Archive for Kasım, 2008

Mağaradamı

Burada sık sık gösterilen bir sigorta reklamı var: O kadar kolay ki bi mağara adamı bile yapabilir (Geico: So easy, even a caveman can do it). Bu reklamı dallandırıp budaklandırıp en son bu laflara alınan ve sözde hala aramızda yaşayan mağara adamlarının başrolde oynadığı bi tv dizisi çekmeye kadar vardırdılar işi. Tabii tutmadı, ama konu o değil. Aslında mağara adamı ya da eski çağ insanlarını aşağılamamak lazım. Aradan geçen yüzyıllarda bizler yalnızca onların apaçık dile getirdikleri güdülerini allayıp pullamayı öğrendik çünkü. Bi anlamda saygı duyuyorum mağara adamına… Ana güdülerin hayatta kalmak (her türlü beden fonksiyonuyla) ve üremek olduğu basit bi dünyası varmış mağara adamının. 21. yüzyıl insanı gibi yılın 364 günü üstün-ussal-varlık tanımına uyup geri kalan bir günde kendi cinsinden insanları ezmiyormuş. Bakınız bu habere. Amaaan Amerikan kapitalizmi deyip kendi milletimizi sıyırmak istersek de sanırım önümüzde Yemekteyiz denen yarışma programı var. Ve hatta o da yetmezse Baby P var (gugıllayın kötülüğü, ama kirlenirsiniz ACE de fayda etmez). Türkiye’deki bu programı eldeki imkanlarla izleyememiş olsam da nice köşetaşlarını şoke etmesinden anlayabiliyorum nasıl bi ayna olduğunu. Mağara insanı en azından yaşamak için öldürüyordu, LCD televizyonlardaki 100 dolarlık indirim veya 10,000 liralık fani bi ödül için değil. Kötülük herkesin içinde yeşermeyi bekleyen adi bi tohum gibi, çevresine geçici duvarlar örüp bünyenin zayıflamasını bekleyen verem mikrobu gibi öyle duruyor. Köşeye sıkıştırılmadığımız sürece, arkadan kalabalıkta bi iten, orta yerde bize bi laf atan olmadığı müddetçe pek bi cici pek bi müstesnayız. Beni asıl şaşırtan 1-2 yüzyılda kendimize kurduğumuz modern kentkalelerde kötülüğümüzü unutmuş olmamız, böyle bi potansiyelimiz olduğunu tamamen gözardı edebilme kabiliyetimiz. O yüzden her hunharca cinayette, arbedede, ensestte, karanlık her haberde refleks aynı: Biz böyle değildik, nooldu bize, Amerikan etkisi, TV etkisi vs. vs. Katılmıyorum. Biz hepimiz hep böyleydik, tek yapılabilecek olan kötülüğe bulaşmamaya çalışmak. Onu gözden ve gönülden uzak tutmak ve de içimizdeki tohumun yeşermesine yol açacak kader koridorlarına düşmemek için dua etmek. İyi olmaya aktif bi biçimde çalışmak. Bi tüketici lincinde veya bi bebek hikayesine bakıp hayata devam etmek mümkün bu şekilde. Ama Yemekteyiz gibi ciğerimizi düzenli olarak her hafta yiyen yayınlarla mümkün değil. Böyle düzenli radyokötülüğe maruz kalan zihinleri temizlemenin tek yolu böyle haberler.

Add comment Kasım 28 , 2008

Şükran

Öz Amerikan icadı Şükran Gününü idrak ettiğimiz haftadayız. Kökeni Amerikan yerlilerinin açlıktan kıvranan Avrupa göçmenleriyle hindi ve mısır ekmeklerini paylaşmasına dayanan bu güzide bayram, sonradan göçmenlerin yerli kardeşlerini bi güzel soykırmasıyla, saçlarını ve geleneklerini kesmesiyle, onları rezervasyon denen ve ot bitmez yol geçmez yerleşkelere mahkum etmesiyle taçlanmıştır. Gelin görün ki, geçmişiyle hesaplaşıp hayatına devam etmekte bizden daha başarılı Amerikalı için bu haftanın asıl önemi alışveriş olimpiyatlarının başlamasıdır. Kriz mriz nedeniyle rahatsız edilmediği doğal ortamında Amerikalı, Kasım başından başlayarak kuru yapraklı, hindili tabak-çanak-peçete alır, artan yoğunlukta alışveriş merkezi gezer, bu ayın son haftasındaysa genelde akrabalarının yanına gider. Bu ritüel kasım ayının son perşembesine denk gelen şükran gününde tüm gün yemek yapılarak, patlayana kadar hindi, gravy dedikleri sosa bulanmış stuffing yani hindinin içini dolduran ekmekli bulamaç, cranberry sosu vs. vs. yenerek, sabaha karşı marketler istila edilerek doruk noktasına ulaşır. Şükran gününün ertesine kara cuma deniyor. Bir tür kapitalizm bayramı. Sabah 5te açılan marketlerin önünde 4te kuyruğa giriliyor, kapılar açılır açılmaz diğer insanları ezmeye özen göstererek indirimdeki ürünlerin üzerine atlanıyor. O marketten diğerine koşturulan bu güzel günde bazıları hızlarını alamayıp kendilerini bilmemkaç mil ötedeki merkezlere atıyorlar. Kara cumayı takip eden pazartesi de bir zamandır saybır pazartesi olarak anılıyor ve aynı manyakça alışveriş güdüsünün internetten tatmin edilenine tekabül ediyor. Bana kalırsa şükran günü haftası ve özellikle kara cuma içimizdeki gizli mağara adamının bayramı. Yiyoruz, içiyoruz, avlanıyoruz ve topluyoruz. Sürüler halinde hareket ediyoruz ve de tam dişimize göre bi indirim bulunca mamut bulmuş gibi seviniyoruz. Hani sizin de bildiğiniz, o derin coşku… Hani tam da istediğiniz şeyi tahmininizden çok aşağı fiyata bulduğunuzdaki o müthiş tatmin. Bu açıdan bizim seçayır-gelvatandaşgel pazarlar, pazarlama konusunda tam bi model oluşturmalı. Nitekim son zamanlarda buradaki en popüler mağazalardan biri olan Forever 21′ın sırrı da bu bence. İçlerinde abuk subuk kıyafetlerin de bulunduğu kıyafetler F-21 mağazalarında üst üste, iç içe, karman çorman duruyor. Ama siz kadınları görün – ben de dahil. Toplayıcılıktan kalma o içgüdüyle nasıl da herşeyi deşiyoruz, elliyoruz, ayırıyoruz, deniyoruz, sonra bi anda… işte orada… aman Allahım… aradığımı bile bilmediğim o pek tatlı kazak/etek/ceket/şapka/bluz/bilezik orada duruyor, hem de dur bakalım, hiiii bu fiyata, alıyorum, alddııııım. Budur işte kadınları tavlamanın yolu. Bi de şimdi erkeklere hizmet eden eczane tarzı bi mağaza lazım. Tüm kıyafetler tezgahın ardında sergileniyor, erkek beğendiğini dijital olarak aynaya bakarak üzerinde deniyor (bir tür üst üste koyma), beğenirse alıyor, toplam 5dk süren bi alışveriş. Bu da çok tutar benden söylemesi.

Her ne kadar kökenleri ve uygulanış tarzı bünyemde tribal enfeksiyon yaratsa da itiraf ediyorum, Amerikan bayramları içinde fikri bazda en kendime yakın hissettiğim bayram bu. İnsanlara şükretmenin hatırlatılması lazım cidden. İnançla yakından ilgili olsa da asıl mutlulukla ilgisi var şükran duygularının. Sağlığa, gönül birlikteliklerime, güneşli olmaya, Matthaus Passion dinliyor olmaya şükretmem için arada bi bayram tarafından dürtüklenmem gerekiyorsa ne ala. Üstüne bir de mağara insanını sabah 5te kalkıp doğal ortamında izlemek var, gel keyfim gel.

Add comment Kasım 25 , 2008

Teli

Bu bi kayıp yazısı. Hala şoktayım. Ben ondan nasıl ayrıldım, onsuz napıcam? Yeri bomboş kaldı. Arada bir gözüm o boşluğa kayıyor, ellerim kumandasını arıyor. Evet, bu da oldu sonunda sabah saatlerinde aniden gelen bi alıcı televizyonumu alıp götürdü. 29 yıldır ilk defa televizyonsuz kaldım. Amerika’ya gelir gelmez ilk aldıklarımdan biriydi televizyon. Bir Türk’ten, sehpasıyla ve kazıklanarak almıştım kendisini. O zamanlar daha yol yordam bilmiyoruz, kullanılmış tv kaça alınır hiç bilmiyoruz. Aradan geçen yıllarda kendisi o evden bu eve taşındı, kumandası zırt pırt bozuldu, en son kendisi de bozuldu. Onun tamirine verdiğim parayla bu ülkede tamir yaptırılmaması gerektiğini öğrendim. Kendisiyle aramızda bir aşk-nefret ilişkisi vardı. Zamanımı çalandı, ama aynı zamanda in cin top oynarken evdeki seslerimdi. Friends’in yeniden gösterimleriyle beni güldüren, yemek kanalıyla beni oyalayan, cnniyle beni sinir eden, akşamüzeri dizileriyle beni karşısına mıhlayan, comedy centralıyla yerlerde yuvarlayan, Amerikan kültürüne açılan minik pencerem, geceleri uyutma moduna geçip bana ninniler söyleyendi. Her ne kadar bi diğer adı aptal kutusu olsa da ben kendisinden çok şey öğrenilebileceğini düşünüyorum. PBS, Science, sonradan sapıtan Discovery ve History kanallarıyla bi sürü yararlı yararsız bilgi sahibi oldum. Bunların ötesinde televizyon bi doktora öğrencisinin bazen tek eğlencesi olduğundan aramızda ayrı bi bağ vardı. 

Arada sırada hayatından teliyi çıkarmış ya da çıkarmaya kararlı insanlara rastlamıştım, ama aralarına katılacağım hiç aklıma gelmemişti. Hatta onlara biraz egzantrik, biraz da uçuk kaçık gözüyle bakmıştım. Benimki her ne kadar geçici de olsa sıkı bi deney olacak. Bakalım spora, derslere, işlere daha çok zamanım olacak mı? Bakalım tvnin yerini hulu.com gibi sitelerle dizileri ayağıma getiren Kemal (=bilgisayarım) mi alacak? Bakalım sessizlikten tozutacak mıyım yoksa rahatlayacak mıyım? İzleyip görelim.

3 comments Kasım 21 , 2008

Gün-de-lik

Mark gelmedi, John’u bekliyorum. Açılışı Bill ve Molly’yle yaptık. Bir rutin danışmanlık gününden sesleniyorum. İhtimal birazdan telefon çalacak, sekreter John geldi diyecek, ben de yazmaya ara vereceğim. Öncelikle gelecek olanları randevu programından görebiliyoruz. her yarım saate bi kişi. Tam gelecek dönem için kayıt zaman, bu yüzden de program sıkışık. Adını gördüğüm kişileri bölüm veritabanında arıyorum. Adlarına rastlanmazsa anlıyoruz ki, bu veledler bizim bölüme geçme veya burada altdal yapmak isteyenler. Onlara nasihat etme faslı kısa sürüyor. Güzel bi çizelge hazırlamışlar, içinde kampüs, fakülte ve bölüm için alınması zorunlu ders kategorilerinin olduğu. Genelde bu grup öğrencilere bu çizelgeyi açıklamak yetiyor. Adları veritabanında çıkanlar bizimkiler. Girdikleri tarihe bakıp kaçıncı sınıf olduklarını anlamak mümkün. Çömez veya 2. sınıfsalar gene çok problem yok. Bunlar iki gruba ayrılıyorlar. Bi kısmı, ki ben bu gruba girerdim apoletsiz öğrenciyken, hangi dersleri alacaklarını bilenler. Dersleri sormuş soruşturmuşlar, ancak garanti olsun diye bize geliyorlar. Kalan kısmınınsa dünyadan haberi yok, istiyorlar ki, siz ellerine bi program tutuşturun a la lise tarzı. Aslına bakılırsa bizim üniversiteler bu ikinci gruba bayağı uygun. Anımsıyorum da, bi sene seçmeli ders olarak ya Balkanlar vardı ya da Ortadoğu. Seç beğen al vatandaş! Çeşit bol! Eğer gelen öğrenci 3. veya 4. sınıfsa o zaman işimiz var. Bunlar genelde bitirmeye yakın olduklarından ve artık iş meselesini düşündüklerinden ters köşeye yatırıcı ve uzun uzadıya cevaplanası sorular soruyorlar. Hukuk okumak için ne yapmalıyım? Doktora programına nasıl başvurulur? Okulu erken bitirmek için ne yapmalıyım? Fransa’daki okuldan alacağım dersler buraya transfer olacak mı? Kem küm küm. Bi yandan geçici danışmanım ben diye düşünüp çok uzun cevaplar vermek istemiyorum, ama bi yandan da elin veledine kıyamıyorum. Hadee beraber uygun ders arıyoruz, derslerin transferini inceliyoruz, telefonlar ediyoruz. Akşam 5 olduğunda da tabii benim kafa kazan gibi oluyor. Aslında memnunum bi yandan. İnsanlarla iletişim halinde olmak güzel (bkz. asosyal doktora öğrencisinin iletişime geçince sevindirik olması hali). Bi de insanın en önemli motivasyon kaynağı yararlı olma isteği. Bi işe yaramak, bi ihtiyaca karşılık vermek accayip temel bi istek. Hatta ve hatta hatunkişilerin hayatta nispeten hırssız olmaları, kariyerlerini bi kenara bırakabilmeleri (tamam fırsat eşitsizliği de var biliyoruz) doğurarak bu güdüyü doyurabilmelerinden sanki. Kadın doğurur ve ta taa bişey yapmıştır, biri olmuştur, gerçek olmuştur, iz bırakmıştır, artık yeni bi element bulması şart değildir. Ama erkek öyle mi? Erkek baba da olsa edilgendir, ayrıca paternity uncertainty diye bişey vardır (gidin bakın açıklayamayacağım şimdi), ayrıca et ve tırnak değildir. Yani? Yani para kazanması, bilgi kazanması, kahraman olması, katil olması, tarihe adını yazdırmak için bişey olması, bişey yapması gereklidir. Neyse budaklandırmayayım konuyu, naçizane fikrim insanlara bi işe yaradıkları hissi verilerek epey suçun ve boşahayatın önüne geçilebilir. Doktora öğrencisinin en büyük handikapı özellikle doktorduğu aşamada kendini bi işe yarar hissedememesidir. O açıdan tatminkar yani bu iş. Hatta bende acaba masabaşına uygun bi insandım da kendimi araştırmacı bi kişilik sanıp yanlış yola mı saptım şüphesi uyandırıyor bu tatmin hali. Sonra z-tesellisine bağlıyorum, yok diyorum 20 yıl yapsam bu işi sonunda iki yan odamdaki uzatmalu danışmanlar gibi sarkastik ve gıcık olurdum öğrencilere karşı. John gelmedi. Sırada Jordan ve Cora var. Bizim bölümden değiller galiba. Sonra öğle yemeği, sonra Aaron, Brian, Stefan, Jack, Han ve Evelyn… Tatmin had safhada olacak bugün!

Alakasız: Sevgistanbul (link aşağıda solda, ilk sokak) sağolsun şu CHP ve yeni masumane üyeleri konusuna değinmiş. Ve de benim çok merak ettiğim soruyu sonda sormuş. Bu insancıkların motivasyonları ne??? Yani bakın bi Joe the Plummer çıktı, adamla 100 tane röportaj yaptılar. Yok mu bi Allah’ın kulu Şelale the Çarşaflı’yla (Ayşe, Fatma desem önyargılısın denebilir veya birileri üstüne alınır, Şelale şu an aklıma geldi af buyrun) röportaj patlatacak? Yoksa medya salak sulak işlerle uğraşmaktan asıl görevini unuttu mu iyice?

Add comment Kasım 20 , 2008

Film nadası

En son şöyle zevkle, kendimi kaptırıp ağzımı bi karış açarak bi film izlemeyeli aylar oldu. Kuraklık sezonuna mı girdik nedir? Arada bazı ilginç bağımsız yapımlar gösterildi, ama ortabatı kentlerine çok seyrek ve kısa sürelerle uğruyor böyle filmler. Sonunda adını duyduğum ve konusu beni meraklandıran bi filme rastladım: Traitor. Yani Hain. Başrolde sevdiğim aktörlerden Don Cheadle vardı da (ben ingiliz sanıyordum kendisini, Ocean’s filmlerindeki aksanından), yazar ve yapımcılardan birinin Steve Martin, evet evet komedyen Steve Martin olduğunu filmi izledikten sonra farkettim ve de hayret ettim. 11 Eylül ve akabinde Irak savaşının Amerikan görsel hafızasına iki katkısı oldu galiba. Birincisi ilgili ilgisiz her filmde bir gökdelenler arasında koşuşma, ne olduğu belirsiz büyük bir toz bulutundan korkma, toplu panik hali. Transformers, Cloverfield, The Hulk, hatta Lost’taki duman canavarı ilk aklıma gelen örnekler. İkinci katkıysa savaş, politika, şiddet, terör konulu yapımlardaki bariz artış. Amerikan halkı ilk etapta bu yapımlara mesafeli yaklaşmış olsa da (Bkz. In the Valley of Elah ve Lions for Lambs gibi filmlerinin hasılat göçüntüleri) sanırım yavaş yavaş bu hikayelere açılıyorlar. Misal HBO’nun 7 bölümlük mini dizisi Generation Kill. Nereden bulursunuz bilemem ama şiddetle tavsiye ederim. Irak savaşının ilk safhasını anlatan müthiş gerçekçi bir dizi. Öyle ki, ilk başta her lafı kısaltan Amerikan askerlerinin ne dediklerini anlamıyorsunuz. Tavsiyemde başroldeki Sarsgaard oğlunun bi rolü yok vallahi. Neyse sapıttım konudan gene. Hain de bu minvalde bi film. Tabii konu yumuşak bi karın olunca bu tip filmler için bazı handikaplar oluşuyor. Bazıları feci halde dengeli olmaya çalışırken suya sabuna dokunamıyorlar. Bazılarıysa iyice didaktiğe bağlayıp nutuk atıyorlar. Nutuk atan film… Hiç sevmem, ııyk. Hain’in her iki çukura da düşmemiş olması beni sevindirdi. Don Cheadle bir müslümanı oynuyor filmde. Hayatının yarısını müslüman dünyayla diğer yarısını Amerika’yla bölüşmüş, dindar, sakin bi müslüman. Doğrularla yanlışları ayırdetmeye çalışan bir adamcağız. Bir şekilde kendini terörist bir organizasyonun içinde buluyor. Belli bir noktaya kadar da hıyanetiyle karşılaşan hangi yarısı, müslüman kardeşleri mi batı dünyası mı bilemiyoruz. Belki karakter kendisi de bilmiyor. Bu arada karışık bir öykü anlatılıyor arka planda, öykünün peşindeki iki FBI ajanıyla birlikte. FBI ajanlarından birinin bütün müslümanlar terörist değil tarzı gereksiz cümlesi dışında film bana batmadı. Daha fazla detaya girip filmin thriller etkisini budamak istemiyorum. Benim için ana önemi ağız tadıyla bi film izleyebilmiş olmaktı.

Bu haftasonu Bond’a gitmeyi planlıyorum. Bond’u büyük bi sinemada izlemek şart. Ondan sonra da 12 Aralıkta The Day the Earth Stood Still geliyoo. Ondan sonraysa bizi oyalayacak tek şey budur.

Add comment Kasım 19 , 2008

Şey-ler

Dole muydu, yoksa Ross Perot mu hatırlamıyorum, Amerikan zenginlerinden başkanlık yarışına girmiş bir tanesinin ne hikmetse televizyonda gösterilen bir konuşmasından bir kırıntı takılmış kulağıma. İhtimal büyük üniversitelerden birinin mezuniyet törenine konuk edilen konuşmacı zengin şahıs, gençlerle yaptığı sohbetlerden dem vurmuş, hayattan beklentilerini sorduğu gençlerin cevaplarında yat, kat, araba, yazlık, jakuzi, ot ve püsür bulmaktan duyduğu hayal kırıklığını dile getirmişti. Bunlar amaç değil, şeyler demişti. Şeylere sahip olursunuz, şeyleri kaybedersiniz, peki asıl amacınız ne bu hayatta?

Amerika’nın en bilinen, popüler kültüre en çok işlemiş finans uzmanlarından biri Suze Orman var TVde. Bir tür para Oprah’sı kendisi. Programının bir bölümünde kendisini arayan izleyiciler hızlı hızlı hayat birikimlerini sayıp almak istedikleri bişeyi alıp alamayacaklarını soruyorlar. Ani biçimde tiz seslere çıkmasıyla ünlü Orman, kimisinin cins köpek, kimisinin Cartier saat tüketimini onaylıyor veya vetoluyor. Bense birbiri ardına yayına bağlanan ben yaştaki Amerikalıların takır takır saydıkları birikimleri karşısında şaşkınım. Bir adam arıyor 37 yaşında. Ayda evlerine 13bin dolar giriyormuş, evlerinin tutsatı 700bin dolar 30 yıllık yüzde 6 faiz öngörüyormuş, bankada 125bin dolar birikimleri, emekli hesaplarında da 320 bin dolarları varmış, acaba dış mekan sıcak küveti alabilir miymiş? Bendeniz züğürdün kalemi yoruluyormuş ancak. Bi yandan bunlar şeyler diyorum kendime. Bi yandan da yetti gari.

Yüzüp yüzüp kuyruğuna yaklaştığım doktora hayatımın Amerika’da sürekli yaşama dönmeyeceğinden başından beri emin olduğumdan şeylerim hep 20lik bekar evinin şeyleri seviyesinde oldu bugüne kadar. 30uma gelirken (ohh be bu lafı da rahat rahat edebiliyorum, bi ağırlık veriyoo ama kabul edin) bana omuz verenler arasında ne bi bulaşık makinesi ne bi nofrost ne de bi  kendi seçtiğim duvar boyası vardı. Mendil isteyen… Ama iyi tarafından bakarsak şeylere bağımlı olmadım bu sayede. Hele de artık satış aşamasına geçtiğim şu günlerde eski kıyafetleri bağışlayarak, mobilyaları üçe beşe satarak gittikçe hafiflediğimi hissediyorum. Ocak ayı gelirken evimde bi kanepe bi masa ve bi sandalye kalacak sanırım. Üstelik bunlardan kurtuldukça daha çok kurtulasım geliyor. Her türlü ıvır zıvıra insan isimleri takıp manevi anlamlar yükleyerek saklama adetine sahip olduğumdan inşallah bu halet-i ruhiye devam eder de memlekette hafif bi evim olur.

2 comments Kasım 18 , 2008

Beklenen

Lise yıllarının aştım-hayatıçözdüm dalgasına yakalandığımız anlarından birinde yakın bi arkadaşım herşeyin beklentilerde saklı olduğunu keşfetmişti (!). Beklentiler yüksek değilse, her güzellik mucize etkisi yapıyordu, beklentiler yüksekse hayat ne yapsa bizi memnun edemiyordu. Bir tür anti-secret durumu. Yani gül düşün, gülizar ol noktasının tam tersiydi çözüm. Bu hayatta beklentilerini azalttığın oranda mutlu olacaktın. Hayat Ağacı seyrettiğimiz o yıllarda pek de mantıksız görünmemişti bu fikir. Asıl acı olansa insanın beklentilerinin o farkında olmadan dibe vurması. Hayalkırılığına uğrayacağınız bi durumla karşılaşıp hayalkırılığına uğramamış olmak… Ben de ülkemin bi kısım manyak kitlesi konusunda beklentilerim dibi gördü sanıyordum. Yanılmışım, umudumu kesmemişim demek bu insancıklardan ki, Can Dündar’a Atatürk’in hatırasına ihanetten dava açıldığı haberini görünce şaşırmış vaziyette yakaladım kendimi. Şaşırdığıma şaşırdım. 

Mustafa filmi hakkında yazmadım, yazmam. Çünkü izlemedim. İzlemediği filmler hakkında yorum yapanların da müneccim sofrasına konuk olduklarını düşünüyorum. Fragmandan çıkardığım kadarıyla çok seveceğim bi film değildi o kadar. Bunun da sebebi herkesin saldırdığı şeyler değil. Çok basitçe ben artık Can Dündar’ın hicranlı sesinden sıkıldım. Herkesi sardığı söylenen ağlak belgeselleri bir zamanlar bazı tartışmaları yeni bi nesle açmak için faydalıydı, ancak bence artık yeni bi belgeselcilik anlayışı hakim olmalı. Fikrim budur. Hani söyleyeyim de, Can Dündar’ı çok sevdiğimden birazdan sayacaklarımı saydığım sanılmasın. Neme lazım. Öhöm… Oha!!! Çüşşşş!!! Ya savcılığa yazdıkları şikayet dilekçesinden parçaları gidin okuyun. Bizi birarada tutan şey Türk dili, tarihimiz, kültürümüz ve Atatürk’ün sigara-içki içmez, kadınlara yüz vermez, ölmez, bükülmez, ağlamaz, korkmaz, ayazda kalmaz, sinirlenmez karakaterine duyduğumuz inançmış. Bu belgeselle bu inanç sarsılmış, hatta Dündar milletimizi parçalamış. Ya neresinden başlayayım, neresini tutayım da çekiştireyim de yuh diyeyim. Kafamı hangi duvarlara vurayım? Nasıl küfürler edeyim de midemde oluşup böyle gırtlağıma kadar gelen öfkeyi hazmedeyim? Derin nefes. 

Hayır, bu bi nesil midir? Yani, hemen cumhuriyet nesli sonrası gelmiş, Atatürk’ü hayattayken görmemiş, sinir yapmış, sonra arka arkaya darbelerle hissizleşmiş, ama köklerini 1930lar faşizminden alan bi damar mıdır? Öyleyse bekleyelim miyadı dolsun bu neslin. Hiç nefes tüketmeyelim. Yok, varsa gençten bu lafları yiyen ve kendine Atatürkçü diyen bi güruh, lafım onlara. Değerli genç insan, Mustafa Kemal de her insan gibi bir insandı. Zaafları, gülümseyişi, gözyaşı, sinirli bakışı, sevgilisi, sevdiceği, anası, parlayan gözleri, korkuları, tuvaleti, hastalıkları, takıntıları vardı. İşte bu yüzden sırf bu yüzden işte en zor zamanlarda yaptığı liderlik kıymetlidir. Hepimizde olan bu hasletlerle ve tek başına değil, bir nesille kurmuştur cumhuriyeti. Tam da bu yüzden süpper bi adamdır. Ben şahsen bu yanlarını Lord Kinross’un satırlarında okuyana kadar sadece saygı duyardım kendisine. Uzak bi akraba gibi. Ne zaman bu yanlarını okudum, ne zaman eleştirdim, ne zaman bi cigara tüttürdüm hatırasıyla, ne zaman kavga ettim o zaman sevdim Paşayı, o zaman tonton bi amca oldu gözümde. Güzel genç insan, Mustafa Kemal’i insanüstü vasıflarla donatmakla birarada tutulmaz bu millet. Aslında böyle bi sanı kurulan birliğe güvensizliğin delilidir, hakarettir. Evet, bu devrim tepeden inme gelmiştir, toplumun hazır olmadığı bir sürü yenilik getirmiştir, yer yer çatlaktır, ancak harç tutmuştur bence. Tekrar hatırlatmak isterim ki, daha 85 yaşındaki bu cumhuriyetçik yaşına göre bayağı iyi durumdadır ve de Atatürk’ün hayat hikayesinin anlatılmasıyla da aşınmaz kolay kolay. Son olarak en acısı, hayatını hurafelerle, dogmatik dini ve geleneksel yapılanmayla mücadeleye vakfetmiş bir adamın hayatının ve karakterinin hurafe haline sokulmasıdır. Bir tür yer demir, gök bakır durumu. İnsafınız kurusun ne diyeyim. Silkin ve kendine gel genç insan!

Add comment Kasım 14 , 2008

Hillary?

Türkiye’nin yeni güne uyandığı şu saatlerde Amerika’daki başlıca haber Hillary Clinton’ın dışişleri pozisyonuna tekabül eden Secretary of State için düşünüldüğü. Böyle haberlerin yok yere sızdırılmadığı malum. Herhalde nabız tutmak istiyor Obamagiller. Bir yandan Hillary dışişlerine aşina bir isim, özelde Türkiye’ye faydası bile olabilir bu tercihin. Ancak tabii anlaşamazlarsa da bir çokbaşlılık ortaya çıkabilir. Doğrusu Hillary ilginç bir kadın. Kocasıyla ikisini gençliklerinden tanıyanlar Hillary’nin politikaya atılan ilk Clinton olmasını beklemişler. Öyle politikaya istidadı olan, koca gözlüklü ve hırslı bi insanmış kendisi. Herhalde o dönemde bir kadının politikada pek bir yere gelemeyeceği anlaşılmış olmalı ki, ikili bi anlaşma yapmışlar. Önce Bill politikaya atılacak, gittiği kadar gidecek, sonra da sıra Hillary’e gelecek. Hillary kocasına verdiği omuza bir de Arkansas gibi bir eyalette tuhaf kaçan kızlık soyadını kurban vermiş. Sonra kocasının uçkur davaları çorap söküğü gibi döküldükçe ona da Hülya Avşar’a sordukları gibi boşan da boşan diye baskı yapmışlar. Ancak bırakın bir kadın politikacıyı, kendini aldatan kocasını boşamış kadının hiç seçilemeyeceğini kestirdiğinden olacak bırakmamış adamı. Bill ve Hillary arasındaki çekim nedenini hep merak etmişimdir. Pek uygun tipler değiller gençlik fotolarına bakacak olursanız. Herhalde Hillary, Bill’e bi amaç ve onu sürükleyecek enerjiyi vermiş. Bir de fikir olarak uyuştukları su götürmez. Ancak ne yazık ki, planın ikinci yarısı tutmadı. Hillary’nin başkanlığı gerçekleşemedi. Kampanya videolarına bakılırsa şimdi de kızları Chelsea’yi hazırlıyorlar. Spekülasyon bir yana Obama yönetimi Hillary’e bu görevi verirse Hillary’nin kabul edeceği tahmin ediliyor, bir tür züğürt tesellisi. Benim asıl merak ettiğim ve hatta ağzım açık seyrettiğim bu hırsın temeli, bu enerji. Nasıl bir temel içgüdüdür ki, ben kendimi yataktan kaldırmakta zorlanırken hatun adamını sırtlamış da Beyaz Saraylara çıkarmış, aylarca yıllarca onun için sonra kendisi için kampanya yapmış! Kampanya deyip geçmemeli; uykusuzluk, uçakta yaşamak, sayfalarca raporu yutmak, konuşma metinlerini ezberlemek, yerinde ve zamanında gözyaşı dökmek, yerinde ve zamanında utan, utan diye bağrınmak, hatta son derece pis çamurların atılmasına vesile olmak demek kampanyalanmak. Vicdanını bi parça Faust’a emanet etmek. Bakalım teselli ödülünü alacak mı Hillary?

Add comment Kasım 14 , 2008

Şaka

gibi ama değil ne yazık ki. Son üç günde üç nedenle Türkiye’den bahsedildi bu diyarlarda:

 

1. New York Times’ta Türkiye’nin IMF’ye doğru akan suya karşı durmaya çalıştığı vurgulandı. Bu makale sonradan Türk gazetelerinde de yer buldu. Dip not: En önemli anlaşmazlık nedeni IMF’nin yerel yönetimlere akan paraya sınır getirmek istemesi, hükümetin de bunu kabul etmemesi. Hımm, acaba ufuktaki yerel seçimle bağlantı kuran var mı? Hadi ben kurdum gitti.

2. The Colbert Report adlı komedi-hiciv programında Obama’nın seçimine verilen uluslararası tepkilere verilen örnekler arasında Prof. Ersin Kalaycıoğlu’nun “Amerika’nın bir yüz estetiğine ihtiyacı vardı, o gerçekleşti” lafı yeraldı. Program gereği Cumhuriyetçi ve muhafazakar bir TV şahsiyetine dönüşen komedyen Stephen Colbert bu vesileyle Kalaycıoğlu’nun soyadını telaffuz edemeyip, onun da isim estetiğine ihtiyacı olduğunu belirtti.

3. Bi de bu!  Ben bu haberi Türk gazetelerinde ve köşelerinde haftasonu okumuş ve kendi kendime pek gülmüştüm. Ancak anlaşılıyor ki, Amerikan sitelerine düşecek kadar ciddiye binmiş Batman belediye başkanının Batman adını kullandığı için C. Nolan’a dava açması. Ya biri bana bunu izah etsin! Biri bunu bi de Nolan’a izah etsin. Kendisi feci beğendiğim bi yönetmen. Şimdi tutun ki ileride tanıştık, adam ya yazdığım senaryoyu bu nedenle reddederse… Ben de gider Batman Belediye Başkanını dava ederim.

Bu konuda öncelikle Batmanlıları tenzih etmek isterim. Biliyorum ki her ne kadar bu, Batman’ın sorunlarındansa akla zarar işlerle uğraşan değerli insanı seçseler de, bu sonucu beklemiyorlardı. Sonralıkla bu şahsın zamanını gereksiz işlerle geçirdiği anlaşıldığından yakında benim yüzümden de WordPress’i kapattıracak gibi görünüyor. Tüm wordpresslilerden özürler diliyorum. Bi de şunu merak ediyorum, sol üst köşeye çiçek gibi kondurduğum sansür karşıtı hareketin logosuna emeği geçenler içinde en az Batman belediye başkanı kadar babayiğit olup düşüncelerimizi yazma ve yayma özgürlüğümüzü kısıtlayan sansürlere karşı dava açacak olan, milletvekillerine mektup ve faks gönderecek olan yok mudur? Hayır yoksa bekleyin anacıım Şubat’ta dönüyorum, çok ciddiyim. Son olarak da buradan Sayın Batman Belediye Başkanına seslenmek istiyorum. Belki cidden bilmiyorsunuz, belki cidden kimse size açıklama gereği duymadı. Adı geçen Batman filminde konu, yarasa (İngilizce Bat) hayvanını örnek alan bi zengin çocuğunun para saçarak ailesinin öldürülmesi sonucu oluşan psikolojik problemlerini suçlulara korku salmak yoluyla tedaviye çalışmasıdır. Batman, ingilizce betmen olarak okunur ve yarasa-adam demektir. 1930larda çıkmış bir çizgi roman kahramanıdır. Çizgi roman kahramanları arasında süper gücü olmayan nadir karakterlerdendir. Dava ettiğiniz Nolan’ın ellerinde süpper felsefi aksiyon filmi, kara film halini almıştır. Ayrıca filmler yapımcılarına aittirler, para onlardan çıkar. Film ödül alınca da yapımcı alır evine götürür heykeli. Yani hem alakasız bi nedenden, ihtimal kendi reklamınızı yapmak için dava açıyorsunuz, hem de yanlış kişiye. Şaka gibi…

Mecburen bu da  Grrr altına gidecek, ama vallahi asabi olduğumdan değil.

Ek: Bakınız internette nasıl da gülünüyor bu habere, yorumculardan birinin de dediği gibi bazen kötü reklam vardır.

Add comment Kasım 12 , 2008

Karşı-laş-tır

İnsan yavrusu karşılaştırarak, iki nesneyi birbine vurarak, karşılıklı ölçüp biçerek öğrenen ve gelişen bi mahluk. Dolayısıyla medya ve blogosferdeki Erdoğan-Obama karşılaştırmaları son derece normal. Her ne kadar Obama’nın icraatları henüz Erdoğan’ınkilere benzer uzunlukta bir sicil oluşturmamış olsa da eldeki kısıtlı bilgiye dayanarak iki politikacının benzer ve farklı yanlarını sıralamanın yararlı olacağını düşünüyorum. Buyrun sofraya:

Benzerlikler:

1. İki politikacının da halkla ilişkisi ve sıkı bağlantısı var. Obama’nınkiler Chicago mahallelerinde sivil toplum örgütlenmelerine, Erdoğan’ınkiler Kasımpaşa ve belediyecilik yıllarına dayanıyor. Yani ikisi de yerelden ulusala yükselen politikacılar.

2. Her ikisi de genç yaşlarında (politika için tabii) paso geçilen ve oturmuş desteği olan parti liderlerini ekarte edip temsil ettikleri siyasi hareketlerin başına geçtiler (Ufukta bi Erbakan-Hillary Clinton karşılaştırması mı var yoksa?).

3. Her ikisinin muhaliflerinin de inkar etmelerine karşın gene her ikisinin halk üzerinde etkili bir karizması var.

4. İkisi de orta halli, zor geçinen ailelerden geliyorlar.

5. İkisi de ayrımcılık görmüş kitleleri temsil ediyorlar.

6. İkisi de nispeten zayıflar (tamam Obama bi iskelet, olsun benzer)

7. İkisi de büyük bir seçim zaferiyle gelip seçim gecesi konuşmalarında birlik sözü ve umudu verdiler.

8. İkisinin de zaferinde ekonominin önemli rolü vardı (biri için negatif, biri için pozitif).

9. İkisi de partilerin aşırı ve ılımlı uçlarını uzlaştırmaya çalışıyorlar.

10. Biliyorum 10′a tamamlamak için kastım, ama işte geldik buradayız: İkisi de iyi hatipler.

Farklar:

1. İkisi de orta halli, zor geçinen ailelerden geliyorlar dedik ama eğitim olarak farklı yollar izlemişler. Biri burslar kazanarak Harvard ve Columbia’da hukuk ve uluslararası ilişkiler okumuş, diğeri Marmara Üniversitesi İşletme mezunu. Bu durumu ülkeler arasındaki eğitim sistemi ve fırsat farklarıyla açıklamak mümkün. Ancak eğitim görülen disiplinlerin liderlerini düşünce yapılarını etkilemesi açısından bir fark olduğu kesin. Bu da ayrı bi yazı konusu.

2. İkisi de ayrımcılık görmüş kitleleri temsil ediyorlar, ancak Türkiye’deki kısıtlamaları Amerikalı bi zenciye anlatsanız ve karşılaştırma yaptığınızı söyleseniz, size tepkisi ne zencisi olmasına göre bi gülümsemeyle okkalı bi küfür arasında değişir. Bunu Türkiye’deki ayrımcılığı azımsamak için söylemiyorum. Kuşkusuz eğitim hakkının alınması, sözlü ve bakışlı tacizler hafife alınamaz, ama bunlar ağaçlardan sallandırmalar, toplu katliamlar, haçta yakılmalar, kölelik, dolaşım özgürlüğünün kısıtlanması ve ailelerin satış yoluyla parçalanmasıyla karşılaştırılamaz. Böyle direkt bir paralel kurmak zencilerin 200 yıldır yaşadıkları ve biz beyazların asla anlayamayacağı zulümü azımsamak olur.

3. İkisi de ayrımcılığa karşı duran liderler, ancak duruş tarzları farklı. Obama ayrımcılığa uğrayan diğer azınlıklarla, kadınlarla, engellilerle de empati çabasına girerken yani uğradığı ayrımcılıktan genel hak ve özgürlüklere doğru akan bir yol bulmuşken, Erdoğan benzer bir çaba içinde değil. 

4. İkisi de seçim gecesi umut veren konuşmalar yaptılar, Obama’nın sözleri için bekleyip göreceğiz ancak Erdoğan yeşerttiği umudu sulayamadı.

5. İkisi de iyi hatipler dedik, ama ikisinin zamanlamaları farklı. Obama önce düşünüyor, sonra konuşuyor. Erdoğansa önce konuşmayı yeğliyor, ani çıkışlar yapıyor. Örneğin tüm ısrarlara rağmen Obama ekonomik kriz konusunda konuşmamayı seçti. Önce bilenlere danıştı, konuştuğu zaman da ajite edici mesajlar vermemeye özen gösterdi.

6. İkisine de ağır saldırılar yapıldı. Erdoğan’a kedi dediler, Obama’yaysa terörist, müslüman, deccal… Biri dava açtı, biri sustu.

7. Birinin aşırı sola kaymasından korkuyor muhalefet (ayy gülücem bu ülkede sola gitsen gitsen ne kadar gidicen?), diğerininse aşırı sağa.

8. Biri bilenlerden ekip kuruyor, diğeriyse yakın çevresinden, dava arkadaşlarından (misal Biden Obama’ya gıcık giden bi adamdı, ama dış politika tecrübesi nedeniyle Obama tarafından tercih edildi).

9. Biri hazır olmadığı sorulara cevap vermiyor, prompterdan vazgeçmiyor, biri içinden geldiği gibi konuşuyor (politikada hangisi bi erdemdir siz karar verin, ben bilemiyorum).

10. Biri dini en azından kilisesini geç bulmuş, Bush kadar dini görüşleriyle karar almayan bir politikacı. Diğeriyse bu açıdan Bush’a daha yakın.

Farkları ve benzerlikleri bir yana bırakırsak her politikacı iki şeyin peşinde: koltuk ve fark yaratmak. Sorun şu ki, bu kırsları zaman zaman çatışıyor ve öncelikleri seçimlerin ne kadar yakın olduğuna bağlı olarak değişiyor. Amerikalı bi hocam Obama için, he is a politician, so he is ambitious, that means he cannot be an entirely good person (Obama bir politikacı, yani hırsı var, o halde tam manasıyla iyi bir insan olamaz.) demişti. Var mı gerçekten politikacı olmakla iyilik arasında böyle ters bir ilişki?

Add comment Kasım 8 , 2008

Previous Posts


Anketler

HSG'yi anlat diyenler, bakınız SIR başlıklı yazı.

Yeni komşu konusunda çoğunluk öyle ya da böyle tanışmak lazım diyor, mümkünse börekle

Yüzde 42'niz zannedersem çalışan anne olmaktan muzdarip olup yurtdışındaki gibi esnek çalışma saatleri olsun istemiş. Yüzde 38 halk kütüphanelerine imrenmiş. Yüzde 4 kitap, oyun, yemek kulüpleri burada da olsa demişler, ee kurun kendi aranızda, laf! Yüzde 17 başka şeylere özlem duymuş: netflix gibi, özgüven ve saygı gibi -ki onları bireysel olarak tesis mümkün değil. Bir de bir kişi hiçbişey istemem, memleketim, memleketim demiş. Ne güzel mutlu bi insan kendisi.

Yeni Yoklama:


Kim ne demiş?

tomurcuk on Manzara
Sevgi on Manzara
Mine on Manzara
Sevgi on Kırmızı ve Gri
tomurcuk on İstanbul

Peynir ekmek gibi gidenler

Ara

Blogroll

Enteresan

Müptelasıyım

Eskiler

Kategoriler

how to add a hit counter to a website

Blog Stats

Sakız ağacı tomurcuğu

Bahar