Archive for Ocak, 2009
Enik
Kaliforniya’da 8iz doğuran kadını duymuşsunuzdur. Şu an öğrendim ki, 33 yaşındaki teyzemizin 6 çocuğu daha varmış. Etti mi sana 14. Nadya teyzemiz evli değilmiş, genç kızlığından beri çocuk yapası varmış, bu nedenle embryo dondurtmuş. Yaşları 2 ve 7 arasında değişen 6 çocuktan sonra bi tane daha kızım olsun demiş ve de 8 embryoyu yerleştirtmiş. Zannedersem eşek başı konumundaki doktor da bir tane için neden 8 embryo koyuyoruz dememiş. Eksiltme işi mışırıklı. Bu konuda seçim yapanı yargılamak olmaz, ama bu teyze eksiltme de istememiş ve 8izler bi güzel doğdular. Kadın, çocuk eğitimi bakaloryası almış, halen terapi üzerine master yapıyormuş. Ehem, ehem ne denir bu hatuna? Tamam 6-7 çocuk büyüttü anneannelerimiz, hala büyük aile, karpuz aile durumuna girenler var. Ama o insanların bir destek sistemleri var. Kocaları, anneleri, teyzanneleri, konu komşu, eş dost. Bu hatuna annesi bile posta koymuş. Geri dönse de 14 taneye nasıl bakılır. Yoksa belli bi sayıdan sonra farkmıyor mu? Enik muamelesi mi görüyor bu çocuklar? İnşallah sağlıklıdırlar, ama sağlıklı bile olsalar annelerinin işten arta kalan zamanının 14te birinde büyüyecekler her biri. Ümitle bekliyorum doğurmak için ehliyet sorulacak günleri. Yok parayla, eğitimle alakası yok. Ehil kişi, nasıl bir sorumluluğun altına girdiğini bilen kişi olmalı. Ayy canım bi kız daha çekti deyip yavrulayana, ne çocuk emanet etmeli ne de enik.
Add comment Ocak 31 , 2009
Deli-kanlı
Sıcağı sıcağına RTE’nin bir hışım Davos zirvesini terkedişini izliyorum. Aksın göz nurum aksın, bundan böyle kör baksın hissiyatına girmeme yol açan Gazze görüntülerinden sonra bi tarafım, ohhh iyi yapmış, ohhh canıma değsin diyor. 13 yıldır uluslararası ilişkiler tedrisatından geçen yanımsa biraz sıkkın. Herhalde olaya tanık olan Türk diplomatlarının da biraz canları sıkılmıştır. İç politikada çok puan toplayan bu dobra, delikanlı haller dış ilişkilerde pek sökmez çünkü. Bakınız Bush halleri. Çünkü dış politikada ebedi dost veya düşman yoktur, sadece çıkarlar vardır, bazılarına göre biraz da değerler, normlar. Ortadoğu barışı, dahası Ortadoğu’ya İran’ın liderlik etmemesi Türkiye’nin çıkarınadır. Her ne kadar o barışın sağlanması gökten kırmızı kar yağmasına bağlıymış gibi görünse de bu işi kotarmak için iki faktör önemli: sağduyulu, arabulucu büyük güç (Obama ABDsi) ve her iki tarafta sözü dinlenir, arabulucu bölgesel güç. Bu bölgesel güç, yakın zamana kadar Türkiye olabilir gibi görünüyordu, hatta gibisi fazla. Öyleydi. Arap ülkeleri, misal Mısır, Ürdün, zaten soruna taraf olduklarından güven sağlamaları beklenemez. Bu durumda İsrail’i de, Lübnan’ı da, Suriye’yi ve dahi Hamas’ı da ikna edebilecek yegane bölgesel mekik Türkiye’yDİ. Artık bu mümkün görünmüyor. İsrail’deki imajımız anti-semitik ve Arap yanlısı olarak değişti. Değişirse değişsin demek kolay. Amaç, kalıcı çözümse biz önemli bi şansı kaybettik. Bu hareketin bir de dolaylı etkisi olmasından korkuyorum ben. Zaten abarmış bi ırkçılık var ülkemizde. Solcu geçinenler menşei soruyor, Kürt diye adam dövülüyor, Yahudi diye futbolcu yuhalanıyor. RTE’nin Yahudi halkına gıcığımız yok dediğinin farkındayım. Ama halk dediğiniz güruh, bi adet çocuk sürüsü. Laftan değil, yapılanları taklitten anlıyorlar. Hadi hayırlısı.
Ek: Amerikan ve Ortadoğu’nun gündemlerinin ne kadar farklı olduğunu gösterdi bu olay. Haber, en liberal ve Filistin yanlısı New York Times’ın bile ana sayfasına giremedi. Onun yerine Dünya başlığı altındaki dördüncü haber. CNN’in sayfasındaysa ana başlıklar arasında ama olay bir paragrafla özetlenmiş. Al Jazeera içinse ilk haber. Aradaki fark bu. Amerika için ilk haber ekonomik paket. Onun dışında hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar şu an.
Add comment Ocak 29 , 2009
Kalp-sever
Kaderciliğimizden mi yoksa genel olarak karnımızı doyurmaya çalışmaktan ona sıra gelmemesinden mi bilmiyorum, önlem almak kültürümüzün temel bi parçası değil. Çığdır, seldir, toprak kaymıştır, deprem olmuştur, kaderdir, yazıdır, ne yapalımdır. Oysa Batı akılcılığı bu bıraktım, ırmak oldu aktı yaklaşımını anlamaz, ona isyan eder. Denebilir ki, Batı medeniyeti doğaya ve olası facialara önlem almak üzerine kurulmuştur. Hatta bizim doğal diye nitelendirdiğimiz süreçler bile Batılılara facia gibi görünebilir. Yaşlanmaya hastalık muamelesi yapıp ona savaş açmaları da bundandır. Ben, gene Kantçı bi duruş sergilemek istiyorum bu konuda. Hani önlemimizi alalım, olacak olan nasılsa olacak ve zaten başka türlü de olamazdı gibi. Bu yöndeki ilk adımımı Amerika’da her yerde bol bol verilen kalp masajı ve ilkyardım derslerinden birine katılarak atmış bulunmaktayım. İzlenimlerim şöyle:
Öncelikle bu dersi her anne ve her anne adayı almalı bana kalırsa. Eğer çocuk bakıcısı olmak istiyorsanız, zaten bu eğitim burada şart. Ama mantıken annelerin de öğrenmesi gerekmez mi? Ben şans eseri çok tatlı bi kadına denk düştüm. Başka ders alacak olmadığından bana birebir ders verdi. Hazırlanmış videoyu izleyip yetişkin ve bebek mankenler üzerinde çalışma yaptık. Kalp masajı yapmak bayağı egzersiz gibi. Üç set sonra nefes nefese kalmıştım. Bir set, 30 kalp masajı hareketi ve 2 nefesten oluşuyor. Masaj ve nefesler arasında çok hızlı olmam gerektiğini vurguladı kadın, her saniye önemli. Yabancılara bu yardımı yapmak için ağza takılan aparatlar varmış, bana da bi tane hediye etti cici bi öğrenci olduğum için. Ders sonunda iki yıllık bi sertifika aldım, bu dersi başkalarına da öğretebileceğimi söyledi. Tomurcuk ailesi, kaçamazsınız. Hareketleri yaparken bi an bu manken olmasa, gerçek insan olsa yapabilir miydim diye düşündüm. Geçen gün uçak faciası sebebiyle konuşan uzmanlar insanların yüzde 80inin facia anında tamamen donduklarını, panik falan olmadıklarını ama kaskatı kesildiklerini, sadece yüzde 20nin sakin düşünüp eyleme geçebildiğini söylediler. Umarım bunu yakın zamanda öğrenmem, ama en azından bi rutin üzerinde çalışmak masajı veren kişinin sakinleşmesine yarıyor olabilir.
Rutin şu şekilde:
1) Yetişkinleri omuzlarına, bebekleri ayaklarına hafifçe vurarak ve seslenerek uyarın, yanıt almaya çalışın.
2) Yanıt alamazsanız, hemen acil yardım numarasını araması için birini gönderin veya kimse yoksa siz arayın. Cep telefonunuz varsa aynı anda kalp masajına da başlayın. Acil yardımdan AED veya otomatik defibrilator getirmesini isteyin.
3) Bir elinizin iki parmağıyla çeneyi tutun, diğer elinizi de alna koyun. Başı çeneden hafifçe alna doğru ittirerek nefes yolunu açın. Baş, özellikle bebeklerde çok geri ittirilmemeli. Çenenin altından kavranıp nefes alma engellenmemeli.
4) Nefes yolu açılınca 5-8 saniye nefes dinleyin. Yanaklara bakın. 8 saniyeden fazla beklenmemeli.
5) Nefes alınmıyorsa, iki nefesle başlanıyor. 2 nefes-30 göğüs masajı şeklinde yardım gelene kadar devam ediliyor.
6) Nefes alma başlarsa, kişi yan çevriliyor, elleri göğüs kafesinin üzerinde kalacak şekilde yatırılıyor.
Eğitim almadıysanız lütfen kalp masajına kalkışmayın. Almadıysanız alın. 2-3 saatlik, 30-40 dolarlık bişey. Tabii kalp masajı sadece yüzde 4-5 etkili, defibrilatörünüz (AED) varsa yani evde şok cihazınız bu oran yüzde 14 civarı. İşte orası da içimizdeki Doğu’nun Allah Kerim dediği nokta.
Add comment Ocak 28 , 2009
Üç Maymun
Geçen sene Cannes’da NBC’a en iyi yönetmen ödülünü kazandıran filmi ancak izleyebildim. Bence Ceylan, tabirimi mazur görün, pazarlaması iyi yapılmayan bi yönetmen. Filmlerine, sanat filmi yaftası asılı kalmış, ee malum bizim milletin de bu başlık altındaki filmlere alerjisi var. Aslında Üç Maymun, yurtta seyirci bulabilecek bi film. Bi açıdan Türk filmi motifleri taşıyor, üçüncü safya haberlerinden gelen bi rüzgarı var. Diğer taraftan da acayip bi alegori. Bana kalırsa ana teması kötülük ve kötülüğün edilgenlikle bile olsa nasıl bünyeden bünyeye bulaştığı. Boşuna değil, kesele kesele çıkartamıyoruz 50 yılın kirini.
Deneyimli eleştirmenler Ceylan’da Çehov, Dostayevski, Tarkovski etkileri görmüşler, Coen Biraderler’e paraleller çizmişler. Benim oyunculukla ilgili düşüncem, Hatice Aslan’ın Türkiye’deki en güzel ve yetenekli aktörlerden biri olduğu yönünde. Ona bu fırsatı veren Ceylan kamerasının da etkisi büyük.
NBC’nin tarzı bana çok kendine güvenli geldi. Kamerayı hareket ettirmekte hiç acelesi yok. Belli, önemli anlar dışında geniş açılar ve sabit kamera kullanılmış. Hatta kamera yani biz çoğu zaman bi duvarın ardından gizlice izliyoruz olan biteni. Bu açıdan biz de olanlara seyirci kaldığımızdan aynı kısır, edilgen kötülük döngüsünün bi parçasıyız. Ceylan’ın öyküsünü anlatmakta hiç acelesi yok, sahnelerde fazladan bi-iki saniye kalmaktan çekinmiyor, emin adımlarla bizi öykünün sonuna götürüyor. O sona ulaştığımızda her karakter, çıkarlarıyla kilitlenmiş, hapsolmuş durumda. İlk sahneyle başlayan çemberin tamamlanması bazılarına normal gelebilir, ama ben beklemiyordum. Ceylan’ın tarzını, her sahnede kamerayı oynatma, salındırma gereği duyan, dakikadaki sahne geçişleri abaran günümüz sinemasında cesur ve taze buldum. Tempo yavaş da olsa, dikkatim bir an bile dağılmadı. Bunda bi bakışla bize kafalarından geçeni anlatan oyuncuların da rolü büyük.
Manzaralardan bahsetmiyorum bile. İklimler’i izleyen herkes zaten renklerin, göğün, kentin de oyuncular arasında olduğunu tahmin eder sanırım. Filmi hiç beğenmeyen, klasik aile melodraması olarak görenler de var. Haklı olabilirler. Biraz önce bahsettiğim cesaret ve kendine güven, kendini beğenmişlik olarak da algılanabilir. Ama bu görüş Türkiye’de yaşamamış olanlarda daha baskın olabilir sanki. 80lerden yetişmiş bi çocuk olarak, Üç Maymun bana bugünkü durumumuzun özeti gibi göründü. Geçmiş yirmi yıl toplumca anlaştığımız tek konu politikacıların ne çıkarcı, yalancı, yüzsüz adamlar oldukları oldu. Oysa ayna bize dönünce görüyoruz ki, biz de o yılları görmeyerek, işitmeyerek, susarak geçirdik. Sorumluyuz.
Add comment Ocak 26 , 2009
Doğa
Üst üste iki tabiat ”kazası” haberi geldi memleketten. Onca emekle büyütülen bu bebelerin böyle birdenbire gidivermeleri, daha emeklerken ve de pisi pisine normal -ne demekse- bi ölümden daha çok acıtıyor. Biraz etkisinden çıkıp kuşbakışı bakınca da 21. yüzyılda doğayla kurduğumuz uzak akraba ilişkisini düşündürtüyor. Hani bayramdan bayrama gördüğünüz bi kuzeniniz vardır ya da bi büyük teyzeniz. Kafanızda belli bi kalıpla tanımlarsınız, sonra bi bayram sofrasında o kalıba hiç uymayacak bi laf eder, şaşıp kalırsınız. Yüzyıllardır duvar örerek, kanalizasyon sistemi kurarak, ocaklar yakarak ittiregeldiğimiz doğanın böyle kolay can aldığını görünce bizdeki halet-i ruhiye de benzer oluyor. Doğa, koynunda pikniğe gidilecek, Disney ceylanlarının zıpzıp gezindiği, yeşilmişik sazmışık olup kucağına dönsek diye iç geçirdiğimiz bi pastoral senfoni kafamızda. Hemen herkesin kent yaşamından sıkılıp bi köye yerleşmeyi düşündüğü hayallerinin merkezi doğa. Kendi yarattığımız konforun karbon fazlasıyla buğulanan dimağımız acımasız doğa şartlarını unutmuşa benziyor. Bakınız Grizzly Man, Werner Herzog. Ucundan kıyısından kamp mamp yapmışlığımdan hatırladığım kadarıyla en tecrübeli dağcılar, hep doğadan en çok çekinen, en çok tedbir alan, en çok ona saygı duyanlardı. Dağ izin vermedi çıkamadık diye dönerlerdi bazen. Banaysa hep o dağın eteklerinde gezinmek, belli bi mesafeden doğayla oynaşmak daha güzel göründü. Eğer hazırlıklı değilsen, şanslı değilsen, doğanın seni sürüm sürüm süründürmesi işten bile değil.
Şimdi gene bazı gençli evlerde gerilim vardır. Genç, Aladağlar’a gidecektir, annesi gitme yavrum bak neler oldu modundadır. O genç nasılsa bi yolunu bulup gidecek, anne çocuğunu kulağından tutup bildiği bütün hayatta kalma teknikleri kurslarına götürse daha iyi eder. Tabii gene olacak olan olacak, ama pisi pisine olmaz belki.
Add comment Ocak 26 , 2009
Ülkem
24 yaki 25 Yanvar Akşamı Yadkarına:
Bu yazıyı sarmalamalı mı, boyamalı mı? Nasıl kamufle etmeli? Görünür de görünmez yapmalı… Sözleri birebir sarfetmeden derdimi nasıl anlatmalı? Siz desem, siz benim ülkemsiniz, renklerimsiniz, evimsiniz… Sözlerini aşırdığım, öykülerimi kendisine anlatmak için yaşadığım, cümlelerimin öznesisiniz, dualarımın özeği. En büyük bedbahtlığım bensiz geçirdiğiniz 21 yıla tanıklık edememiş olmam, siz benim hafızamsınız, düşlerim, yegane başarımsınız. Koruyucum, panik anlarda hava yastığım, çarpışmaya değer karşıtımsınız. En büyük lüksüm ağzımı açtığımda ne diyeceğimi hesap etmeden konuşmak yanınızda, bana olan muhabbetinizin eksilmeyeceğinden emin. Siz, benim hasretimsiniz. Gözçukurunuzdan uzak her santimetre zul benim için. Siz, benim iyiliğimsiniz. Siz varsınız diye kesmem umudumu yurdumdan. Varsınız madem, buluştuk madem, mümkün güzellik. Siz, benim sabit noktamsınız. Kaybolsam kendimde, size tutunup çıkıyorum yüzeye. Siz, benim sabırtaşım, mihenktaşım, nişangahımsınız. En büyük şansım, zırvalarıma, tribal enfeksiyonlarıma pabuç bırakmamanız, hayallerime olmuş gibi inanmanız. Siz, kırk kapıyı da açıp, kırkının da kulbu kırık kalbime sızan, bütün damar yollarımı açan, bir bahar akşamımsınız. Siz, böyle bi yazıyı bana ilham edebilecek tek beşersiniz. Bilmem düşüncemi eksiksiz ifade edebildim mi?
Add comment Ocak 23 , 2009
Kaynak
Objektif haber diye bişey yok. Nokta. Ne varsa yanlı, bunu kabul edip, bunu hesap edip alıyoruz havadisimizi. Ancak internetin gelişmesi ve yayılmasıyla alternatif haber kaynakları önemli hale geldi. Gazze konusunda ben bu ve şu bloğu öneririm. Bi de giderek saygınlaşan ve Amerika’da da sesine kulak kabartılmaya başlanan Al Jazeera.net. Hala ve özellikle bu sitelerdeki bazı yorumları gördükten sonra Amerikalılar ve İsrailliler neler olup bittiğini tam olarak bilseler hükümetleri üzerinde baskı kurabilirler diye düşünüyorum. Bi proje var, tüm dünya çocuklarına ucuz, internete erişebilen dizüstü bilgisayar sağlamak… Bu işin öncüsü adam bu kampanyanın dünyayı değiştireceğine inanıyor. Düşündüm de, her Gazzeli çocuğun bi bloğu olsa, Gazze duvarlarından dünyaya açılan bi penceresi, dışarıda bi umudu… Neler değişirdi acaba?
Add comment Ocak 22 , 2009
Duman
Susurluk sadece ayrandı bi zamanlar, Çanakkale yolunda bi durak… Aynı Ergenekon’un da bi zamanlar yalnızca bi Türk destanı olması gibi. Aynı anne-babalarımız için Beyrut’un Ortadoğu’nun Paris’i, bizim içinse apartman duvarları eleğe dönmüş kent olması gibi. Anlam, yaşananlarla kayıyor. Sırf ortak yaşantılarla da değil, bizim kişisel gündemimizle. Benim memlekette ortaya çıkan çıbansal oluşum için tek bi lafım var: ateş olmayan yerden duman tütmez. Evet, tutuklanan herkes suçlu değil, zaten serbest bırakılanlar da var. Ama anlaşılıyor ki, darbe tahriki yapma amaçlı hareket eden, Soğuk Savaş artığı, PKK ve Asala’yla mücadele konularında kendine görev biçmiş, yeri gelmiş bu görevi korumak için uyuşturucu ve silah kaçakçılığına bulaşmış, varlık nedenini koruyabilmek için suikastler ve dezenformasyon harekatları düzenlemiş bi örgütlenme var. Hiii ne yani Uğur Mumcu haklı mıymış? Bu örgütlenmenin yeni hedefi AKP olmasa eminim onlar da bu devrana ses çıkarmazlardı, böyle gelmiş böyle gider derlerdi. Yani boşuna kahramanlık nameleri düzmeye gerek yok, politikacılar ancak çıkarları tehdit edildiğinde kurulu düzeni, kurumları değiştirmeyi düşünürler. Ancaaak AKP’nin bu davayı politik çıkarları yönünde kullanma ihtimali (ki vardır buna hakkı, politikacı sonuçta) hiçbir solcunun kafadan bu örgütlenmeyi reddetmesini, bir kumpas olarak değerlendirmesini, okumadan araştırmadan üstünü çizmesini haklı çıkartmaz. Bu çıbanın derinlerinde Enverci faşizm var, o cerahatin bi şekilde akıtılması şart artık.
Yalnız iki yanlış yapıyoruz. Biri, toz duman dağılmadan çok fazla suçlama yapılıyor. Tutuklanan herkese suçlu muamelesi yapılıyor, bilgi netleşene kadar beklememiz lazım. İkincisi, acilen her partinin katılımıyla bir meclis komisyonu kurulmalı, dava savcısı komisyonu bilgilendirmeli, dava bittikten sonra, komisyon bulgularını kitap olarak yayınlamalı. Ateşi tamamen söndürmek ancak böyle mümkün olacak.
Add comment Ocak 22 , 2009
Hak
Yiğidi öldür, hakkını yeme. Hükümet, öyle ya da böyle iki önemli adım attı. Biri Kürtçe televizyonun kurulması, diğeri de Nazım Hikmet’e vatandaşlığının iadesi. İkisi de eksik ve geç adımlar kuşkusuz. İyi de mundar demeye neden mi bu? Evet, birincisi tepeden inme olmuştur. Ama toplumda belli bi baskı sonucu o inme. Söz, hangi dilde olursa olsun, düşüncelerimizle, benliğimizle başka insanlara ulaşabildiğimiz yegane araç. Ve hiç bir söz insanın annesinin ona konuştuğu dildeki gibi ifade edemez söylenmek isteneni. O sebeple anlamıyorum, anlayamıyorum dil yasaklamalarını. Bireysel olarak ben de Kürtçe öğrenmek istiyorum. Hadi bakalım burdan yakın. 10 yaşından beri ingilizce öğreniyorum da ülkemin bilmemkaç milyon insanının konuştuğu dilde iki çift laf edemeyecek miyim? Misal, çok istediğim halde ziyaret edemediğim Güneydoğu’ya gitsem, bi yol kenarında soluklansam, geçen teyzeye kendi dilinde, anladığı tek dilde merhaba diyemeyecek miyim? İncilerimiz mi dökülür yani. İkinci husustaysa özellikle Ertuğrul Günay’ı tebrik etmek gerek. Pragmatik düşünüp AKP’ye geçmesinin tek nedeni subaşı tutup bazı sorunlara çözüm bulabilmekti bence. Tüm siyasi geçmişini riske atarak, ihtimal dostluklarını yakarak girdi bu işe. Ama Amerikalıların çok sevdiği tabirin birebir ve utanmaz çevirisiyle koridorun diğer tarafına erişip bişeyler yapabildi. Tabii bu sembolik adım, bize bu ülkede Nazım şiirleri okuduğu için dövülmüş, sürülmüş, hapis yatmış gençler olduğunu unutturmasın.
Bu adımları, küçümseyenleri anlamıyorum. Adım, adımdır, harekettir, yerinde saymaktan iyidir. Devamının gelmesi için toplum olarak talep etmemiz lazım. Aslında belki haklarının verilmesine alışmış bi ülke için hak verildiğinde mızmızlanmak da bişeydir, belki artık alasımız var, hak isteme hakkımız olduğunun ayırdındayız belki sonunda.
Add comment Ocak 22 , 2009
Hüseyin
Malum, Amerika ve dünya bugün Bush’tan kurtuluşunu kutluyor. Ben son ana kadar bi maraza çıkmasından korktum açıkçası. Cheney belini sakatlamış, tekerlekli sandalyeyle gelmişti devir teslim törenine, dedim ki ister misin sandalyeden bi tüfek çıkarsın Beyaz Saray’ı rehin alsın. Geyik şu yana, asıl kafayı pörtleten soru Bush olmasa Obama olabilir miydi sorusu. Yani bu derece kötü bi yönetim zemin hazırlamasa Barack Eyç Obama (inatla Hüseyin denmiyor) başkan olabilir miydi? Yoksa annem haklı mı, her işte bi hayır mı var? Bugün ben de internetten canlı izledim töreni. Bazı notlar:
1. Michelle Obama’nın kıyafetindeki renk seçimi çok uygundu. Bu konuda herkes hemfikir.
2. Cnn’in sürekli papağan gibi aynı şeyleri tekrar eden salak spikerleri sayesinde en soğuk törenin Reagan’ın ikinci başkanlık töreni, en sıcağınınsa ilk seçildiğindeki tören olduğunu öğrendik, alın sizin de beyninizde yer işgal etsin.
3. Törene herkes tek tek mahiyetiyle giriş yapıyor. Obama, karısı, Bushlar hep ayrı ayrı girdiler.
4. Anti-homoseksüel duruşu nedeniyle seçilmesi tepki toplayan rahip, neyse ki geylere ölüm diye bağırmadı. Duada da olsa İsrail lafını geçirdi ama.
5. Yemini ezberlemezsen yandın. Anayasa Mahkemesi üyesi amca çok hızlı söylüyordu, netekim Obama şaşırdı.
6. Accayip beklentiye girildiği için konuşması bana sönük geldi. Öyle Kennedy’nin konuşması gibi değildi. Muhtemelen başkanlık da böyle olacak, adam ağzıyla kuş tutsa hayallerimizdeki gibi olmayacak.
7. Ben en çok Hillary ve McCain’in aklından ne geçtiğini merak ettim.
8. Koca koca meydanlarımızın olmamasına, olanların mahvedilmesine gıcık oldum.
9. Konuşma öncesindeki Yo-yo Malı mini konser güzeldi, konuşmanın ardından yeni dönem şairlerden zenci bir kadına söz verilmesi de hoştu.
10. Bugüne kadar en beğendiğim Obama cümlesi değişmedi: …brothers should pull up their pants!
Add comment Ocak 21 , 2009
