Archive for Eylül, 2008

Duvar

 

Duvarda tomurcuk

Duvarda tomurcuk

Bizim okulun kitabevi bi fotoğraf yarışması açmış, onların torbasıyla ilginç bi yerde çekilmesi gerekiyordu. Ben de aslında Özgürlük Anıtında planlamıştım, ama kısmet olmadı. Ben de Wall Streette, Amerika’nın finans merkezinde, borsanın önünde çekelim dedim. Ne yazık ki yeterli lensim olmadığından cadde ismini kadraja alamadım, ama bu görüntü de Amerikalıların bildikleri bi görüntüdür diye düşünerek yarışmaya soktum. Tabii ki orijinalinde okulun logosu karartılmış değil :) Fotoğrafın üzerinde biraz oynadım, okul renklerinden olan turuncuya çevirdim Amerikan bayrağı rengini. Umarım buna karşı bi kanun yoktur, hoş adamlar bayraklarını çorap olarak giyiyorlar. İşin ilginç yanı fotoyu vermeye gittiğimde işlemi yapan kadınlar, burası neresiydi yaa diye aralarında konuşmaya başladılar. Ben de dedim, duvar mısınız ey Amerikanyalılar! Günde bin kere göstermeseler yanmayacağım.

Ekleme: Fotoğrafım ikinci olmuş, hadi gözüm aydın. Ödül küçük olsa da sevindim yani ne yalan söyliyeyim :)

1 comment Eylül 30 , 2008

Amanın!

Deminden beri şu anki Amerikan halet-i ruhiyesini ifade edecek bi söz aranıyorum, hani “sh**t, ohh my God, oops, the sky is faaalllling” tarzı bişey. Bunca yıldır beyinlerimiz Amerikan tv dizilerinin söz kalıplarıyla o kadar yıkanmış ki, ancak amanın diyebildim. 

Günlerdir üzerine tartışılıp pazarlıklar edilip, eli yüzü biraz düzeltilmiş olan ekonomik planı Amerikan kongresinin alt meclisi reddetti biraz önce. Arkasından da borsa dalışa geçti. Bunun dünya piyasalarını da etkileyeceğini düşünmek zor değil. Ben geçeceğinden o kadar emindim ki, oylamaya göz atma gereği bile duymadım. Anlaşılan blogosfer ahalisi de en az benim kadar şaşırmış durumda, özellikle de planın reddine sebep olanların Cuhuriyetçiler olmasına… Aslında siyaset bilimci tarafım hiç şaşırma diyor bana, seçimlere bir ay kala böyle bi planı geçiremezdi temsilciler meclisi üyeleri, tabii tekrar seçilmek isteyenler. Amerka’da o çok övülen hesapverebilirliğin, temsilcilerle birebir iletişimi sağlayan seçim sisteminin kötü yanı da bu işte. Politikacılar kendi seçmenleri söz konusu olunca genelin çıkarını gözardı edebiliyorlar.

Ancak bu planın en önemli sorunu şu anki finansal krizle gündelik hayatlar konusunda bi bağlantı kurulamamış olması. Yani halk bu krizin riskli tutsat sahipleri dışında kimi etkileyeceğini anlamadı. Daha doğrusu o bağlantı, neden-sonuç ilişkisi, olası risk halka anlatılamadı. Ama nasıl anlatılsın, krizde önemli rol oynayan yeni finans araçlarının mucitleri bile bilmiyor bunların tam etkisini. Aslında tam da şimdi bizim Türk gazetelerindeki gibi bi “nasıl oldu” şemasının tam sırası.  

Bakalım daha neler olacak. Benim tahminim şu noktadan sonra plan geçse de tam etkili olmayacağı yönünde. Asıl soru krizin ne kadar yayılacağı ve ne kadar derine ineceği. Bunu da kimse bilmiyor. Hadi hayırlısı.

Add comment Eylül 29 , 2008

Ayfon-2

Ayfon konulu ikinci yazım bu sanırım. Eee zenginin malı, züğürdün çenesi hesabı. Duydum ki, memleketimize ayfon gelmesi zafer geçitleriyle karşılanmış, fener alayları düzenlenmiş. Hemen de bu konuyu protesto edici bi reaksiyon damarı oluşmuş, bu grup eski, basit telefonlara dönme yanlısıymış. İlk kısım, yani aşırı coşku tüm dünyada aynı. Ancak reaksiyon kısmı sanırım biraz bize özgü. Ben de ayfon ilk çıktığında, hele GPS ile arkadaşlarınızın yerini belirleme özelliğini duyduğumda sinirlenmiştim, ne demekti gönül rahatlığıyla ulaşılamaz olamayacak mıydık artık? Ancak ayfonun insanlarla sürekli yapışık yaşarken, git gide göz-başparmak ikilisine yoğunlaşıp yalnızlaştırmaktan başka amaçlara da hizmet ettiğini, edebileceğini görmek zor değil. Bakınız Steve Jobs sunumu. Mesela doktorlar için vazgeçilmez olacak ayfon. Çünkü bazı özel programlarla doktorlar uzaktan test sonuçlarını, MRI, röntgen görüntülerini görebiliyorlar ayfonlarında. Stanford Üniversitesi daha şimdiden ayfon üzerinden ders planlamaya girişti. Çok yakında derse girmeden derse girebilecek insanlar. Ayfon için program geliştirmel ve Apple’ın açtığı sanal markette bu programları satmak yeni bi iş alanı oldu bilgisayar programcıları için (Apple bazı programları saçma nedenlerden reddediyor ve açık kaynaklı bi taban olmadığından çok eleştiri alıyor. Yeni Google Androidse herkese programlama hakkı vererek rekabete soyundu). Yeni bi ekonomik büyüme alanı. Bakalım Türk programcılar neler icat edecek? Yani ayfon sadece gündelik ilişkilerimizde afyon etkisi yaratmak için tasarlanmış bi alet değil. Yeni bi dönüm noktası. 

Teknoloji mannağı olmama rağmen ben ayfon almayacağım. Öncelikle param yok, sonralıkla teselli babında ihtiyacım yok. Ancak mesela bi çocuğum olsa ve de deli sıkışık bi düzenim hayatımı kolaylaştırırdı diye düşünüyorum.

2 comments Eylül 26 , 2008

Tarih-i

Tarihi bilmemize imkan var mı? Muzafferlerin yazdıkları tarihten başka kimler aracı oluyor tarih bilgimize? Yeterince uzun yaşayanlar? Yaşadıklarını ya da yaşamadıklarını yazabilenler? Hükümdarlar? Tarihle intikam almak isteyenler? Scorsese? Ne yazık ki, tarihi film ve diziler bizim en başarılı ürünlerimizden değil. Böyle eserlerde görüntü, hissiyat, orjinallik çok önemliyken bizimkilerde arabalar parlak, dişler inci gibi, detaylar silik… Oysa iyi bir dönem filmi tarih bilincimizi tamamen değiştirebilir. Scorsese’nin Gangs of New York’u olmasa bu pek ünlü kentin tuhaf başlangıcından nasıl haberimiz olacaktı ya da Age of Innocence olmasa yine aynı kentin 19. yüzyıldaki üst sınıf ahlakından… İş bu adamların görüntü yönetmenlerinde mi, tarihçilerinde mi bilmiyorum. Ama insanı alıp o döneme götürüyorlar. En son Emmy ödüllerinde bissürü ödül alan iki diziye dikkatinizi çekiştiririm. Biri Madmen, büyük ihtimalle çoktan CNBCde gösteriliyordur, 1950ler Amerikasında reklamcılık sektörünün gelişimini, aile yapısını, kültürel ve politik değişimleri takip ediyor. Üstelik de ortaya bol soslu bi kırık aşk hikayesi koymadan. Bu dizi izlenerek Amerikan toplumunun bunalımı daha net olarak anlaşılabilir bence. Bir de bir zamanlar ne kadar dinamik, buluşlara ve gelişmeye açık bi toplumken bugün ne kadar hantallaştığı rahatça görülebilir. İkinci dizinin Türkiye’de gösterileceğini zannetmiyorum, ki gösterilmeli aslında. John Adams, Amerikan devrimi ve ABD’nin ilk 50 yılında bu ülkenin kurucularından daha az bilinen Adams’ın hayatını takip ediyor. Adams klişeleşmiş anlamda bir kurucu veya kahraman değil. Eksikleri ve hataları var. Her politikacı gibi hırslı, kendini beğenmiş, zaman zaman ilgiye ve takdire derin bir gereksinimi olduğu belli, çatık kaşlı ve sinirli bi adam. Ama Amerikan kolonilerinin İngiltere’den ayrılmasında onun inatçılığı, nutukları önemli bi rol oynamış. Bütün tarihe geçmiş adamlar gibi ailesini ihmal etmiş ve arkasında dönemine göre entellektüel bi kadın varmış. Dizinin çekimleri 18 ay sürmüş. 7 bölüm 18 ayda, her bölüm film kalitesinde.  Yıllar içinde moda değişiyor, saçlar değişiyor, dişler siyahlaşıyor, yaşlılık lekeleri oluşuyor. Dizideki diyaloglar, öne sürülen fikirler bugün de en az o günkü kadar geçerli. Bence siyasette ilerlemek isteyen herkesin bu diziye, dahası üzerine kurulduğu kitaba bi göz atması faydalı olur. Memleketimiz içinse Amerikan devriminin fikri kökenlerini bilmenin kendi tarihimize bi pencere açması sağlanabilir.

O pencereden bakınca her devrimin uygulamasında hatalar yapıldığını ve bizim canım cumhuriyetimizin daha ne kadar genç ve tecrübesiz olduğunu rahatça görebiliriz belki.

Add comment Eylül 24 , 2008

Kapasite

Bir devletin güçlü olması, erkinin sağlam olması başka şeydir kapasitesinin olması başka şey. Devlet kapasitesinin eksikliği için hep Çin örneği verilir. Çin devleti gerek ekonomik anlamda gerek militer anlamda güçlenmektedir, vatandaşları üzerindeki etkisi ve gücü yadsınamaz. Ancak kapasitesi düşüktür. Uzak köylerinden birinde çıkan SARS salgınını bir türlü denetim altına alamamıştır, bebek mamalarına, sütlerine katılan zehirli maddeleri tam soruşturamamış, bunların önünü alamamıştır. Kapasitesi zayıf ülkenin böyle krizler karşısında ilk refleksi inkar ve sivil toplumdan yükselen sesleri susturmaktır. Çünkü kapasitesi zayıf devletin vatandaşlarıyla arasındaki ağlar tam oturmamıştır. Devlet kapasitesinin daha yüksek olduğu ülkelerdeyse böyle kriz anlarında birkaç mekanizma birden çalışmaya başlar. Alttan vatandaş örgütleri iteklemeye ve hesap sormaya başlarken, tepeden de devletin çeşitli kurumları birbirlerini denetleyip bu sorgulara cevap vermeye koyulur. Bu tabii işin normatif kısmı. En devlet kapasitesi yüksek toplumlarda bile bu süreç aksıyabilir ve tabii ki beklenmedik krizler çıkabilir. Tek fark bu krizlere devletin verdiği tepkidedir. Böyle toplumlarda inkar fayda etmez.

 

Bakınız geçenlerde Kaliforniya’da bi tren kazası oldu. İki tren kafa kafaya çarpıştı onlarca insan öldü. Ertesi gün olayın nedenleri deşilirken Kaliforniya tren yolları idaresi başkanının ilk yaptığı açıklama trenlerden birinin makinistinin hatalı olduğu ve kendisinin hemen istifa edeceği yönündeydi. O başkanı henüz suçlayan, sorgulayan yoktu ama denetleme yapılsın diye ilk iş, prensip olarak istifa etti kadın.

 

Şimdi bunu alın bizdeki tren faciasıyla karşılaştırın. Kabak nasıl da makinistlerin başına patlamıştı, baştakiler nasıl da asla ve asla istifa etmemişlerdi, her türlü olası teknik sorun kafadan nasıl da inkar edilmişti. Şimdi de benzeri bir inkar mekanizması ve kapasite eksikliği bebek ölümleriyle ortaya çıkıyor. Deniyor ki, enfeksiyon her yerde olabilir, bu bebek ölümleri her yerde olabilir. Öyle mi? Peki neden özellikle bu hastanelerde oluyor? Ama bunlar prematüre doğumlar deniyor. Kapasitesi zayıf devlet kurumları refleks olarak, olaydaki dahlini inkar ediyor ve olanları normalleştirmeye çalışıyor. Hayır, bir günde 19 bebenin ölmesi, bunun son üç yıldaki bilmemkaçıncı benzeri olay olması normal değildir. Normalleştirerek vatandaş olarak devleti sorgulamamız önlenmeye çalışılıyor. Olanlarda şöyle bir neden-sonuç ilişkisi var. Türkiye’de son dönemde ekonomi iyiye gitti, tüp bebek gibi yöntemlerin de fiyatları nispeten ucuzladı. Böyle gebelikler genelde çoğul ve/veya riskli olduğundan prematüre doğumlar arttı. Ancak herkesin patır patır üç çocuk doğurmasının beklendiği ülkemizde sağlık hizmetleri bu yenidoğan sayısını karşılayacak güçte değil. Bu nedenle doğumhaneler doldu, hasta başına düşen doktor ve hemşire sayıları azaldı. Bu insanlar ellerinden geleni yapsalar da enfeksiyon  vakaları daha sık görülmeye ve daha çok can almaya başladı. Ben bu teori doğru mu bilmiyorum. Ama kapasitesi yüksek bi devletin ilk refleksinin bu teoriyi araştıracak komisyonlar kurmak olacağını, bu kriz çıkmışken görevde bulunanların soruşturmanın selameti için istifa edeceklerini, böyle durumların tekrar ortaya çıkmaması için çeşitli düzenlemelerin yapılacağını biliyorum. Sorun, ne yazık ki partilerüstü bir devlet geleneği sorunu. Olansa o minicik bebeklere oluyor…

Add comment Eylül 23 , 2008

Ekonomi-politik

Gittikçe artan bi şiddette bi akademik blog açma isteği uyanıyor içimde. Son dönemde siyaset bilimi ve ekonomi alanlarında önde gelen akademisyenlerin blogları iyiden iyiye gözde hale geldi. Aslına bakılırsa asıl önemli bloglama eğilimleri böyle uzmanlardan geliyor. Bir nevi köşesizlerin köşerleri.  Kendimi asla bu uzmanlarla denk düşünmesem de bu konulardaki naçizane fikrimi beyan etmek istiyorum. Amacımsa bayağı bencilce. Yıllar yılı yazarak düşünmek yolunda eğitildiği için beyinlerimiz bu konularda yazmadan ne düşündüğümü keşfedemeyecekmişim gibi geliyor bana. 

Mesela ABD’nin içinde bulunduğu kriz ve bunun politik izdüşümü (oyoyoy). Alakasız gibi görünse de Kuzey Kore’nin bugün nükleer silahsızlanmayla ilgili anlaşmayı rafa kaldırıp bi nevi “bizi terörist ülke listesinden çıkarmayın, niyetimiz bozuk” demesiyle Amerika’nın finansal sektörde kan kaybetmesi arasında bi neden-sonuç ilişkisi var. Ya da Rusya’nın uzun zamandan sonra Batı’ya dayılanmaya başlaması… Bugün ABD’nin içinde bulunduğu krizin kökeninde kapitalist sistemin açmazları var. Herkes tutturmuş, Wall Street’i hırs batırdı diye. Bu hırs denen meret kapitalist büyümeyi besleyen bi faktör aslında. yalnız Amerika’da çığrından çıkmış durumda. Yeni düzende sol ekonomik görüş yok deniyor, ne o devletleştirme mi yapacaksınız diye dalga geçiliyor. Tabii ki devir değişti ve sınırları kapatarak büyüme olmayacağı malum. Ancak insan faktörünü gözeten bir tür “veli” devlet olmadan da piyasaların çığrından çıkması kaçınılmaz. Yaşıyoruz işte. Bu kriz meselesini bi türlü çözemeyen tüm ekonomistler-değili küme için özetin özeti şu: Daha çok para kazanmak adına Amerikan finans kuruluşları, borçlarını ödeyemeyecekleri bilinen insanlara ev almaları için borç verdi. Burada hem bu kuruluşların çalışanlarının hısları hem de olmayan ve olmayacak olan parayla düşevi sahibi olmaya özenen Amerikalıların hısları önemli rol oynadı. Bu borçlar tabii ki, riskle doğru orantılı yüksek faizliydi. Üstüne bu caaanım Amerikalılar kapitalist dişlileri beslemek için ve Amerikanya yöresinin geleneklerine uygun olarak yıllar yılı harcadılar da harcadılar. Bayram seyran, kutlama gırla gitti. genel sağlık sigortası olmadığından hastalananların borçları da birikti. Bu esnada borç veren bankalar borç kağıtlarını parçalayıp Lehman Brothers gibi kuruluşlara sattı. Bu amcaların borçları da devlet tarafından gayrıresmi bi garanti altında olduğundan rahatları yerindeydi. Ev borçlarını zamanında ödeyen vatandaşların paralarıyla devlet tahvilleri aldılar, parayı büyüttüler ama kendi borçlarını ödemek yerine Manhattan’da süper bi yaşam kurdular kendilerine. Sonra… Sonra hırs balonu patladı. Eninde sonunda olacak olan oldu ve artan faizleri ödeyemeyen insanlar evlerini ederinin altına satmaya, iflas ettiklerini ilan etmeye başladılar. Bunun dolaylı sonucu olarak finans kuruluşlarına giren para azaldı, kendi borçlarını (ki milyar dolarlarla ölçülüyor) ödeyemez noktaya geldiler. Kredi notları düşürülünce eski borçlarını kapatmak için yeni borç da alamadılar.  Akışkan/sıcak para azalınca imkanları olanlar bu rezervlerini sıkı sıkı tutmaya karar verdiler. Sonuçta Lehman Brothers iflas bayrağını çekti, bu ev borçlarını ve finansal kuruluşları sigorta eden AIG ise kurtarıldı devlet tarafından. Kurtarılmasa domino taşı gibi sigorta ettiği ama artık garanti edemediği tüm borçlar talep edilecek bir sürü başka şirket batacaktı.  Yani öykünün kısası bile bu kadar uzun gerisini varın siz düşünün. 

Bu olanlar gelişmekte olan bi ülkenin başına gelse tüm yabancı sermaye çoktaaan ülkeyi terk etmiş, bankalar batmış, ülke parası pul olmuş, tüm kalelere girilmiş olurdu çoktan. ABD ise global piyasa tarafından destekleniyor. Dünyanın dört yanından devletler, merkez bankaları ABD’nın sıcak para sorunu çözmek için fon aktarıyorlar. Amerika’nın milyarlarca dolar borc senetlerini elinde tutan Çin daha da çok borç vermeye çalışıyor. Dünyada doların değeri düşmüyor, yükseliyor. Kara kaşı kara gözü için değil tabii Amerikalıların. Birincisi bencil bi nedenden. Dünya ekonomisinin bi lidere ihtiyacı var, doların da uluslararası statüsünü korumasına… Böyle bi lidersizlikte ne olduğunu gördük iki dünya savaşı arasında (1929 krizi!). İkincisi ABD’nin politik ve askeri gücü ona ve borçlarını ödeyeceğine duyulan güveni arttırıyor.  Ancak bu destek daha ne kadar devam eder? Asıl soru bu. Bu destek çekildiği anda Amerikan ekonomisi çötönk diye yıkılıverir mazallah. Mazallah, çünkü onunla biz de okkanın altına gidebiliriz. Benim kanaatim bu krizin yavaş yavaş aşılacağı yönünde. Alternatif olmadığı için dünya ABD ekonomisine destek olmaya devam edecek. Ancak bu kriz Amerikan politik gücünün erozyonunu hızlandıracak. SSCB’nin dağılmasından sonra öngörülen senaryolardan biri olan çok kutupluluğa geçeceğiz yavaş yavaş. Çok kutupluluksa daha çok sürtüşmenin olduğu bi düzen olacak.

Şu tez bitsin de açayım ben bi ekonomi-politik bloğu. Doluyorum yoksa.

1 comment Eylül 19 , 2008

9-5

Bu hafta dönüşümlü ofis bekçiliği yaptığımız arkadaşın bi işi çıkınca bütün hafta bana kaldı. 30uma çeyrek kala ilk kez her gün sabah 9 akşam 5 arası ofisteyim. Hayatları İstanbul yollarında sabahın karga kahvaltısı yeme saatinden gece yarılarına kadar dirsek çürüterek geçen arkadaşlarım bunu duysalar büyük ihtimalle okkalı küfürler yerim. Ama napalım yani, her seçim bi vazgeçiş (oyoyoy). Biz akademiyi seçtik; iyi para kazanmaktan,  işlerimizde hızlı yükselmekten, memlekette yaşamaktan ve düzenli uykudan vazgeçtik. Karşılığında kahve bağımlılığı, tv-sinema guruluğu, esnek çalışma saatleri, yılda 10 günden uzun tatiller sahibi olduk. Ama şu anki pozisyonum daha çok stepne danışmanlık olduğundan, masaya zincirliyim. Başdanışmanların uğraşmak istemedikleri veletler bana geliyorlar. İçlerinden bazıları eski öğrencilerim, yeni duruma en çok onlar şaşırıyorlar. Onların gözünde doktora öğrencisi diye bi kavram yok, derse giriyorsan hocasın. Dolayısıyla geçen dönem ders aldıkları insana bu dönem danışmak tuhaf geliyor. Özellikle de danıştıkları konular düşünülecek olursa… Daha bana denk gelmedi ama hocalardan şikayet edenler, özel hayatlarındaki sorunları anlatanlar gırlaymış. Yine de şikayetçi değilim tabii. İnsanın kapısını kapatamasa da ofisi olması güzel. Yazıcıların paralı olduğu bi bölümde kendi yazıcısı olması daha da güzel. Ama arkadaşlarımı da bi nebze olsun anlıyorum. Çok yorucu işler yapılmasa da rutin insanı yoran bişey. Akşam eve gittiğinizde tüm vücudunuzu yorgun hissediyorsunuz. Bence ana nedenlerinden biri de tüm gün oturmak sonucu zaten yampirik olan duruşlarımızın bozulması ve nefes alışımızın etkilenmesi (içimdeki yogi öyle söylüyoo). Bu durumu çözmek için bi duruş destek yeleği ısmarladım internetten. Bakalım fark yaratacak mı? Yaratırsa kendisi Budur! sayfasındaki haklı yerini alır artık.

Add comment Eylül 18 , 2008

Çamur

Daniel Drezner’ın yazısındaki fikre biz kısaca “çamur at, izi kalsın diyoruz”. İronik olan bilgilenme gereçlerimiz arttıkça bahsedilen kandırılma/kanma ihtimali de artıyor. Yani bilgi çağı uyanık politikacıların lehine, gerçeklerinse aleyhine işliyor.

Add comment Eylül 16 , 2008

Velinimet

İnternetin en güzel yanlarından biri de tüketicinin bilgi sorununu bi dereceye kadar çözmesi. Şimdi ayrıntıya girmeyeceğim ama ekonomistlerin de altını çizdiği bu bilgi sorunu sizin potansiyel alıcı olarak iyi mal yerine limon tabir edilen çürük malları almanıza, kandırılmanıza yol açabilir. Bu durumun önüne geçmek için belli bir itibarı olan satıcıları seçeriz genelde. Tanıdıklara sorarız, eskiler Arçelik’e güvenirler vs. İnternetse alınan malların değerlendirmesini yapmanıza imkan sağlayarak satıcılar için dürüst olmaları yönünde teşvikler yaratıyor malum. Bakınız Ebay. Ben de internetin tüm imkanlarını sonuna kadar sağmazsam olmayacağından aldığım her malın değerlendirmesini yapmaya çalışırım, bi mal almadan önce de fiyatıyla doğru orantılı olarak haftalarca araştırma yaparım. Tabii limonlara denk geldiğim oldu gene de ama kayıplar genelde cüziydi. Geçenlerde de eski Lexmark yazıcım için Amazon’dan kartuş ısmarladım. Yalnız lexmark marka olanlar çok pahalı olduğundan ve adı duyulmamış başka bi markayı bi kısım tüketici övdüğünden  ben de onu tercih ettim. Ne yazık ki, kartuş sadece 20 sayfa dayandı ve hemen bitti. Ben de Amazon’da durumu bi güzel anlattım. Tek gayem gelecek nesillere hizmetti. Ancak müşteriye hala velinimet gözüyle bakan bi satıcıya çatmışım. Bana hemen yeni bi kartuş bir de elimdeki arızalı kartuşu geri gödermem için posta ücreti ödenmiş zarf göndereceklerini yazmışlar. Değerlendirmemden yarım gün sonra. Kartuş cidden bozuk muydu yoksa tüm mallarının ömrü mü o kadar yakında anlayacağız. Ama doğrusunu söylemek gerekirse kalbim her bedava mal alan tüketici gibi yumuşadı. Ee bi de yeni kartuş çalışırsa değerlendirmem olumluya dönecek tabii ki. Gözünü sevdiğimin interneti ve itibar güdüsü.

Add comment Eylül 15 , 2008

Ortadirek

Geçenlerde bahsettiğim her ürünün kişiselleşmesi ve sizi tanımlaması durumu, New York Times‘ta dile getirilmiş ve de giitikçe artan ekonomik durgunlukla beraber alt ve üst sınıfların arasındaki uçurumun açılmasına bağlanmış. Eğer gerçekten ortadirek yok oluyorsa ve demokrasinin gelişmesi için orta sınıfın rolünün altını çizen teoriler düşünülecek olursa acaba uzun vadede kapitalizm demokrasiyle olan göbekbağını sürdürecek mi?

Add comment Eylül 15 , 2008

Previous Posts


Anketler

HSG'yi anlat diyenler, bakınız SIR başlıklı yazı.

Yeni komşu konusunda çoğunluk öyle ya da böyle tanışmak lazım diyor, mümkünse börekle

Yüzde 42'niz zannedersem çalışan anne olmaktan muzdarip olup yurtdışındaki gibi esnek çalışma saatleri olsun istemiş. Yüzde 38 halk kütüphanelerine imrenmiş. Yüzde 4 kitap, oyun, yemek kulüpleri burada da olsa demişler, ee kurun kendi aranızda, laf! Yüzde 17 başka şeylere özlem duymuş: netflix gibi, özgüven ve saygı gibi -ki onları bireysel olarak tesis mümkün değil. Bir de bir kişi hiçbişey istemem, memleketim, memleketim demiş. Ne güzel mutlu bi insan kendisi.

Yeni Yoklama:


Kim ne demiş?

dagkecisi on Kurban
Sevgi on Kurban
Anonymous on Kurban
gunesligunler on Sürfile
tomurcuk on Sürfile

Peynir ekmek gibi gidenler

Ara

Blogroll

Enteresan

Müptelasıyım

Eskiler

Kategoriler

how to add a hit counter to a website

Blog Stats

Sakız ağacı tomurcuğu

Bahar