Archive for Temmuz, 2008

Ayı

Belgesel deyince aklımıza hemen Bam Teli, Haberci, Can Dündar falan gelir. Yani ya gezen, gördüklerini bizimle paylaşanlar ya da tarihi olayları belgeleyenler. Ortak noktaları ve benim burada sevegeldiğim belgesel ekolünden farkı belgeleyenin kameranın önünde de yer alması, feci şekilde konusunu işgal etmesi. Bence kendi içlerinde pasta olan bu belgesel stili dikkati asıl konu edilen insan, durum veya yerden uzaklaştırıyor. Benim izleyici olarak içine daha rahat girebildiklerimse, yapımcının sadece sesi ve çektiği görüntülerle var olduğu, öznesine uzun dakikalar, metre metre filmler ayırdığı belgeseller. Bu aralar böyle bi yönetmenin en son eserini merakla bekliyorum: Encounters at the End of the World. Şu Batman furyası dinerse kasabamızın bağımsız filmler gösteren minik salonuna uğrayacak inşallah. Filmin yönemeni Werner Herzog başlı başına bi tez konusu. Aslında herhalde siyaset teorisinde bile iki-üç tez yazılmıştır adına. Kendisi savaş sonrası Almanya’sında büyümüş, her kıtada film ve belgesel çekmiş, enteresan bi adam. Özünde dünya görüşü son derece karanlık. Filmleri genelde insani sınırlarının dışına çıkmaya çalışanlar üzerine. Mesela 2006 yapımı Rescue Dawn, Vietnam savaşında esir düşüp korkunç şartlardaki bi kamptan kaçıp kurtulmayı başaran tek adamın deneyimleri üzerine. Bu hikayeye o kadar takmış ki Herzog önce belgeselini çekmiş, sonra doymamış filmini. Film, klişe  ve stilize savaş filmleri gibi değil. Savaş da orman da oldukları gibi resmedilmiş, hiç süslenmemiş: kanlı, kokulu, acımasız. Herzog’un önemli özelliklerinden biri ekibini olayların geçtiği yerlere götürmesi, aynı şartlarda bırakması. Benim belgesellerinde hoşuma giden bi özellikse konuştuğu insanlar diyeceklerini dedikten sonra sahneyi kesmiyor, bi süre daha, lensin üzerinde kalmasından rahatsızlık duyan ve sessizlikte gerçek haline dönen öznesine bakmamızı sağlıyor.

Herzog’un en ilginç yapımlarından biri Grizzly Man, 13 yıl boyunca her yaz boz ayılarla yaşamaya giden, kendini onlardan biri olarak gören ve 2003 yılında bi boz ayı tarafından öldürülen Timothy Treadwell üzerine. Belgesel Herzog’un röportajlarından ve Treadwell’in kendi kendine çektiği 100 saati aşan çekimlerden derlenmiş. Bana Into the Wild filminde doğayı romantize eden ve yanıldığını son nefesinde anlayan karakteri hatırlattı Treadwell. İkisinin de gerçek karakterler olması ne tuhaf. Herzog kendi bakış açısını açıkça dile getiriyor filmde: Treadwell’e göre insanları ve hayvanları özünde buluşturan bi uyum var doğada, bana göreyse doğadaki tüm varlıkların ortak paydası uyum ya da barış değil, kaos, acımasızlık ve yaşama isteği. Herzog, Treadwell’in kendini ayılardan biri olarak görmesini, onlara isimler takmasını, onları koruduğunu iddia etmesini, tüm yaşamını onlara endekslemesini anlamaya çalışıyor. Görüntülerde Treadwell’in bu ayıları ne kadar sevdiğini görüyoruz, ama bi kez bile onlardan Treadwell’e bi sevgi gösterisi yok. En fazla varlığına alıştıkları bu varlığı görmezden geliyorlar. Zaten sonunda Treadwell’i öldüren de ona alışık olmayan, kuzeyden gelen bi ayı. Benim bu trajik hikayede gördüğüm onaya, bi amaca, ihtiyaç duyulmaya ne kadar muhtaç olduğumuz. Biri olmaya, önemli biri olmaya duyulan açlık. Treadwell alkolizm ve başarısızlıkla anlamsızlaşan hayatına bu şekilde anlam katmış. Kendine yeni bi kimlik yaratmış, ayıların koruyucusu, yarı ayı-yarı insan, belgeselci, kendi sözleriyle “a kind warrior”. Herzog, bi adamın salaklığı gibi görünen trajediyi alıp insan doğası hakkında  bi öykü anlatmış.

Filmde çok etkileyici ve izlemesi zor sahneler var. Örneğin Treadwell ve kızarkadaşı saldırıya uğrarken kameranın lensi kapalıymış ama sesleri kaydetmiş. Biz bu sesleri dinlemiyoruz, kanlı bi sahne de görmüyoruz. Ama bi sahnede Herzog, kadraja çok az girerek, kulaklıkla dinliyor bu kaydı. Onun tepkisi, görmediğimiz, duymadığımız bu korkunç anı sanki daha etkili kılıyor. Ben kendi adıma, kızılderililer gibi düşünüyorum. Ayılar orada yaşasınlar, biz burada. Onları ellemeyelim, ama onlar da bizim yolumuza çıkmasınlar. Doğa, tüm güzelliğine rağmen soğuk, acımasız ve ısırgan. Bizi oralardan çıkaran atalarımıza ne kadar teşekkür etsek azdır.

Add comment Temmuz 31 , 2008

Tek

En çok iştah kabartan magazin haberlerinden biri falanca adamın kendisinden 20-25-30-yok mu arttıran yaş küçük bir kadınla evlendiği, dahası hiii o da ne bir de çocukları olacağı haberi. Toplumcak, hatta dünyacak pek bi ayıplıyoruz böyle anormalleri. Çünkü normal olanı, takdir edileni adamın 50 yıl falan aynı kadınla yaşayıp, çoluk çocuk eleyip, eleğini asıp sonra da paşa paşa ölmesi. Sinir oluyoruz şablonun dışına çıkana. Pardon da şablon bu yüzyılın, bilemediniz geçen yüzyılın püriten, viktoryan ahlakının şablonu. Modern zamanların büüüüyüüük bir bölümünde adamlar ve kadınlar tekeşli değil. Kah sosyal kah dini yapı alternatifler sunuyor, ee tabii ki genelde gücü elinde bulunduran cinsiyete. Aydınlanmamış toplumlarda kanayıp kanayıp bi türlü ölmeyen, mistik kadınlarda güç. Çin’in dağlarında hala anaerkil köycükler var. Kadın canının istediğiyle istediği kadar yaşıyor, sonra da kapı dışarı ediyor adamları. Pek bi aydınlanmış, militerleşmiş toplumlarda da erkek tabii güçlü olan. Avrupa’da saray ahalisinden geçiniyor, doğuda adam gibi saklamadan, gizlemeden haremlerden. Evlilik denen tek-eşli kurum ittifak için, para için, güç için, çocukların meşruluğu için ama Holywood pamuk şekeri filmleri dışında aşk için değil. Yaşadığımız çağın üstümüze bindirdiği yüke bakar mısınız: hem aşık olup evleneceksin hem de saksıda çiçek gibi kırılgan o sevdayı selülitler, fazla kilolar, alışkanlıklar, yüzgözlükler, saç ağarmaları ile dolu 30 yıla yayacaksın. Üstüne üstlük modern tıp da bize karşı. Yemediler, içmediler hijyendi, kanalizasyon sistemiydi, penisilindi insan hayatını uzattılar. Gelişmiş ve tek-eşli ülkelerde maksimum yaş geldi 76-80e dayandı. Yani diyelim 25 yaşında ulu aşkı buldunuz, evlendiniz, çocuk yaptınız, 50-55 yaşına geldiniz. Çocuklar gitti, ee sonra? Sizin en iyi ihtimalle daha bi 30 yılınız var, yani yeni bi ömür! Bi de üstüne üstlük yıllar (hadi itiraf edelim) kadınlara karşı daha acımasız. Fiziki özellikleri bi kenara bıraktım, o çocuklar yetişirken kadıncağız adamı mutlu etme yeteneğini kaybediyor. Aksini iddia edenlere aldırmayınız, erkekler dünyalarına güneş gibi doğacak, içlerini ısıtacak, onlara “yaşama sevinci” verecek kız çocuklarını severler. Yani ister doğal ister estetikli güzel olmak hiçbir kadını bu akıbetten korumaz, hophopzıpzıpşirine güzellik gidince geriye kalsa kalsa bi adet kokoş kalır. Oysa erkek para ve pul sahibidir ve de kel seven kadınlar da vardır. Böyle bir olasılık da ufukta belirince erkek kuş yeni hayatına uçar gider (version 2.0). Kadına all by myself, i will survive gibi şarkılar kalır. Şimdi de hain tıpçılar kök hücre, nanoteknoloji vs. ile insan yaşamının 100 yıla çıkacağından bahsediyorlar. Ooooo adamlar ikinci karıyı da bırakıp üçüncüye geçecekler. Yalan ve aldatma tabii ki kötü şeyler (yapanın gözünü oyarım). Ancak azgın teke bunlar demek bi çözüm değil, çünkü söz konusu durum sosyal bi değişimin sadece belirtisi. Benim naçizane çözüm önerilerimse: 1) evliliklerde kadın-erkek yaş farkı 10 olsun, 2) evlilikler 7 yılla kısıtlansın, 7 yılın sonunda her iki taraf da başvuru yapmazsa boş düşülsün (Almanlar önermişti bunu), 3) bol bol minik ayrılıklar, mümkünse ayrı odalar (şaşırmayın ayol aynı oda, aynı yatak da bu yüzyılın buluşu).

Add comment Temmuz 27 , 2008

Akılsatan?

Plan program yapmayı sevdiğimden, hatta takıntı haline getirdiğimden bahsetmiş miydim? Aslında benim ideal işim insanların seyahat/kariyer/taşınma/yeni hayat planlarını yapmak olurdu. Bu işe bi isim bulur bulmaz hizmetinizdeyim. Şimdi de annemlerin olası Amerika ziyaretini planlamaya taktım. Doktoranın son dönemecine girdiğim (tahtaya vurun kardiş) için ee artık gelin yahu dedim kendilerine. Onlar da bi aksilik olmazsa ekimde gelmeye karar verdiler. İyi güzel de ben bu iki ingilizce bilmeyen insana Allah’ın ortabatı kasabasında nasıl vakit geçirticem???? Hadi üç-beş gün yakındaki şehirleri gezelim. Sonra pekii???? Canları sıkılmasın istiyorum, ama tv yok, komşu yok. Aklıma hava güzel olursa inşallah bol bol doğa gezileri, market gezileri ve onları tarlada çalıştırmak geliyor. Tabii bi de Amerikanya konulu açık hava müzesi gezmeleri (bak anne, bu  arkadaş beyaz çöp, bu da zenci mahallesi, sağda da sarhoş üniversite gençliği…). Başka ne olabilir düşünüyorum, akılsatan var mı?

Add comment Temmuz 23 , 2008

Öz

Bütün gün kafa patlatıp bi arpa boyu kadar yol aldıktan sonra moral düzeltmek için soluğu tabii ki gene sinemada aldım. Cuma akşamı Hellboy 2′nin çıkışında Batman’e gelenlerin geceyarısı koca park alanını nasıl da doldurduklarını görünce amanın şu dalga bi geçsin diye düşünmüştüm, ama fazla sabredemedim işte. Küçükken Luke Skaywalkercılık oynayan bi hatun olarak bugün de en çok kafa yorduğum konulardan biri doğası çocuklarımın kaç yaşında Yıldız Savaşları altılısını izleyebilecekleri ve de ne sırayla. Gerisini varın siz düşünün. Ortaya bi süperkahraman-uzay gemisi-robot yapın şöyle yanardöner ve seyreyleyin bendenizi. Yalnız bu filmin klasik fantazi/bilimkurgu seven kitlelerin ötesine geçtiğini düşünüyorum. Çizgiroman fanatiklerinin ve genel olarak tüm er güruhunun seveceği şekilde çok hareketli bi film olmakla beraber, senaryonun tam orta yerinde iyiliğin özüne dair sorular var. Nedir iyi? Bi kenara kıstırılıncaya kadar, hayat bizi çiğneyip tükürünceye kadar mı iyiyiz sadece? Öyleyse eğer, bu, iyi olmak mı, bi erdem mi cidden? Eski kabilelerde (sanki yenisi var da)  adam olacakların neden kendilerini sınamaları gerektiğini sanıyosunuz? Ölümle burun buruna gelince ya da daha beteri sevdiklerimizin incinmesiyle iyi kalabilir miyiz? Bu soruya cevap verilebileceğini zannetmiyorum, en azından sınanmadan. Ben kendi adıma bilmiyorum, merak ediyorum ama öyle bi seçim yapmam gereken bi gün hiç gelmesin daha iyi, kendimi/zi iyi sanmaya devam edelim.

Feylezofluğu bi kenara bırakırsak süpper bi film! Christian Bale var daha ne olsun (Equilibrium’u izleyin). Ayrıca adam bi sonraki filminde de John Connor (Terminatör 4te). Tabii bi de Heath Ledger fenomeni var, büyük ihtimal Oscar verecekler, üstelik öldü diye değil gerçekten iyi oynamış. Dün bi laf duydum sizi o lafla başbaşa bırakmak istiyorum, pişbirik oynarsınız: You are only as good as the best thing you have ever done.

Add comment Temmuz 22 , 2008

Heyecan

Tamam biliyorum, çok sık yazmayacağım bi süre dedim ama galiba titrek bi deneme olarak başladığım bu işte blog virüsünü ben de kapmışım, kendimi tutamıyorum. Hatta ilk defa sevgili günlük tadında bişeyi paylaşmak için yazıyorum. Okuduğunuz zaman da buna mı heyecanlandın züttürük diyebilirsiniz, ama işte akademi insanın kimyasını böyle bozuyor. Ağustos sonunda katılacağımı söylediğim konferansta iki tane önemli hocayla aynı paneldeyim. Yani benim için önemli, benim alanımda önemli. Zıp zıp zıplamak istiyorum. Bilmeyenler için açayım efenim. Bu devasa konferanslarda her kadar katılan sayısı binlerce akademisyeni bulsa da kaliteli ve işe yarar paneller bir elin parmaklarını geçmez genelde. Onlara da isim yapmış hocalar girerler, doktora öğrencilerine de kendileri gibi diğer öğrencilerle panellere katılmak kalır. Kendi cinsimi azımsamak istemem, benim yaptığım da çok kaliteli diye geçinmiyorum ama yıllar içinde böyle panellerde öyle berbat sunumlar gördüm ki! Slayt hazırlamayı bilmeyenler, önündeki kağıttan okuyanlar, böyle bi fikrim var diye proje sunanlar… İlk yıldan sonra öğrenci panellerine gitmemeye başladım zaten. Ancak alanınızdaki önemli isimlerin panellerine izleyici olarak katılmanın da bi manası yok. Adamlar zaten o konuyu çalışanlar olarak minik bi koza örmüşler, o kozanın içinde öğrencileri ve öğrencilerinin öğrencileriyle yuvarlanıp gidiyorlar (bkz. networking). Bu kozanın içindekiler birbirleriyle ortak projeler yapıyorlar, bu insanlar tarafından tanınmıyorsanız büyük ihtimalle onlar tarafından hakemliği yapılacak yazılarınızın önemli dergilerde basılması imkansız ve tabii ki iş konusunda bu insanlar aralarında paslaşıyorlar.  Bu ekibe dahil olmanızın iki yolu var: ya bu adamlardan birinin öğrencisi olacaksınız ya da onları tanıyan birinin. Sorun şu ki, biz Amerika’ya doktora yapmaya gelirken ana kaygımız burs bulmak ve kabul almaktı. Hangi konuyu çalışmak için hangi okula konuşlanmak gerektiği bizim ulaşamayacağımız bir bilgiydi. O yüzden bazı arkadaşlar burada ilk girdikleri yerde lisansüstü yapıp yüksek lisans için başka bir kuruma transfer oldular. Benim başıma gelense çok az rastlanan bir üçüncü yol şansı. Bu kış okulumuza yeni gelen ve kendi alanında bayağı tanınmış bi hoca okul arkadaşlarından birini seminere davet etti. Şansa bakın ki, bu okul arkadaşı Yale’de hem de benim çalıştığım konuda hocalık yapan biri ve de yine şans eseri benden bu sunumun kritiğini yapmam istendi. Bu şekilde bu hocayla tanıştık, kendisine projemden bahsettim. Yıllık konferansımızın ekonomi-politik alan başkanı da olan bu amca projeni konferansa gönderince bana da haber ver, seni iyi bi panele alalım dedi. Tabii ki klasik tomurcuk tavrımla ben projeyi konferansa gönderdim ama adama mesaj atmaya utandım. Ya kendisi beni hatırladı ya da bi mucize oldu ve ilk kez işe yarar bi panele dahil oldum. İş burada bitmiyor kuşkusuz ki. Şimdi er meydanına çıkmaya bir ay var ve de stres düzeyi giderek artıyor. Ancak gene de heyecanlıyım, en azından o kozaya minik bi delik açma şansım doğdu. Sanırım bana bi ay kadar uyku yok. Dua edin anacııım.

2 comments Temmuz 18 , 2008

Dönek

Amerikan seçimlerinde adayların en çok korktukları yaftalardan biri “flip-flopper” yani dönek. Önceden mecliste kullandığınız oylarla, demeçlerinizle bugünkü söyleminiz tutmuyorsa vay halinize. Hemen dönek damgasını yiyorsunuz. 2004 seçimlerinde demokrat adayın sonunu getiren bence bu damgaydı. Obama’nın da Clinton’la girdiği yarıştaki ana kozlarından biri ondan farklı olarak Irak savaşına baştan beri karşı olmasıydı. Aslında bizim ülkemizde politikacılarda aranan bir özellik değil tutarlılık. Ne de olsa dün dündür, bugün bugündürlenmiş bi milletiz. Milli hafızamızın zayıflığından beslendiği söylenir politikacılarımızın. Tabii bunu söyleyenler hesap sorma kurumlarının eksikliğinden, hafızamızı tazelememize yardımcı olacak, olması gereken basının basamazlığından  dem vurmazlar. Dönekliğin yansıması esneklik aslında. Yani toplum değişir ve dönüşürken politikacıların yerinde saymasını beklemek yanlış değil mi? Ama bir de soldan sağa, sağdan sola dönüdünüverip dönmedolap olanlar var. Onlara ne buyrulur?

Sağdan sola keskin dönüş yapmış isimlerden biri Arianna Huffington. Yunan asıllı Amerikalı, zengin, güçlü, tanıdıklı bi insan kendisi. Kendisi 2004′e kadar sıkı bir Cumhuriyetçiymiş. Bugünse en etkili Demokrat (solcu demeye dilim varmıyor) blog ağlarından birinin kurucularından: Huffington Post. Bu site sayesinde parti politikalarını etkileyen insanları örgütlüyor, fon buluyor, yani dönmekle kalmamış çarkı da döndürür olmuş. Tabii benim Ann Coultier’den nefret ettiğim kadar bi dolu Cumhuriyetçi de ondan nefret ediyor muhakkak. Ancak neden döndüğü sorulduğunda, Huff’ın açıklaması bence tatmin edici. Sermayenin, girişimciliğin neler yapabileceğini görerek büyümüş her insan gibi Huff da uzun yıllar tüm sorunları piyasanın çözebileceğine inanmış, sosyal sorunlar da dahil. Yani devletin küçülüp küçülüp cebimize girmesi taraflısı olmuş. Bu, zaten Amerika’daki sol ve sağ arasındaki temel ayrım: biri devletin yönetme çabasının sadece bürokrasi ve verimsizlik  getirdiğine inanıyor, diğeriyse piyasanın tüm sorunları çözemeyeceğine, bedeli verimsizlik de olsa devletin önemine. Huff da 2000li yıllarda özellikle sağlık alanında Amerika’da piyasanın başarılı olmadığını görüyor, devlet harekete geçmeden özellikle sosyal sorunların çözülemediğini. Bundan sonra da Demokrat partiye geçiyor. Demokratlara solcu demek adi makine kahvesine Türk kahvesi demek gibi bişey. Ama gene de ben Huff’ın dönekliğinin samimiyetine ve nedenlerine inandım. Galiba mantıklı ve sağlam bir neden-sonuç ilişkisine dayanıyorsa politikacı da dönebilir, insan da. Hatta izah edilebilir döneklik toplum geneline yayılsa belki o çok beklenen toplumsal dönüşüm de tamamlanmış olur.

Add comment Temmuz 17 , 2008

Uzak

Add comment Temmuz 15 , 2008

Maymun

Her ne kadar feci maymun iştahlı olsam da, her uzanan etkinliğe atlasam da bazı konularda istikrarlı olmaya çalışıyorum. Mesela 6 senedir istikrarlı bi şekilde doktora öğrencisiyim. Bu durum inşallah yakın gelecekte değişecek :) Daha önce bahsettiğim sebzeciliğim devam ediyor, işte son gelişmeler:

Sol üstten sırayla tanıştırayım: Minik salatalık, turp yaprakları, fotoğrafın ertesinde kızartarak lüplettiğim kabak, çilek çiçeği ve bizatihi çilek, yeşil domatesler, daha önce adı geçen ve olur olmaz yediğim çilek hanım.

Bu aralar bloğa fazla uğrayamıyorum. Ağustos sonunda bizim alanın en büyük konferansı ve de benim bitirmem gereken iki makale var. Hatta konferanstan canlı canlı bildirmeyi planlıyorum. Bakalım bu yılın da gözde takım elbise rengi siyah mı? Kokteyllerde içip içip olay çıkaran profesör kim? Frequentistlerle Bayesciler birbirlerine girecekler mi? Kart dağıtma şampiyonasını kim kazanacak? En salak tanışma cümlesi? Ve daha neler neler :)))

Add comment Temmuz 15 , 2008

Gelişim

Özellikle sosyal bilimlerde sık rastladığımız bi algılama biçimi vardır: doğrusal gelişim sanısı (ben koydum adını, oldu). Şu andan dönüp baktığımızda tarih, sosyolojik gelişmeler, devlet oluşumu ve daha birçok süreç otomatik, illaki olacakmış gibi ve doğrusal görünür. Sanırız ki, bi evreyi diğeri izleyecek, tarım toplumlarında iş bölümü olacak, şehirleşilecek, merkezileşilecek, sınıflar oluşacak, nüfus artacak, artan nüfus kaynak azlığına ve bilimum felakete yol açacak, sonra al başa (bkz. malthusian cycle). Tabii bu bakış açısı pek bi eleştirilir, özellikle de belli bi noktaya gelip tıkanmış veya belli adımları atlamış farklı ülkeler düşünülünce. İşin doğrusu gelişim çok nadir tek ve dosdoğru bi yolu izler, yan yollara sapılır, bazen kaybolunur, bazen de asıl atılımı getiren bir tarihi kazadır.

Kaskaskasılan fen bilimlerinde de benzeri bi dolambaçlı gelişim varmış meğer (kıskançlık ve muz kabuğu). Yalnız bu arkadaşların saptıkları patikalar daha gizli saklı, pek adları anılmıyor. Bi zamanlar eletroşokun psikiyatrinin hizmetinde olduğunu az buçuk hepimiz biliyoruz (A Beautiful Mind, hatta Zen ve Motorsiklet Bakım Sanatı). Ancak lobotominin korkunç tarihini daha yeni keşfetmiş bulunuyorum. Hemen altını çizeyim: ben midesi sağlam bi insanım, ancak ben bile bu wiki girdisini ve bu resimleri görünce çığlık attım, yani uyarıldınız ey okur! Bi zamanlar beynin hem de hafif dengesizlikler için hunharca kesilip biçildiğini, bu tekniği geliştiren adama Nobel ödülü verildiğini ve 1970lere kadar yasaklanmadığını okuyunca düşündüm de belki de gelecek yüzyılda bugünkü rutin ameliyatlar aynı vahşetle anılacak.

Add comment Temmuz 12 , 2008

Gerçek/lik

Gerçek var mı? Bilinebilir mi? Algılamamızdan ayrı, tek başına, sütun gibi, baba gibi duran, gelenin geçenin ne yanından baksa tamamen görebileceği, kavrayabileceği bi gerçeklik mümkün mü? Yoksa hep mi beş duyumuzla, inançlarımızla, çıkarlarımızla elekten geçiriyoruz gerçeği (Sofistlere selam olsun!)? Şu dünyada insan boyutunda bebeklerin gerçek olduğuna inanan ve mutlu olan insanlar var. Bakınız Lars and the Real Girl. Onlara göre bu bebekler ve onlarla ilişkileri gerçek. Başkalarına göre en hafifinden marazi, en ağırından sapıkça bu yaratılmış gerçeklik. Daha daha başkaları koştur koştur gerçeğin peşindeler, çünkü gerçek orada bi yerde, bulunmayı bekliyor (X-Files ıslığı arka planda). Ama o gerçek aranırken sapılan yollar bile bizim kafamızdan başlamıyor mu? Hem düş hem gerçek algılamamıza dayanıyorsa hangisinin düş (veya yalan) hangisinin gerçek olduğuna nasıl karar vereceğiz Neo?

Kendi gerçeğimiz olmasa  sebat etmek, başarana kadar çabalamak gururlu ve kör bir ısrara dönüşür mü? Daha iyi bi adam bulamayacağı gerçeğiyle mi sıkıcı, boğucu ve baskıcı ilişkisinde ısrar ediyor kadınlar? Hillary mesela kendi gerçeğine inandığından mı ısrarla ben bu maçı alırım diye devam etti yarışa? Gerçek algımızı arada tatile çıkarmasak film izleyebilir miyiz, aşık olur muyuz?

Türkiye iki farklı gerçek arasında bocalıyor bugünlerde. Bi kısım halk yığınları Ergenekon gerçeğine inanıyor. Bu gerçeği işaret eden boool miktarda yazılı, sözlü, günlüklü işaret tabelası da mevcut. Ama işte bu diğer bi kısım halk yığının aynı tabelalardan hareketle kendi süzgeçlerinden geçip başka bir gerçeklik algısına ulaşmasına engel değil. Her iki kesimin anlaştığı tek nokta herşeyin bi komplo olduğu, ayrıldıkları noktaysa komployu yapanlar. Her iki gerçeklik düzleminde yaşayanlar da rahat aslında: sınırlar belli, düşman ufukta, gerçek apaçık ortada, ortalık günlük güneşlik. Bense rahatsızım, gerçek ellerimin arasında zar zor tuttuğum kaygan bi balık gibi. Beynimin bana elediği tek gerçek, gerçeğin asla bu kadar basit olmadığı. Derin devlet, daha derin devlet, okyanus devlet gibi oluşumların varlığı, bu gerçeğin peşine düşenlerin kanıyla apaçık ortada. Ama hangi noktada listeye sadece komünistlerin isimlerini eklemeyi bırakıp jurnallenen alakasızları ekliyoruz (McCarthy dönemi referansı)? Umarım hukukun eleği akıllarımızın eleğinden daha sağlamdır da, ak gerçek kara gerçek ortaya çıkar.

Add comment Temmuz 10 , 2008

Previous Posts


Anketler

HSG'yi anlat diyenler, bakınız SIR başlıklı yazı.

Yeni komşu konusunda çoğunluk öyle ya da böyle tanışmak lazım diyor, mümkünse börekle

Yüzde 42'niz zannedersem çalışan anne olmaktan muzdarip olup yurtdışındaki gibi esnek çalışma saatleri olsun istemiş. Yüzde 38 halk kütüphanelerine imrenmiş. Yüzde 4 kitap, oyun, yemek kulüpleri burada da olsa demişler, ee kurun kendi aranızda, laf! Yüzde 17 başka şeylere özlem duymuş: netflix gibi, özgüven ve saygı gibi -ki onları bireysel olarak tesis mümkün değil. Bir de bir kişi hiçbişey istemem, memleketim, memleketim demiş. Ne güzel mutlu bi insan kendisi.

Yeni Yoklama:


Kim ne demiş?

tomurcuk on Manzara
Sevgi on Manzara
Mine on Manzara
Sevgi on Kırmızı ve Gri
tomurcuk on İstanbul

Peynir ekmek gibi gidenler

Ara

Blogroll

Enteresan

Müptelasıyım

Eskiler

Kategoriler

how to add a hit counter to a website

Blog Stats

Sakız ağacı tomurcuğu

Bahar