Archive for Aralık, 2008
Postal
Niyetim daha güncel ve önemli bi mevzuya değinmekti ama Amerikan posta servisinin yeni bi beceriksizliğiyle karşı karşıya kalınca gelecek nesilleri uyarmak istedim. Eyyy Amerikanya’ya çeşitli nedenlerle gelmiş veya gelecek olan Türk insanı! Bil ki, bu salak federal sistemde federalleşmiş bikaç tane kurum vardır. Biri Amtrak tren yollarıdır mesela, bi diğeri de USPS denen posta işleridir. İkisinin ortak yanı ikisinin de bi işe yaramamasıdır. Sana yol göstermesi açısından tavsiyelerim şöyle: Amazon’da kitap satacaksan media mail denen zımbırtıyı kullan, elektronik ya da değerli bişey göndereceksen katiyetle sigorta satın al, hiçbi koşulda postanın yerine gittiğinden emin olmak için imzalı onay, internetten takip gibi salak özellikleri alma.
Yıllar içinde başıma gelenleri sıralıyayım. Paketimin gönderen adresi, yani benim adresim tarandığı için gönderdiğim paket bana geri geldi. İyice paketlediğim elektronik bi alet on bin kere tekmelenmişcesine göçmüş halde yerine ulaştı, sigorta için gönderdiğim yerdeki postaneye beim başvurmam istendi. Gönderme onayı istediğim mektup yerine ulaştı ama internetten takip edince sadece buradan çıkışının okutulduğu anlaşıldı, yani parasını ödediğim hizmeti vermeyi unuttular. En son olarak da imza onayı istediğim bir paketi bir başkasına verdiler, adı hiç benzemeyen birinden imza alarak ve de utanmadan o imzayı kayıtlara geçirerek. Ama suç bende, nush ile uslanmadım hakkım kötek tabii.
2 comments Aralık 31 , 2008
Tarih
Burada paraya kıyıp aldığım tek dergi Vanity Fair’di. Öncelikle fotoğraflarına hastayım, sonralıkla da tarz bakımından öyküye yaklaşan röportaj ve makalelerini beğeniyorum. Bir de NY-Boston eski para, derin sosyete tarihine pencereler açıyor VF. Klasik solculuktan anlaşılan ve bizde servet düşmanlığı diye etiketlenen duyguları taşımıyorum sosyeteye karşı. Ama sosyete dediğim de bizdeki salak sulak insan yığınları değil. En az 100-200 yıllık köklü bi geçmişten gelen, bu geçmişi sindirmiş, hayatlarını sanata, politikaya ve gerçek anlamıyla vakıflaşmaya adamış zümre. Her ne kadar kendileriyle asla oturup bi kahve içesim olmasa da kendi orta halli kimliğimde, sosyete denen sınıfın bi ülke için önemine inanıyorum. Sonuçta yaşam piramidinde aslolan aç kalmamak, yaşamı idame ettirmek, üremek… Ancak bunlar garanti altına alınınca insanlar salonlarda toplanıp rahat rahat sanat, edebiyat konuşuyorlar, teknolojiye yatırım yapıyorlar, hayır kurumları kuruyorlar, intelligentsia denen oluşumlara gidiyorlar. Yani o da lazım. Ama konu o değil. VF, yeni sayısında Bush yönetiminin içindeki insanlardan sözlü tarih toparlayıp kayıtlara geçirmiş. Sözlü tarih, tarih bilinci, geçmiş olmadan insanın şu anki durumunu kavramak mümkün değil. Memleketimizde de yeni yeni uyanmaya başlıyor bu bilinç. Hadi hayırlısı. Bu yazı, gerçekten uzun ve yürek burkucu. Yuh, çüşşşş, oha, f+%^( demek durumunda kalıyor insan bol bol. Ama okunmalı, hatırlanmalı bunlar.
Tabii neden bunları zamanında demediniz diye sorulabilir bazı anlatıcılara. Aslında bazıları bunları söyledi, ve de kovuldular 9. köy Amerika’dan. Ben, bu yazının takım çalışması yapan veya siyasete girmeye niyetli kişilere de yardımcı olacağını düşünüyorum. En önemli derslerden biri çevrenize devil’s advocate denen, gıcık olduğunuz, doğrucu, sinir ve aykırı tipleri de almak. Bi liderin çevresi başının karga tulumba gibi sallayanlarla dolarsa işte o liderin liderliği de Cheney gibi adamlarca gaspedilir. Bu ve benzeri yazılardan şu sonucu çıkardım kendimce. Bush gerçekten kötü bi adam değil, sadece dünya ve siyaset konusunda bi halt bilmeyen, kendini babasına kanıtlamak isteyen ve kolayca manipüle edilen bi adam. En büyük hatası yanlış kararlarından dönecek cesareti olmaması. Cheney’ninse şeytanın tam bi yansıması olduğunu düşünüyorum, ciddiyim.
Add comment Aralık 30 , 2008
Muhasebe
Yılsonu yapay bi sınır koyduğundan hayatlarımıza, bi durum değerlendirmesi, hayal ve ders muhasebesi yapmak şart oluyor. Başarı demiyorum, çünkü hala başarı nasıl ölçülür bilmiyorum. İnsan kıvılcımladığı gülücükleri sayamaz ki…
O yüzden ne öğrendim demek daha doğru geliyor bana. Hissettiniz, anladınız siz, evet yine bi listeleme çabasına doğru yolalıyoruz. Ama istisna değilsiniz, benim evim, bilgisayarımın ekranı listelerden geçilmiyor, en sevdiğim araçlar not kağıtları… Belki 12 yıla yaklaşan akademik hayatın kafamıza kaktığı analitik olma halinin sonucu. Alınız bi liste daha son olmayabilir ama:
1. Bu yıl Hasan Bülent Kahraman’ı keşfettim. Onun gibi gerçek anlamda entellektüel (ahh bu sözcük de ne kadar yosma oldu) bi adamın köşe sahibi olabilmesi şaşırttı beni. Bazen cümlelerinde kaybolsam ve başa sarsam da mesudum.
2. Üç ay meteliksizlikten ara verdikten sonra yogaya bi daha hiç ara vermek istemediğimi keşfettim. Biliyorum memlekette hafif burnu büyük, yapmacık bi etiketi var yoganın, ama beni bu kadar mutlu eden bi fiziksel-ruhsal aktiviteyi bi daha asla bırakmamalıyım. Bunda caanım hocam Deb’in etkisi büyük, onun gibisi bulunamasa da tedrisatından geçtiğime seviniyorum.
3. Yeni teknoloji kadar yeni müziği de takip etmeliymiş. Her gün baklava börek Zülfü, Sezen, Barış, Yeni Türkü baymış beni, izne ayırdım kendilerini. Franz Ferdinand tavsiye ederim.
4. Klasik müzikle olan düzeyli ve saygıya dayanan ilişkimiz bu yıl Bach’ı keşfetmemle tutkulu bi aşka dönüştü. Hastasıyım.
5. Arabasız ilk günlerimde keşfettim ki yürümeyi, ama uzun uzun amaçsız yürümeyi, gezinmeyi özlemişim. Öyle spor için falan değil, gözün gördüğü yere yürümek lazım. Bazı uzun yürüyüşlerim: Cankurtaran-Eminönü-Çemberlitaş, Emirgan-Beşiktaş, Beşiktaş-Taksim, Çiçekçi-Salı Pazarı, Güney Chicago-Lincoln Zoo, Greenwich Village- Chinatown, Boston North End-Newbury… Yenileri de olmalı, araba olsa bile.
6. Filmler konusunda sezgilerime güvenmeliymişim. Bilimkurgu bile olsa, Keanu bile oynasa içimdeki sese kulak verip The Day the Earth Stood Still’e gitmemeliymişim. Sinemadan soğuttu film beni yaa.
7. Elinde fotoğraf makinesiyle, sırf fotoğraf amaçlı dolaşmak huzurmuş, mutlulukmuş.
8. Gönül çöküntülerine en kestirme çözüm kırmızı ojeler ve kendi kendine dans dans dans etmekmiş. Perdeler kapalı olursa daha iyi olur tabii.
9. Hayattaki en büyük tatminlerden biri anne-babayı sevindirmekmiş. Bi de bunu yapabildiğine şükretmek.
10. Yazınca izi kalıyormuş. Başkaları için yaşanmayan ömür boşa harcanmış demekmiş (Einstein’dan arak). Evdeki şeyler güzel, yararlı veya sevdiğiniz kategorilerinden birine girmiyorsa onları atmak satmak bağışlamak lazımmış. En çok sevdiğiniz şeyleri beraber yapacak birini buldunuzsa, kavuşulacak özlemler varsa içinizde, dualarında sizi ananlar ve sizin andıklarınız varsa ama durup dururken göz pınarlarınız dolarak çok çok şanslıymışsınız, mışız.
Add comment Aralık 27 , 2008
Yeni
Merak edenler arşive dalıp benim neden yeni yıl kutlamadığımı içeren yazıyı arayıp bulabilirler, zannedersem geçen Aralıkta yazılmıştı. Heyyt be, bi yılı geçti, Sevgi’nin yüreklendirmesiyle başladığım bu blog şu hayatta maymun iştahımdan kaçıp azıcık süreklilik kazanabilen yegane bi hayat motifi oldu (tahtaya taktak). Neyse işin özü ben bu salak ve zorlama yılbaşlangıcını kutlamıyorum. Hatta bundan böyle 21 Mart ekinoksunu kutlamak daha mantıklı. Ancak yeni yılın gene de bi önemi var: yılsonu enenen listeleri. Bahsettiklerim genelde en iyi filmler, en süper kitaplar, en hoş bilmemne fikirleri gibi şeyler. Tabii en öenmlisi de yılın en iyi internet siteleri ve teknolojik gelişmeleri. Siz gidip 50 tane iyi addedilmiş siteyi gezmeyin diye, ben gezdim, onayladılarımı da aha buraya listeliyorum (tamamı için Time Best 50 Websites):
1. www.hulu.com: Amerika’daysanız artık tv dizilerini bu adresten izleyebilirsiniz. Hulu, çok kısa zamanda internetten tv izlemenin anlamını değiştirdi. NBC ve Fox’un sitesi olduğundan bu iki kanalın dizileri çok kısa reklamlarla ve takılmadan durmadan izlenebiliyor. Diğer kanalların dizilerine de Hulu link koyuyor aramak zorunda kalmıyorsunuz. Artı izleme listesi yaparsanız yeni bölümler direkt listenize ekleniyor. Telisiz günlerimin beyaz atlı prensi oldu Hulu.
2. Fi tarihinde anket yapan bi kız internetten alışveriş yapar mısınız demişti. Ben de yapmam, yapamam, imkansız diye yanıt vermiştim. Şimdi alışverişi bırakın mümkün olsa bulaşığı bile internette halledicem. Üstelik hemen her alış için kupon, ucuzluk kodu vs. bulmak mümkün. www.retailmenot.com bu konuda süper bi site.
3. Youtube kim? Ben Funny or Die diyorum. Will Farrellgillerin sitesi. Komik.
4. Yemek mevzuunda da özellikle denenmiş tarifler bulmak çok işe yarıyor. Serious Eats ve allrecipes.com bu alanda benim vazgeçilmezlerim (Maci olanlara 15 dolara YummySoup programını tavsiye ederim. Her siteden arşivinize fotolu tarif ekleyebiliyorsunuz.)
5. Stil konusunda dergilerin iflasına yol açan çoğul blog siteleri mevcut. Ama iki tanesi gözümü gönlümü açıyor: Apartment Therapy ve Omiru.
6. Howcast, nasıl sorusuna yanıt esprili videoların bulunduğu bi site. İsteyenler video çekip para kazanmaya da başlayabiliyorlar.
7. Çoook uzun zamandır adam gibi bi aile ağacı programı arıyordum, ee tabii mümkünse ucuza. En son Mormonların programını da deneyip nefret ettikten ve Macçilerin 50 dolarlık programını almayı kafamda tartarken www. geni.com‘a rastladım. Kullanılması çok kolay, aile ağacıyla Facebook karışımı bi arkadaş. Yalnız hesap açarsanız gizlilik ayarlarını en yükseğe getirmeyi unutmayın. Ben bi oturuşta 123 hısım ve akraba girdim. Güzel oldu.
8. MapJack, Google sokakgörüşü özelliğinin turistik yerle için olanı. Görüntüler daha berrak. Şimdilik beta sürümünde ve sadece bazı Amerikan beldeleri ve Tayland var. Ancak güzel olabilir ileride. Ben şahsen Puket’in kıyılarına bayıldım. Bi de ekrandan denize girebilseydim süper olacaktı.
9. Imeem, yine facebook tarzı ama müzik üzerine bi sosyalleşme sitesi. Ben sosyalleşmeyi sevmediğimden sadece müzik listesi olarak kullanıyorum. Mantık, Pandora gibi. Ama Pandora size beğenileriniz yönünde radyo gibi şarkılar çalarken, Imeem de istediğiniz şarkıyı alıp listenize koyup internetten dinleyebiliyorsunuz. Bi de benzer parçaları size öneriyor tabii.
10. Son olarak, SearchMe yeni tür bi arama motoru. Sonuçta çıkan siteleri başlık olarak değil, albüm kapağı gibi görerek taramanızı sağlıyor. Bu da henüz beta sürümünde.
Keyifli sörfler.
Add comment Aralık 26 , 2008
Ön-yargı
Ben önyargılara karşı çok da önyargılı değilim. Sonuçta yüzyıllar boyunca gelişen tehlike algımızdan bize emanet insanları önden ve önceden yargılama becerimiz. Haa tutar tutmaz, orası karışık. Önyargının adı üzerinde ön tahlilden çıkan geçici bi sonuç olduğunu ayırdetmek önemlisi. Ve de eldeki yeni test sonuçları önyargılarla uymuyorsa o yargıları çöpe atabilme cesareti. Bugün arabama bi alıcı aile geldi ortabatının 800 kişilik bi tarım kasabasından. Böyle ailecek cümbür cemaat geldiler. Anladığım kadarıyla adam çiftçiydi, e bi de ortabatılı, bi de aşırı Hıristiyan olmasıyla ünlü bi bölgesinden eyaletin. Bende tabii ki bi önyargı vardı. Bi kere daha yuvarlak Amerikalılar bekliyordum. Kamyonet tarzı bişeyle gelmeleri de beklentilerim arasındaydı. Gele gele son model bi kent arabasında, biri 7 biri 10 yaşında iki kızıyla ”normal” bi adam geldi. Normal ne demekse… İlk önce nereli olduğumu sordular. Türkiye deyince, Ankara mı dediler. Ben şoke, bloke, kroke oldum tabii. Elin Amerikalısı genelde Türkiye deyince, hmm Asya’da bi yer demese de önce İstanbul der. Yani Ankara o kadar bilinmez. Ardından ne okuduğumu sordular, siyaset bilimi deyince de klasik tepki haline gelen siyasete mi atılacaksın sorusu yerine, hemen hocalığa mı başlayacaksın sorusu geldi. Bu akıllı uslu soruları Türkiye’nin AB’ye girme ihtimali, laiklik ve AKP gibi konular izledi. Sonuçta bu ülkede umulmadık bazı insanların nasıl da genel kültüre ulaşabildikleri, dünya olaylarından haberdar oldukları şrakkk tokat gibi yapıştı yüzüme.
Ben gene de beynimizin kestirme yolları önyargıları faydalı buluyorum, arada böyle güzel sürprizlere açık olmak kaydıyla.
3 comments Aralık 26 , 2008
Anne
Annelik şarkıcıları da derinden etkiliyor galiba :) Juno’da şarkıları bol bol kullanılan Kimya Dawson’dan tüm bebeklilere geliyor: I love you sweet baby.
Add comment Aralık 25 , 2008
Arkadaş
Bu yılın iyi filmleri demiştim ya, alın size bi tane daha: Let the Right One In. Kendisi bi İsveç filmi ve de gene ulaşılması zor olabilecek bi film ama tesadüf erişim alanınızdaysa asla kaçırmayın. Bu film hayatta gördüğüm en iyi vampir filmi. Değişik kültürlerde bin tane varyasyonu olan vampir öykülerini alıp öyle ayakları yere basan bi gerilim filmine dönüştürmüşler ki… Kısaca özetlemek gerekirse filmin ana kahramanları iki 12 yaşında çocuk-genç. Biri Oskar. SSCB’de Brejnev’in hüküm sürdüğü yıllarda buzlar kraliçesi İsveç’te, parçalanmış bi ailenin yapayalnız oğlu olarak yaşıyor. İnsan bazen çocukların ne kadar acımasız olabileceklerini unutuyor, ama sonuçta onlar da insan yavrusu. Oskar, okulda itilip kakılıyor. Clint Eastwood haklı galiba. Bi zamanlar ortaokul-lise daha kolaydı, seni iteni iterdin, kozlarınızı paylaşırdın, kavga çıkaranı disipline verirlerdi, zorbalarla bi şekilde başa çıkılırdı. Git gide ”modernleşen” eğitim sisteminde artık Oskar gibi çocukları zorbalardan korumak mümkün değil. Oskar’ın ezilen gururu altında palazlanan bi şiddet var aslında ya da gündelik şiddete duyulan bi ilgi. Bu, hayalini kurduğu ama cesaret edemediği bi güç Oskar için. Sonra yalnız, ıssız ve soğuk bi apartman avlusunda Oskar Eli’yle karşılaşıyor. Eli, 12 yaşında ama çoook uzun zamandır 12 yaşında.
Filmin geri kalanını, iki çocuk arasında yeşeren arkadaşlığı anlatmam manasız. Yalnız filmin adı, vampirlerle ilgili bi kurala dikkat çekiyor. Vampirler bi mekana ancak çağrılırlarsa girebilirlermiş.Filmi tüm vampir alegorisinden soyacak olursak geriye kalan tema yalnızlık ve nasıl da arkadaşlığını istediğimiz kişileri hayatlarımıza çağırdığımız. Yanlış kişileri davet ettiğimizde nasıl canımız yanıyorsa, doğru kişilerle de ebediyete kadar birer yoldaş bulabiliriz belki. Sırf bundan işte, tüm risklerine karşın kalp kapılarını doğru arkadaşlara açmalı.
Not: Film, 18 yaşından küçüklere uygun değil. Çok kısa bir çıplaklık ve vahşi, kanlı bikaç sahne mevcut ama ortalama bi Amerikan filminin yanına bile yanaşamaz bu film içerdiği şiddet açısından. Korku demek doğru değil, daha çok bi gerilim filmi. Teknik olarak ilgimi çeken, kameranın yavaş hareket etmesi, öznesi üzerinde bi süre durması, şiddeti genelde doğrudan değil dolaylı ve geniş açılarla göstermesi oldu. Bir de değişime işaret ettiğini sandığım kapılar, tüneller, koridorlar var bol bol (bkz. Antonioni’den L’Avventura).
2 comments Aralık 23 , 2008
Ses-li
Çok basit bişey ama açılınca müzik çalan, herhangi bi ses çıkaran sitelere gıcık oluyorum. Demin misal bi blog açtım. Tam yazının ortasına gelmiştim ki, müzik başladı. Yalnız arada bi zaman kayması olduğundan ve envai çeşit başka pencere de açtığımdan iki dakika kadar bu müzik nereden geliyoo diye kalakaldım. Hadi blog özel bi ortam, insan istediği sesi koyar. Ya peki mobilya, ıvır zıvır, elektronik satan mağazalara ne demeli? O off düğmesini bulana kadar akla karayı seçiyorum. Halbuki geçerli durum sessizlik olsa da ses açma tercihi bana bırakılsa… En korkuncu da ntvmsnbc sitesinin son zamanlarda aldığı cep telefonu reklamı. Siteyi açıyorum bi süre sonra bi cep telefonu titreşimi sesi geliyor. Yemin ederim evde ikinci bi cep telefonu arıyordum çözene kadar. Neden bu olaya taktım? Bilmem, siz diye hitap ettiklerim lafa sen diye girince, yabancılar evime ayakkabılarıyla dalınca, ATM kuyruğunda arkamdaki insan metrekareme yakınlaşınca neden takıyosam ondan. Rahatsız bi insanım.
3 comments Aralık 22 , 2008
Renk
Becerebilirsek yeni evim bu renklerde olacak. Bu da ilk renk paletim :)
Add comment Aralık 21 , 2008
Kemal
Eee artık zamanı geldi, üzerinden yeterince vakit geçti, test ettim onayladım, naçizane görüşlerimi iletebilirim bu hususta. Husus: Kemal. Kemal, teknoloji ailemizin yeni üyesi olarak ekibimize dahil olan genç ve dinamik bi arkadaş. Gelecek vaadediyor. Ekibimizde ona duyulan ihtiyaç, üç yıllık elamanımız Lamia’nın arıza çıkarmasıyla başladı. Ekim ayında Lamia sustu, bi daha da ağzını açmadı. Kız Lamia, nen var kuzum diyorum. Ses yok. Önce bişeye alındı sandım, alıngandır hatun kısmı malum. Ancak sonradan ortaya çıktı ki, Lamia’nın jenerasyonunda sık görülen bi sorunmuş bu ses kısıklığı. Tamam biraz yaşlanmıştı, süsü eksilmişti, yüzünde çizgiler başgöstermişti ama performansını etkileyen ses problemi çıkınca kendisinin üzerindeki yükü azaltmak farz oldu. Beni bilenler bilir, bilmeyenler de şimdi öğrensin, öyle kolay eleman almam. Piyasayı tararım, listeler hazırlarım, araştırırım uzun uzun. Bu araştırmalarım sonucunda vereceğimiz maaşa tav olacak çalışan adayı olarak karşımıza Kemal çıktı. Kemal, Kasım sürümü intel çipli MacOSX Leopar platformlu, alüminyum beden bi arkadaş. Kendisinin çalışma tarzı, windows tabanlı Delli Lamia’dan farklı olduğundan alışmak biraz zaman aldı. Ancak gavurların intuitive dediği şekilde biçok özellik aklınıza gelir cinsten. Nası yaa, neden ki diye kalmıyor insan Kemal’e bişey yaptırmaya çalışırken. Kemal’in hayatımıza girmesiyle şu gibi değişiklikler oldu:
1. Virüs programı, adware nedir unuttuk. Arka planda çalışıp asap bozan, program donduran, websitesi açmayan Norton tarih oldu. Ben gene de Kemal’e bi virüs programı giydirdim, hani virüs yayıcısı olmayayım diyerek, ancak şu ana kadar gerek olmadı.
2. Program donması, task manager minimum karşılaştığımız, karşılaştığımızda da MacOS dışı programlarda karşılaştığımız haller oldu.
3. Ekrana entegre kamera ve mikrofon sayesinde memleketle bağlantı kolaylaştı.
4. Start – All Programs – Program silsilesi kısaldı.
5. Verim arttırıcı bazı programlarla tanıştık (bkz. Bookpedia, Papers, Bibdesk)
6. Bilgisayarı açma, kapama, uyutma sürelerimiz kısaldı.
Şimdilik Kemal’le ilişkimizde hala üzerinde yemek yememe safhasındayız. Ahhh bilgisayarlarla cicim ayları. Neyse ki, Lamia’yla aralarında kıskançlık yok. İşbölümü yaptılar. İşleri Lamia yapıyo, Kemal eğlence ve dinlence sağlıyor. Artık mutlu ve kocaman bi aileyiz. Maşallah deyin kız! Ciddiyim deyin.
Add comment Aralık 21 , 2008

