Archive for Haziran, 2008

Zincir

Ey ahali, biliniz ki binbir emekle oluşturup yolladığınız zincir mesajların bittiği yer benim posta kutumdur. Yollamam, forwardlamam, boşuna ısrar etmeyin yapmam. Aklım hiçbir söz veya tehditle çelinemez. En son bunu göndermezsen ölümü gör mesajını bile silmiş bi adamım. Prensip değil mi, görmem inşallah ama benden de öteye gitmez zincirleriniz bilin. Bunları aman da ne komik bişey diye gönderen arkadaşlar da var biliyorum, ama bakınız ben gülmüyorum, son derece ciddiyim. İlla beni güldürmek isteyen bi selam etsin, ses versin, canı istemiyosa da yazmasın, vallahi alıngan familyadan değilim. İştir, güçtür, 21. yüzyıldır der bulduğum yerde kaldığım yerden devam ederim muhabbete. Hatta böyle aptal salak şeyler göndermeyenlere de içten içe dua ederim, gönderenlere de spamolat olsun posta kutunuz inşallah diye ara ara kendimi kaybedip beddua ederim. Mektup tarih olmuş olabilir, komşuluk da kalmadı belki, hatta oturup özel hayatımızı genelde yazar olduk, ama bu değişimlerin hiçbiri özünde insan ilişkilerimizi değiştirmemizi, gevşetmemizi gerektirmez. Bu fırça da zincir mektup gönderen tüm yitik ruhlara gitsin bakalım, çıstak çıstak.

1 comment Haziran 30 , 2008

Gündem

İnternet sayesinde her ne kadar dünya küçülmüş gibi gelse de bize hala ülkelerin gündemleri feci şekilde farklı. Amerika’da gündem Türkiye’deki kadar hızlı değişmiyor, ama her yeni başlığı ıncığı cıncığına kadar mıncıklıyorlar. Bi de Türkiye’den bakınca bizim başımızdaki bazı meseleler sanki Amerikalıları çok ilgilendiriyormuş hissine kapılıyoruz, halbuki onlar bambaşka sularda yüzüyorlar. Mesela Monica Levinsky olayı bizim için sadece bi skandalken, Amerikalılar için 90ların ana teması, politikacılara -özelde Clinton’a- duydukları güvenin sarsılmasında bi milat. Şu anda da Amerikalılar ne savaşı, ne AKP’yi tartışıyorlar. Hatta seçimlerle ilgili haberler bile biraz duruldu. Onun yerine iki habere odaklanmış durumdalar. Biri tabii ki ekonomi ve özellikle benzin fiyatları. Her ne kadar dünyanın en ucuz benzini kullanıyor olsalar da, eşşek kadar jipleriyle deli gibi benzin yaktıkları (hişşt gelinim sen anla, evet sen daracık İstanbul yollarında beyaz jip kullanan görmemişin evladı) ve otobüs, tren mren kullanmayıp her yere uçtukları için bu fiyatlar onları accayip etkiliyor. Bi yandan oh olsun diyorum, ama tabii onların fiyatları artarken bizimki yerinde saymıyor. Dahası benzindeki artış gıdayı da etkiliyor. Bi yandan daha nereleri oysak diye tartışıyorlar. Alaska talihli yerlerden biri. Bi yandan da petrolün sonlu olduğunun ayırdına varanlar elektrikli arabalar, mısırdan-soyadan ethanol, rüzgar ve güneş enerjisi gibi meselelere fon ayıralım diyorlar. Bana kalırsa da bu konulara sıkı para ayrılsa 10 yılda bu enerji sorunu çözülür. Çok güzel fikirler var. Mesela nanoteknoloji kullanarak özel bi boya üretmeye çalışıyorlar. Bu boyayla evinizin tüm dış yüzeyini boyayacaksınız, bu boyadaki partiküller güneş enerjisini emip evinizin güç sistemine yönlendirecek ve güneş enerjisi elektriğe dönüştürülecek. Ya da daha güzel bi fikir: dikey tarlalar. Göllere gökdelen gibi dikey sütunlar dikiliyor, her katta bitkiler. Bitkiler ihtiyaçları olan besini topraktan değil, bu sütunlara basılan özel göl suyundan alıyorlar. Suya bitkilerin ihtiyacı kadar nitrojen vs. katılıyor. Kentlere yakın kurulabilecek bu tarlalar sayesinde ulaşım parası azalıyor, eskiden otlak olan topraklar gene otlak olarak kullanılabiliyor ve bitkilerin besini tam olarak kontrol edildiğinden verim üst düzeyde oluyor. Bir de sütunlardan elle hasat yapmak gerektiğinden işsizlik azalıyor. Kulağa bilimkurgu gibi gelse de bunlar gerçek projeler.

Gündemin diğer konusuysa epey sinir bozucu. Massachusetts’teki bi lisede 17 kız aralarında anlaşıp hep beraber hamile kalmışlar. Tabii bu haber bomba etkisi yaptı. Yaşı küçük kızların çocuk doğurması zaten bu muhafazakar (evet muhafazakar) toplum için tam bir problem (hoş her toplum için maddi manevi problem ya), bi de üstüne bu işin anlaşıp, bilinçli yapılması var. Günlerdir televizyonlarda psikologlar konuşuyor. Gençler böyle anlaşmalar yaparmışmışmış. Evet, biz de yaptık ama ortak günlük tutmak üzerine. Aklımıza başka bişey gelmemişti. Bugünse intihar ve hamilelik antları içiliyor. Ben korkudan kan kardeşi bile olamadım kimseyle. Kimi zırt pırt çocuk doğuran ünlüleri suçluyor, kimi Juno gibi filmleri. Bazıları cinsellik eğitimi vermiyoruz ondan diyor, bazılarıysa din elden gitti ondan diye ağlıyor. Ben cidden anlamıyorum. Bi insan 16 yaşında vücudunun balon gibi şişmesine, uykusuzluğa, babasız çocuk büyütmeye nasıl gönüllü olur? Hem de bile bile, güle oynaya. Çok ciddiyim: çocuk doğurmak için ehliyet uygulaması istiyorum. ABSYS olur adı da: Anne-Baba Seçme ve Yerleştirme Sınavı. Yalnız ona da türbanlıları almazlar falan, yok bu iyi bi yere gitmiyo. En azından Amerika’da böyle bi sınav lazım, DMVler yapsın sınavı. Bebekleri oyuncak bebek gibi sanan, rahat batması sonucu bu işe soyunanlar durdurulsun.

Add comment Haziran 24 , 2008

Aidiyet ya da Lalalalalaa aaaa Türkiye

Bugün işi gücü bi yana bırakıp maç izlemeye karar verdik. Genelde beyzbol ve Amerikan futbolunun cansız seyircisine yataklık eden bi spor bara attık kendimizi. Dev ekranda maç izlemek güzeldi, ama ben bizim sunucu-yorumcuları özledim. Hani “ağğğğlamak istiyorum sayın seyircilerrr” diye çığıranları. Her ne kadar ESPN’deki İngiliz sunucu komiklikler yapmaya çalışsa da bizimkilerin yerini tutmadı. Maç tabii ki ömrümüzden ömür götürdü, bildiğimiz bütün duaları okuduk okuduk üfledik, bağırdık, çığlıklar attık, Amerikalıları şaşırttık ve de sonuçta Hırvatları ağlattık. Üzüldüm doğrusu, güzel oynadılar, zaten bi masa dolusu Hırvat öylece kalakaldı. Amerikalılar ve Korelilerse bizimle sevindiler. Hatta bayrak açtık, ama sanırım ben Kırmııııızzzzııı diye bağırınca biraz ileri gitmiş olacağım ki, Beyazsız kaldım. Sonrasında arkadaşlarla her fazla okumuş, çok bilmişin yapacağı gibi bi maçın, daha doğrusu aidiyet duygumuzun bize yaşattıklarını tartıştık. Ne kadar derinden ve doğal bu hisler. Ve ne kadar tuhaf bi spor galibiyetiyle bu kadar sevinmek… Onlar-biz ayrımı insanın içinde olan bişey. Galiba uzaylılar gelmeden de dünyacek birleşip biz gibi hissedemiyeceğiz. Her neyse, nerede kalmıştık: KIRMIZIIIII…. BEYAAAAZZZZZ

Add comment Haziran 21 , 2008

3. Boyut

Teknolojik gelişmeler beni çocuk gibi heyecanlandırıyor. Bugün yeni Firefox’u yükledim. Aslında Türkçe versiyonu da var ama ben şimdilik İngilizcesini deniyorum. Kesinlikle daha hızlı ve yeni eklentilerin bazıları da bayağı kullanışlı hele Piclens diye bi eklenti var ki, benim tüm web tarama, internetten alışveriş yapma ve hatta haber izleme alışkanlıklarımı değiştirecek gibi görünüyor. Yapan bilgisayarcıların ellerine sağlık. Siz de 3. boyutun tadına bi an evvel bakın efenim, süpper bişey!

2 comments Haziran 19 , 2008

Taş

Deriiin bi ahhh çekmek istiyorum, iç çekmek istiyorum, bunları bilmemek istiyorum, görmemek istiyorum, öfkelenmek istiyorum, yapamıyorum, sırf üzüm üzüm üzülüyorum. O taş oturdu içime.

Add comment Haziran 17 , 2008

Çinişi

Bahçeme her uğradığımda Çinli amcalarla muhatap olmaktan gına geldi. Bu gidişle Çince “teşekkürler” ve “git başımdan” demeyi öğrenicem een yakın zamanda. Dil bilmeyen bi Türk’ü yabancılarla dolu bi ortama soksanız, misal tarla, napar ortalama Türk. Ya kendi işine bakar, kimseyi ellemez. Ya da eğer kapı komşusu teyze modunda bi Türkse el kol hareketleri ve karşı tarafın anlamamasına aldırmadan yüksek tonda Türkçe konuşarak durumu idare etmeye çalışır. Genelde başarılı da olur. Üstelik thank you, ok, yes, no gibi temel ingilizce bilgisine sahiptir bu Türk arkadaş. Yani karşı tarafa bi sıkıntı vermez, hatta iletişim de kurabilir. Gelelim Çinlilere.  Buradaki Çinli teyze ve amcaların aslolarak iki işi var: torunlara bakmak ve tarlaya bakmak. Bi de üstelik burada çocuklarının doktora öğrencisi maaşıyla büyük ihtimalle Çinde olacağından daha iyi doyuyor karınları. Çok geniş bi topluluk olduklarından herhalde, dil öğrenme gereği de duymuyorlar. Ancak iletişime gelince tavırları bayağı ilginç.

Dün bahçede ilaç yapıyorum ve ayrık otlarını temizliyorum örneğin. Bi amca geldi, tepemde iki saat dikildi ve normal bi ses tonuyla bana bişeyler söyledi. Hadi ilk etapta beni Çinli sandı diyelim -güneş gözlükleri sebebiyle anlamadı- ama sonra ben kendisine salak salak bakınca anlamış olması lazım. Mimiklerinden bişeyi onaylamadığını anladım ama ne bilemiyorum. Ya turplara gelen böceklere dikkatimi çekti ya da ne bu böyle yayla gibi aralıklı aralıklı dikmişsin şımarık dedi. Velhasıl iletişemedik ve ben kendisine trene bakar gibi baktım. Sonrasında kovaya su doldurmak istediğimde başka bi amca durumdan kendine vazife çıkarıp kovayı elimden aldı, doldurdu, hatta ben taşıyamam diye biraz erken almaya kalkınca kovayı kızdı. Teşekkür ettim tabii anlamadı. Akabinde ortak suyu kullanmak istedim, başka bi amca yine benimle uzun uzun, sesini yükseltmeden ve el hareketleri olmaksızın Çince konuştu. Bu sabah da yan bahçedeki amca topladığı yaprakları bana vermek istedi. Göz hakkı diye mi (hoş ne olduklarını anlamadım), dikeyim diye mi yoksa başka bişey mi yine anlamadım. Bu sinir durum karşısında artık ben de onlara Türkçe cevap veriyorum. Onlar benim Çİnce anlayabildiğimi farzederlerse, neden aynını ben de farzetmeyeyim? Budeneyimden şunları öğrendim: 1) Gözlükle Çinli ayağına yatabilirim, 2) Çinliler pandomim ve sessiz sinemada pek umut vadetmiyorlar, 3) Çin emperyalizminin ayak sesleri duyuluyor, bir gün herkes Çince konuşacak, 4) Ya da Karadeniz kıyıları güney Çin’e kadar uzanıyor.

1 comment Haziran 17 , 2008

Mekan

Doktora öğrencileri bitmez tükenmez bi ideal-çalışma-ortamı-bulma arayışındadırlar her zaman. Verimli çalışabilmek için mekanın olmazsa olmaz bazı özelliklere sahip olması lazım: aydınlık bi ortam, kablosuz internet, ne mayıştırıcı derecede sessiz ne de gürültülü, yem ve suya yakın, kahveye daha da yakın vs. Ama bu koşulların çoğu sağlansa bile ürkek doktora öğrencisi yerini yadırgayabilir ya da durup dururken sıkılabilir. Ayrıca mekanın yanınızda getirdiğiniz kumanyayı yemeğe müsait olması lazım, malum her gün latte içmeye doktora bütçesi dayanmaz.

Doktoranın dışındakiler ofisiniz ne güne duruyor diye düşünebilirler. Sosyal bilimciler genelde ofislerini bisssürü -bazen de hoş olmayan- insanla paylaşmak zorunda kalabilirler, ayrıca ofis muhabbetleri verimli çalışmaya engel olabilir. Hocalara rastlama meselesinden bahsetmiyorum bile… Geriye kütüphane ve kafeler kalıyor. Evde çalış diyenlere kahkahalarla gülmek istiyorum. Toplasam tüm doktora yıllarımın altı ayı evde çalışmaya çalışarak geçmiştir. Evde her zaman yapılacak bi iş bulunur, hatta tezle karşılaştırıldığında bulaşık bile gözünüze hoş görünebilir. Kütüphaneyse tabii ki pek yemek yenemeyecek bi yer, bi de fazlasıyla sessiz. Kafe derseniz bütçenizi sarsar, artı ciddi kafein bağımlılığına neden olabilir. Benim çözümüm bulunduğum kentin halk kütüphanesi. Son dönemde yenilenip modernize edilien kütüphanemiz süpper bi hal aldı. Vallahi yatak atsalar orada yaşarım. Kocaman camlar, yüksek tavanlar (aaaaydınlıııkkk), rahat koltuklar, her masanın altında bilgisayar için priz kutucukları ve havalandırma üniteleri, ücretsiz park yeri, evden getirdiğiniz içecekleri yudumlayabilmeniz, kafeteryada yemek yiyebilmek…. DVD ya da kitap ödünç almak içinse görevliyle muhatap bile olmuyorsunuz, alacaklarınız özel bi elektronik tepsi üzerine koyduğunuzda barkodlar otomatik olarak algılanıyor, size de kartınızı okutmak kalıyor. Kart almanız için tek gereken kent sınırları içinde yaşadığınızı kanıtlamanız. Sabahları alt katta çocuklara masal okunuyor, vergi ya da bahçecilikle ilgili size yardımcı olacak kitaplar elinizin altında, bilgisayar odası, sessiz çalışma odası, sivil toplum örgütlerinin buluşacağı odalar bile düşünülmüş, 3ten sonra okuldan çıkıp gelen çocuklara ödevlerinde yardımcı olmak için danışman da var üstelik. Bana göre muasır medeniyet seviyesi budur. Sadece verilen bu hizmet de değil, bu hizmetin verilebilmesi için kütüphaneyi sahiplenen, yardımlarıyla onu ayakta tutan bu kentin halkı, o kitaplara, dvdlere gözü gibi bakan insanlar.

Bi yandan bu mekanda çalışmaktan accayip keyif alıyoruz, bi yandan da bunun gibi bi yeri Anadolu’da nasıl açarız, yaşar mı diye kafa yoruyoruz. Devasa projeleri bi kenara bırakalım. Her işadamı içinden yetiştiği mahalleye -ama halkın maddi ve manevi katkısıyla – böyle bi kütüphane yaptırsa neler değişir acaba canım ülkemde? Bu, sadece bi kütüphane değil. Annelerin çocuklarıyla geldikleri, sosyalleştikleri, yaşlıların hobiler edindikleri, ikinci şans arayanların işletme kitapları okudukları bi merkez. Kendisini inşaa eden halkı toptan eğiten bi mekan. Belki bi ilkokuldan bile önemli bu anlamda. İnşallah böyle yerleri Türkiye’de kurmak, organize etmek gerçekleşebilecek bi hayaldir. Şu andaki hayalimi -tez bitirme tabii ki- gerçekleştirirsem hiç kimsenin şüphesi olmasın, halk kütüphanesi teşekkür ettiklerim listesindeki haklı yerini alacak.

1 comment Haziran 14 , 2008

Ayyyfon!

Aylaklık edesi olanlara yeni ayfonun tanıtıldığı şu videoyu izlemelerini tavsiye ederim. Özellikle kişisel değil de şirket bazında, tıp alanında ayfon gerçekten çığır açmış durumda. Pazarlanacak ülkeler arasında Türkiye de var, sanırım vodafone tarafından. Sözde her yerde 199 dolara satılacakmış, inanmakta güçlük çekiyorum. Hadi hayırlısı. Not: Hamileler izlemesin, aşermelerden sorumlu değilim.

Add comment Haziran 10 , 2008

Grrr

Bazen duyduğım/gördüğüm şeyler hakkında bilmiş bilmiş yorum yapasım geliyor. Bakınız iki örnek: Şekil 1A’da görüldüğü üzere Pizza Hut artık makarna servisi yapıyor evlere. Makaaaarnaaaaaaaa! Bağırıyorum ki, Amerikalılar’ın ulaştığı tembellik noktası kafalarımızda iyice yer etsin. Yanlış anlaşılmasın, makarnayı aşağılamıyorum. Hatta bu ülkeye geldim geleli yemek programlarından değişik soslar öğrenme fırsatım oldu, lazanyaya bile cüret ettim. Ama bakınız resme söz konusu olan bildiğimiz, yurt gecelerinin vazgeçilmezi salçalı makarna! Utanmadan bi de evlerine getiriyolar, grrrrr.

İkinci grrladığım noktaysa bugün markette duyduğum bir anonsla ilgili. Malum haftaya pazar babalar günü. Anneler gününden sonra hediye satışları bi an için düşen satıcıların can simidi. Bizi babalarımıza hediye almaya iten, zorlayan ve hatta tartaklayan bir dolu reklam mevcut. Bugünkü anonssa başka bi noktaya odaklanmıştı: Gelin en uygun (buranın yerlilerine göre appropriate) hediyeyi almanıza yardımcı olalım, bize danışın. İlk başta ne var bunda denebilir? Ama bir de önermenin değilini düşünelim. Kardeşim, nedir babalar için uygunsuz hediye ve neden alalım uygunsuz bişeyi? Var mı babasına sütyen alan mesela? (Bi dakka Amerikadayız, neden olmasın) Başka ne olabilir uygunsuz hediye? Bana kalsa hediye kartları, yani neredeyse nakit para accayip uygunsuz olabilir (sadece az tanıdığınız hoca, öğrenci, komşu gibi insanlar için geçerli bu hediye kartı alma işi, hmmm bi de hobileri sınır tanımayan koca için).  Yani nedir bu almamız ihtimali olan, uygunsuz hediye? Grrr.

3 comments Haziran 8 , 2008

Yağmur

Günlerdir kendi düşüncelerimi duyamayacağım kadar şiddetli yağmur yağıyor burada. Yağmur yağmasından şikayetçi değilim tabii ki. Ama afet (anne deyişiyle afat) haline dönünce insan biraz korkuyor açıkçası. Üstüne üstlük geceleri bitmeyen şimşekler, gök gürlemeleri… Küçükken basit bi ateşlenme sonucu iki-üç gece hastanede yatmıştım. Üç gün serumdan sonra yediğim ilk peynirli ekmek ve içtiğim açık çayın tadı hala damağımda. O gecelerden birinde fırtına vardı dışarıda, annem yanımda olduğu halde, karanlık koğuşta gök gürültüsünden epey korkmuştum. Bazı korkuların ve alışkanlıkların genlerimize kazındığı söyleniyor. Küçükken masa, sandalye ve örtülerden mağara yapmayan var mı, o mağaranın güvenliğini hissetmeyen? Binlerce yıl önceki atalarımızın fırtınadan korkmaları da böyle içimize işlemiş olmalı. En azından 30 yaşına merdiven dayamış biri olarak benim bahanem bu! Burada bir de hortum problemi var. İki-üç yıl önce Ankara yakınlarında bi hortum olmuştu da gazeteler ayağa kalkmıştı. Baharda hortum vuruyor orta Amerika’yı, yazın güneyi kasırga ve batıyı orman yangınları. Amerikalılar prefabrik evleri yıkıldıkça yeniden yapıyorlar. Çok şükür burada 25-30 yıldır hortum oluşmamış. Ama geçen yıl hortumumsu bi oluşum yakınımızdan geçti. Bodrumda sirenlerin susmasını beklerken komşularla, bi anda ortalık karardı ve üstümüzden tren katarı geçermiş gibi bi gürültü koptu. Topu topu 45-60 saniye sürdü hepsi, ama gerçekten korkutucuydu. Sevgistanbul’un da dediği gibi bunları görünce bu toplumun neden hava durumuyla bu kadar kafayı bozmuş olduğu anlaşılıyor. Zamanla siz de hava durumunu dinlemeden evden çıkmaz oluyorsunuz. Hatta bu fırtınalı günlerde bırakın günlüğü, saatlik tahmine bakıp dışarıdaki işlerimi ona göre hallediyorum. Galiba modern insan kontrol edemediği doğa olaylarını en azından tahmin ederek sahte bi güvenlik duygusuna sığınıyor. Bizim ufukta da bi fırtına görünüyor, ama arkasından bereketli yağmurlar mı gelir, yoksa kafamıza dolu dolu taş mı yağar bilinmez.

Add comment Haziran 7 , 2008


Anketler

HSG'yi anlat diyenler, bakınız SIR başlıklı yazı.

Yeni komşu konusunda çoğunluk öyle ya da böyle tanışmak lazım diyor, mümkünse börekle

Yüzde 42'niz zannedersem çalışan anne olmaktan muzdarip olup yurtdışındaki gibi esnek çalışma saatleri olsun istemiş. Yüzde 38 halk kütüphanelerine imrenmiş. Yüzde 4 kitap, oyun, yemek kulüpleri burada da olsa demişler, ee kurun kendi aranızda, laf! Yüzde 17 başka şeylere özlem duymuş: netflix gibi, özgüven ve saygı gibi -ki onları bireysel olarak tesis mümkün değil. Bir de bir kişi hiçbişey istemem, memleketim, memleketim demiş. Ne güzel mutlu bi insan kendisi.

Yeni Yoklama:


Kim ne demiş?

dagkecisi on Kurban
Sevgi on Kurban
Anonymous on Kurban
gunesligunler on Sürfile
tomurcuk on Sürfile

Peynir ekmek gibi gidenler

Ara

Blogroll

Enteresan

Müptelasıyım

Eskiler

Kategoriler

how to add a hit counter to a website

Blog Stats

Sakız ağacı tomurcuğu

Bahar