kitle partisi olmuşsunuzdur. Misal size sosyal demokrat felan derler, eskiden komünisttiniz ya. Ama, fakat, lakin her ayrılık bir vazgeçiş… Yine aynı teorem der ki, ortaya kayan aşırı uç ideolojiler zamanla yumuşadıkça, uçlardan uzaklaştıkça buradaki dar tabanlarını da kaybederler. Demokrasi böyle güzel (!) birşeydir işte. Sizi oy uğruna davanızdan vazgeçirir ağzınıza bi parmak iktidar balı sürerek ve de böylece ehlileştirir fikrin gücüyle ayaklananları. Bundan kelli sisteme giren aşırı partilerden -tabii sistem işliyorsa- korkmak yersizdir. Onlar ehlileştikçe aşırı unsurlar akacak başka mecralar, başka partiler bulurlar ve de döngü tekrarlanır.
Bir köşetaşı edasıyla sorayım: şimdi ben bunları neden anlattım? Hiiiç, içimden geldi.
Add comment Mart 30 , 2009
Mola
Evlilik parodilerinin çok kullanılanlarından biri şöyle gelişir: Adam maç izlemektedir veya video oyunu oynamaktadır, kadın dırdırlanmaya başlar, benimle ilgilenmiyorsun diye tutturur, kavga çıkar… Ben bu klişenin neden klişe olması gerektiğini asla anlayamamışımdır. Misal, bizim evde erkişi PS3 denen üstün aygıtla meşgul (tahtaya tak tak), Barcelona’ya teknik adam olmuş, Messi’yle galibiyetten galibiyete koşuyor, bense bu molanın tadını çıkarıyorum. Hadi şimdi itiraf edelim erkekler burunlarını sokmasalar rahatça yapacağımız bir sürü kızsal iş var. Ne zaman biz bu işlerden birine kalkışacak olsak ya canları bişey çeker ya bizi arayacakları tutar. Ne yaptığınızı gizleyince daha da meraklanırlar. Siz kopya çekerken yakalanmış gibi hissedersiniz, yakalanmasanız da sürekli diken üstündesinizdir. Öte yandan erkişi teli başına geçince en az 2 saat rahatsınız, ister kızsal meselelerle uğraşır, ister internete girer, ister kitap okursunuz. Üstelik 2 saat sonra da sizi uzun zamandır görmemiş erkişi çıkar gelir, kafasını dinlemiştir, mutludur, arkadaşlarına benim hanım bana karışmaz şeklinde caka satabilmektedir. Yani Amerikanyalıların deyişiyle win-win durumu, alan razı veren razı o 2 saati. Yani, eyy mızırdayan klişe skeç hatunu özentisi, sen de yap güzel oluyor.
Ürün önerisi: Budur bölümüne yazmayacağım, çünkü gavurlar anlamaz. İstanbul Tahtakale’de Doğubank’ın karşısındaki parfümeri deposuna gidiyosunuz, Solingen et makası, tırnak makası, törpü alıyosunuz. Makas tek başına 40 lira falan. Ama değer. Benim gibi hiç anlamasanız da, hemen kapıyorsunuz. İster manikürünüzü evde yapın, masraftan kırpın (kriz kriz), ister alın kuaföre götürün hijyen olun.
Add comment Mart 29 , 2009
Akbaba
İnsanın ölüm acısının fenalığını bilmemesi için hiç sevmemiş olması lazım. Aksi halde insan ne birinin ölümünü dileyebilir soğuk bi yürekle ne de ölüm haberinin üstüne abanıp prim yapmaya gayret eder. Bi dakka ya, bi dağılın! Bi durun da insanlar acıyı hazmetsinler. Muhsin Yazıcıoğlu, kendisine atfedilen katliamlara karışmış mıydı? Bilmiyorum. Yaşamadığım bi dönemle ilgili de hüküm veremem. Bunları yapmış bile olsa, alt tarafı ölümünü umursamazsınız, sevinmek de ne oluyor? Ama var böyle insanlar ve de klavyesi olan yazıyor maşallah. Ya o helikopterdeki diğer insanlar onlara da mı sevindiler bu durumda? Bir de dakka bir gol bir, doğru yerde aranmadı diyenler ve de onlara uyup yok yok arandı diyenler var… Bu tartışmaların bi zamanı var, ama o zaman şimdi mi? Nedir bu ölü eti kemirme aymazlığı? Olgun toplumlarda yapılabilecek 3 saptama var bana göre:
1. Torosları görmemiş, 3 metre kar nedir bilmeyen, sis ve tipi şartlarında yürümemiş insanlar şımarık şımarık konuşmayı kesmeliler.
2. Türkiye’de 4000 feet altı için sivil radar ağı yokmuş, bu kurulmalı.
3. Acil Servis numaraları birleştirilmeli, bu operatörler özel eğitimden geçirilmeli, her tür felakete hazır olmalılar.
Geride kalanların Allah yardımcısı olsun, bunu unutturmasın.
Add comment Mart 27 , 2009
Pişkin
Bu konuda bi kere yazdım, üstü kapalı. Ancak her duyuşumda tepe tüylerim ayağa kalktığından bu sefer de açık yazıcam (evet cam, sinir yaptım cağımlayamayacam). Canan Arıtman adlı kimin vekaletini aldıysa ona iki çift sözüm olacak kişi utanmadan,sıkılmadan kafatasçılık, faşistlik, kan ve soy soruşturmacılığı yapmıştır. Akabinde Cumhurbaşkanı kendisine manevi tazminat davası açmıştır ve de bu 1TLlik davayı kazanmıştır. Ben olsam kendisine dava açma sebebimi soyu hakkında yanlış bilgiler vermek diye değil, başka türlü açıklardım. Buradaki türlü için siz hayal kurun da kurun artık. Bugün bu artık konuşmaması, mümkünse var olduğunu unutturması gereken insan gene konuşmuş, AİHM’ne gideceğini ve Türkiye’nin rezil olacağını belirtmiş. Evet oluruz. Sizin gibi bi insanı sol geçinen bi partiden seçtirttiğimiz için, o parti sizi hala atmadığı için accayip rezil oluruz. Bu olay, pişkinliğin sözlükteki karşılığıdır. Hatta bir yıl süreyle ben pişkin demem gerektiğinde canan diyeceğim, siz anlayın.
Biz solcu ve sağcısıyla feci ayrımcı bi toplumda yaşıyoruz. Yalan o “aah ah Osmanlı’da nasıl da kardeşçe yaşardık” masalları. Öyle mi? Ondan mı yan yana kilise, cami, havra yapan insanlar birbirlerini kestiler, sürdüler, yaktılar? Habil ve Kabil kardeşliği mi bu? Irkçılık, biz farkında olmadan yeşeren bi ayrık otu. Ondandır hala en eğitimli, en solcu, en muhafazakar millet sistemcimizin bile ağzında yer yer “Aman bırak onu o Çingen/Kürt/Laz vs vs” gibi sözcüklerin dolanması. Bu lafları ederken bunların ırkçılık olduğunu bile düşünmeyiz. Batı’da Doğu’da her yerde bu hastalık. Ne biz aşağıyız ne başkaları aşmış bu problemi. Ama insan, insana insan olduğu için değer vermesi icap eden (benim için solcu tanımı) birinden de böyle bi hareket, ardından böyle bi cananlık beklemiyor.
Not: Ben özür dileyenlerden değilim, dilemem gereken bişey yapmadım bu hususta ömrümce. Ancak kimsenin de etnik kökeninin bahis konusu yapılmasına katlanamam, etnik kimliği küfür olarak kullananlara da gıcığım. Yani ne oradayım ne burada, buyrun buradan yakın.
1 comment Mart 26 , 2009
Cırr-la-ma
Hatunların bi naz hali, bi işe girişmiş çatkılı halleri, bi aylık depresif halleri (var işte var, bana ne bilimsel veriden), gidip gelen endişeli halleri, bi de bi de cırrlama halleri var bence. Kişiden kişiye bu hallere binbir çeşit eklenebilir, ama bazı semptomlar kadınlığa özgü. Misal bazen sırf öylesine erkeklerin dediğinin tersini söylüyoruz, ben kendimi bu halde yakalayınca tartışmada dibine kadar battıysam genelde kendime hayret ediyorum. Olabiliyo yani böyle arızalar. Not: bu blog aleyhimde delil olarak kullanılamaz, özellikle de ben haklıyken. Neyse efenim gelelim cırrlama haline. Bazı hatunlar zaten sürekli bu modda gezerler, bazısı içinse özellikle satıcılar veya resmi merciler tarafından damara basılması gerekir. Ben genelde zen zen gezme taraftarıyım. Akademiyi de tüm zorluklarına rağmen bundan seçtim, oturduğum yerden giydiğim çoraba kadar asıl meselem rahat olalım, sakin olalım, huzurlu olalım şeklinde. Varsın paramız çok olmasın ama ağız tadımız olsun de mi efenim. Yalnız zaman zaman bu zen insanını bi köşeye itip cazgır hatunu ortaya çıkarmak şart oluyor.
Olay şöyle gelişti. Saray Halı’dan aldığımız salon halısı hatalı çıktı. Bunun üzerine halıya bakmaya geleceklerini söyleyen yetkililer tam 3 kez bizi ektiler (ekilmek: bkz. bekledim de gelmedin). Dün gelen güzel insan başladı halıyı sarmaya.
-Pardon nereye götürüyorsunuz halıyı?
-Fabrikaya.
-Neden?
-Hata inceleme kurulu orada.
-Orası neresi?
-Kayseri!!!
-Eee ne zaman gelir halı?
-15 gün sürer. Ama asıl süre 30 gün.
-%+^’(/&!!! (cırlama anı)
Sonuç olarak mağazadaki bi başka halıyla değiştirdiler bugün kendisini. Bu durum benim cırlama sonucu oluşan yaralarıma merhem değil. Sukünetimi bozanlara bi de mektup döşendim.
Haa eli maşalı halimin ettiği laflara gelince: bırakın sarmayın, herkese böyle göstericeeem, Evropa’ya mal satıyorsunuz ama… tarzı gayet edepli ancak kılıç-kalkan laflar. Güzel oluyor, insan muharebe kazanmış gibi hissediyor. Ama çok da sık olmasa daha güzel.
Add comment Mart 25 , 2009
Bişey
yapmalı! Evet, evet yapmalı ama ne ve de nasıl? Uzaktan atıp tutmak kolaydı, hadi kolaysa katıl sivil örgütlere, giriş o projelere… Tamam kendi işimiz gücümüz, meşgalemiz var da biz nası üreteceğiz, nası nası fayda sağlayacağız? O okullar, kütüphaneler, imece projeler, düşlediğimiz arifane* işler nasıl kotarılacak? Azim yetmiyor, memlekette sivil toplum mayınlı bi arazi! Bi yanda bildik alışıldık kamplaşmalar mevcut. Çağdaş’tan girip Attatürk’ten çıkmak güzel de ben yardım yapmak istiyorum, siyaset değil. Kabarık saçlı, rozetli teyzelerleyse uğraşamam, daralırım. Öbür yana baksan, hayır var vakıf var da bi de Deniz Feneri’yle felan hafiften bulanan bi mide var. Ateş olmasa duman çıkar mı hesabı… Ama bunlar alıştığımız ayrışmalar, aralarından sıyrılabiliriz, en azından renkler belli, köşeler ayrı. Bir de ne idiğü belirsiz, apolitik olduğunu iddia edenler var ki, onlar kafamı daha çok bulandırıyor. Kardeşim çıkın söyleyin neyseniz ona göre ayağımızı denk alalım. Bir de naifim ki bu örgütleşmeler konusunda, adamlar dernek, kültür, yardım deyince ben şakkadanak inanıyorum. Keşke inansam ve de öyle kalsam (bkz. bilmenin laneti). İnternetteki şüpheci arkadaşlar her ineğin altını kaldırıp buzağı var mı diye bakıyorlar ya… Eninde sonunda bişey çıkıyor. Hoppala benim mide gene ekşiyor, velhasılı sosyal kimliğimi gerçekleyecek örgütsel zemin bulamıyorum (oyoyoy).
En son örnek Yeni Yüksektepe adlı dernek. Benim dernekten içeri adımımı atmışlığım yoktur, ancak aktivitelerini duymuşluğum vardır. Hatta yakın bi arkadaşıma sen de yap, güzel oluyor demişliğim… Ben filmi başa sarayım. Liseden bi arkadaşım uzun yıllardır gidiyor bu derneğe. Kendisi zaten feylezof gibi bi insan olduğundan felsefe dersleri alması, kendini doğa kamplarında gelişen felsefe tartışmalarına vermesi beni hiç şaşırtmamıştı. Onun üzerindeki olumlu etkisini görünce bende de bu oluşum hakkında olumlu bi görüş oluştu, bu sebeple tavsiye ettim diğer arkadaşıma. O arkadaş gitmedi, ama ben yurda dönünce belki bi göz atarım diyordum. Sonra geçenlerde bi de baktım iki günlük astroloji semineri düzenlemişler. Tamam, kova burcuyum, astrolojiye samimi hisler besliyorum ama bi felsefe ve kültür derneğinin astrolojiyle uğraşması tuhaf geldi bana. Biraz didikleyince karşıma scientology gibi bi hiyerarşi, ezoterizm, paganizm, ak büyü vs. bi sürü şey çıktı. Şimdi ben hangi birine inanayım? Bi yanda arama kurtarma ekibi, doğa yürüyüşleri, seminerleri, kurslarıyla şirin bi örgütlenme var, diğer yandaysa emellerini gizlemiş misyoner bi kuruluş. Bana ne, pagan da olsalar gam yemem, misyoner de. Ama böyle gizli kapaklı haller insanı sinir ediyor. Benim de canımı sıkıyor, ben dişime göre bi oluşum bulamayacak mıyım? Şöyle herkesin yakasındaki isim kartlarında renginin belli olduğu, gizli ajandası olmayan, sadece ve sadece ortak proje üretmek paydasında buluşan bi grup insan… Yok mudur?
* Yeni öğrendim bu sözü. Eskiden ahilerin kendi loncaları içinde usta ve çırakların katılımıyla yapılan yemekler. Özelliği gavurların potluck dedikleri tarzda herkesin yemeğe birşey getirmesi. Ben de arkadaş gruplarımızda böyle arifane usulü yerleşsin istiyorum. Hem gidilene zorluk olmaz hem de bence daha zevkli.
Add comment Mart 24 , 2009
Eski
Ankara’nın uydukentlerinde yaşayanlar Kızılay, Sıhhiye veya Ulus’a inmeden aylar geçirebilirler rahatlıkla. Biz onlardan olmak istemediğimizden, bir de bakır tepsimizi ayaklandırma ihtiyacı doğduğundan kendimizi Çıkrıkçılar Yokuşu’nda bulduk bugün. Ankara Kalesinin dibinden, Anadolu Medeniyetleri Müze’sinin civarından giriliyor bu Mahmutpaşavari yokuşa. Sonra bir yanınız kına setçileri, diğer yanınız sepetçiler. Bir de eski dükkanları restore etmişler Samanpazarı civarında. Kilimciler, bakırcılar, antikacılar, gümüşçüler… Selamlara ”Usta!”ların, hayırlı işlerin, kolay gelsinlerin katıldığı bir eski zaman parçası oluvermiş etraf. Tadından yenmiyor. El kol doluluğundan ne bi gözleme-çay ekürisi oluşturabildik ne doya doya fotoğraf çekebildik. Bi dahaki sefere daha etraflıca gezmek üzere sözleştik Çıkrıkçılarla.
Aç parantez. Meydan denen yerin yakınında küçük bi çarşı, içinde de Amerika’dakiler gibi bi koleksiyoncu keşfettik. Adı BaykuşveDiğerleri Koleksiyonevi. Adını dükkan sahibi Ahmet Bey’in baykuş biçiminde biblo, heykelcik, resim ve rozetlerden (daha neler nelerden) oluşmul devasa koleksiyonundan alıyor. Benim en çok eskiden bizde de olan horozlu, civcivli, kurmalı çalar saatte kaldı gözüm. Sohbeti de çok hoş olan bu dükkana defaatle uğramayı ve yeniye eski katmayı planlıyorum. Kapa parantez.

Bu, başka bi koleksiyoncu. Biraz organizasyon gerektiriyor.


Bu kadar baykuş olabileceğini hayal edemezdim :)

1290 tarihli Ahi Şerafettin Camii minaresi.



2 comments Mart 21 , 2009
Ceza
Anlatmazsam çatlarım, anlatmazsam kendime gülemem, elalemi de kendime güldüremem. Sözün -de hali, -e hali varsa benim de muaaahhhhaaa halim var. Olay şöyle gelişti. Ev hanımı modunda minik bi video oyun kahramanı olarak etraf toparlanırken banyoya girildi. Hiii o da ne!!!! Tuvaletten sular damlıyor, amanın şıpır şıpır etraf göller yöresine dönmüş. Hemaaan telefona sarıldım tabii.
-Alo. Ben Erkişi’nin eşiyim. Hani biz boru delmiştik mutfakta, hah o biziz. Hani siz sonra bizim takamadığımız klozet kapağını takmıştınız. O klozet kapağının birleşme yerinden su geliyor.
- Klozet kapağından mı?
- Evet, tuhaf yani. Oradan nereden gelecek di mi? AMa geliyor, hatta altına kova dayadım.
Bizimle uğraşarak aylık kazancını katlayacağını anlayan tesisatçı gelir ve duruma 30 saniye kadar göz atar.
-Eee abla bakar mısınız? Siz bu tuvalet musluğunu kenara kaydırmışsınız, bi de iyice sıkmamışsınız. Oradan gelen su yürüyerek buradan damlıyor, ben musluğu sıkınca su kesildi.
-?!
-Abla merak etmeyin şimdi gülmeyeceğiz, sonra yanına çay yapıp rahat rahat dalgamızı geçmeyi planlıyoruz.
Oyoyoy… Musluk kapatmaya tesisatçı çağırdım a dostlar! Olur böyle vakalar deyip, gelmişken ve de bize halihazırda bi ceza kesmişken tesisatçıya ışıklarımızı taktırdık. Kendisini bi güzel kalkındırdık.
Add comment Mart 19 , 2009
Biz
tuhaf bi milletiz. Şu an komşu evlerden bol canım ciğerimli, bol sevdalı, bol mahalleli dizi sesleri geliyor. Bu, bizim yansımamız mı yoksa müşterek düşümüz mü belli değil. Biz, hep geniş aileli, salon salomanje ”o eski” bayramlarda, apartmanlarda, sokaklarda yaşıyoruz, kapıların kilitlenmediği, kahvenin bahane olduğu, tahtaya vur nazar değmesinli, hayırdır inşallahlı… Hani bi anıyı onbin kere anlatırlar da sizinmiş gibi hissedersiniz. Böyle bi ”biz” var mıydı? Yoksa eskiler çürük kısımlarını atıp şerbete banıyorlar da hiç var olmamış bi ”bizi” mi anımsıyoruz? Acı bi şaka olmalı öyleyse eğer. Çünkü her akşam olmayan bi mahalleyle, olmayan bi caanım aileyle uyutulan bu halk her sabah selamsız komşulara, sapkın bir trafiğe, asık suratlara uyanıyor. Bi resme bakarak yaşayan analara oğullarının son mektubu verilmiyor, köpekler zehirleniyor, adamlar doğranıyor… İnsan tam da ben bi düş gördüm galiba deyip umudunu kesmişken bi söz duyuyorsunuz, gülümsemeler size sormadan geliyorlar. Önümüzde giden Murat 131′in arkasında: Baba yorgun, elleme! Tuhafız, ama biziz.
2 comments Mart 17 , 2009
