Archive for Mayıs, 2008
Dolmuş
Amerikalılar bir haftadır petrol fiyatlarıyla kafayı bozmuş durumdalar. Söylememe gerek yok herhalde, Avrupa ve özelde Türkiye’le karşılaştırıldığında benzin burada çok ucuz. Galonu 4 dolar (yani litresi 1 dolar falan). Ancak alışmış kudurmuştan beterdir hesabı, 7-8 yıl önce 1 galona 1 dolar veren adamlar şimdi sıyırmış vaziyetteler. Kimi çok benzin yakan ve deposu 70 dolara dolan jipini satıp hybrid denen etanol yakan araçlardan alıyor, kimi de işe gitmek için komşularının arabasına biniyor. Bu panik halinden beslenen CNN gibi kanallar da abuk sabuk işlerle uğraşıyorlar. Mesela aynı anda üç muhabir aynı yerden yola çıkıyor: biri arabasıyla, biri bisikletle, biri metroyla. Süre ve harcama karşılaştırması yapıyorlar sonra. Aslolarak 24 saat yayın yapan haber kanallarının kurulması habercilerin haber yaratma dürtülerini körüklemiş görünüyor. Bu günkü haberse daha da komik. İnsanlar yol kenarlarında bekleşip şehre giden araçlara doluşuyorlarmış, sonra da tanımadıkları bu insanlara para ödüyorlarmış. Buna da slugging diyorlar. Biz yıllardır dolmuş diyoruz :)))) Amerikalının dolmuşla imtihanı! Çok rahatmış, ne konuşulurmuş, ne de iyi fikirmiş…. Aferin sizi gidi Amerika Vespuçiler sizi…. Her şerde bir hayır vardır diye boşuna dememişler. Bu kriz sayesinde Amerikalılar çevreci arabalara geçmeye, toplu taşıma araçlarını kullanmaya, tasarruf etmeye başladılar. Yakında duraktan eve yürürken kilo da verirler Allah bilir. Ama geçmiş tekrarlarsa, 1980lerdeki ekonomik krizin elektrikli araba fikrini getirmesi ve sonra düzelen ekonominin bu projeleri gömmesi gibi, bu bilinçlenmenin de sou dumandır. Belki bu kriz biraz uzun sürse alternatif enerji kaynakları bulunur, atılımlar yapılır. İnsanlığın en çok parladığı anlar hep büük salgın, kriz ve savaşlardan sonra gelmiş. Belli ki bi süredir feci rahatız. Rahat batması iyi olabilir belki.
1 comment Mayıs 30 , 2008
Toprak
Bi kere de çenemi tutayım dedim, bi kere de ketumluk edeyim, bekleyeyim, rezil olmayayım, tataaam diye ortaya çıkayım. Yok yapamıyorum, mümkün değil. Söylemezsem çatlarım. Doktora süresince bulaştığım işlere bir yenisi daha eklendi: sebzecilik! Herşey aslında yılllar önce Bilkent’te başladı. O dönemde okul yönetimi lojmanlarda oturanlara küçük toprak parçaları kiralayacağını duyurmuştu. Hala devam eden bi uygulama mıdır bilemiyorum, ama o zaman içim gitmişti. İki kuşak öncesi tarlalardan gelmiş bi şehir çocuğu olarak toprakla tek deneyimim ilkokulda yetiştirdiğimiz fasulye olmuştu. Onun dışında üniversitede oda arkadaşımla kaktüs, sonra Amerika’da da papatya öldürmüşlüğüm var. Buradaki lojman yönetimi de aynı duyuruyu yapınca, bahçenin kirası sudan ucuz olunca ve bendeki bu yeme aşkı hesaba katılınca harekete geçmem doğaldı tabii. Yine de başımdan büyük iş almayıp yarım tarlada karar kıldım, yaklaşık 40 metrekare. Tabii söylememe gerek yok, tarlalar Çinliler’in elinde. Adamlar sera kurmuşlar neredeyse. Benim beklentilerimse çok sınırlı. Bi domates yesem yeter. İki haftadır ara ara uğruyorum bahçeme. Önce ayrık otlarını (ki kendilerini konu alan deyimi hakediyorlar) ayıkladım, sonra çapa yaptım, gübre ekledim ve son olarak da ektim. Şu an sadece yarısını ekebilmiş durumdayım. Yaşarlar mı bilmiyorum ama turp, kabak ve salatalık tohumlarım yeşerdi. Havuç ve taze soğan da bugün kafasını çıkardı. Domatesleri tohumdan yetiştirmek zormuş, henüz pek ses yok onlardan. Olmazsa fide olarak alıp dikeceğim. Bu tohumların gömülü toprağın altından civcivlerin yumurtadan çıkması gibi, zorla, ittire kaktıra çıktığını görmek çok güzeldi. Bu deneyim sayesinde toprakla uğraşan, ekmeğini topraktan çıkaran insanlara bakışım değişti. Ne çok emek gidiyor! Bendeki bir avuç toprak… Koca tarlaları ekip biçmek, sonra bir kuraklığa ya da dona kaptırmak emekleri, avuç açıp yağmur dilemek neymiş anlıyor insan. Köy enstitüleri fikrinin bazı bünyelerde alerji yaptığını biliyorum, ama bana kalırsa “güzel ve yalnız ülkemin” çocukları kendi domateslerini yetiştirseler belki o yitirdiğimizi hissettiğimiz şeyler de çıkar gene toprağın altından (bkz. La Dolce Vita).
Add comment Mayıs 28 , 2008
Ehliyet
Bu aralar iş güç nedeniyle fazla yazamadım. Ama dönüşüm muhteşem olacak. İlk iş DMV yani Amerikan usulü trafik dairesine saydıracağım. Bugün birlikte çalıştığımız bi arkadaşım sonunda ehliyetine kavuştu. Bu vesileyle bu ülkede ehil olmanın anlam ve önemi üzerine yazayım dedim.
Amerika’da nüfus kağıdı diye bi kavram yok, varsa yoksa ehliyet. Devlet nezdinde sosyal güvenlik kartıyla beraber geçerli yegane kimlik belgesi. Yalnız bu belge cehennemin yeryüzü şubesi olarak tanımlanabilecek trafik merkezlerinden alınabiliyor. Orta boy, sıradan bi Amerikalı 15 yaşına gelince, istediği gibi gezip tozmak için araba istiyor. Ebeveynlerden sinir krizi geçirme ihtimali daha düşük olan bu görevi üstleniyor (bkz. bilimum gençlik filmleri). Genç, önce yazılı sınava giriyor, geçici sürücü belgesi alıyor. Sonra ebeveyniyle çalışıyor ve aile arabasıyla direksiyon sınavına girip genelde geçiyor. Bu senaryo, yabancılar için tamamen farklı (bi tek salak ehliyet fotoları aynı). Yabancı insan öncelikle DMV’ye gidemiyor, çünkü DMVler stratejik olarak ulaşılamayacak yerlerde konuşlandırılmış. Şansınız varsa oraya işleyen bi otobüs var, yoksa taksi, tabanvay veya arkadaş arabası seçenekleriniz arasında. Genelde de ilk gidişte elinizdeki tüm kimlik belgelerini (sosyal güvenlik kartı, pasaport vs.), ekstra adres kanıtlarını (kira kontratı, adınıza gelen faturalar) ve nakit, çek defteri gibi ödeme araçlarını yanınızda bulundurmazsanız alamıyorsunuz sınavı. Tüm belge ve formlar hallolunca uzun süre sıra beklemeniz mümkün. DMVler kalabalık olmalarıyla ünlendiklerinden insanlar sabah 7 buçukta kapıda kuyruk oluyorlar. Ben öğlen gitmenizi tavsiye ederim. Daha boş oluyor. Yazılı sınav genelde bilgisayarda dokunmatik alınıyor. Eyaletlerin kural kitabından çalışılan ıncık cıncık soruları yanıtlamak çok da zor değil. Asıl mesele ondan sonrası. Her ne kadar Türkiye’de ehliyeti olan bi insan olsa da yabancı kişi sınav için pratik yapmak zorunda. Ancaaak kendisi araba alıp yapamaz, çünkü ehliyetsiz kasko olmuyor, kaskosuz da sınava girilmiyor ya da araç kullanılamıyor. Araba kiralamak seçeneklerden biriydi . Hatta ben öyle almıştım. Ama bu sene yassak kardeşim dediler, hatta hep yasaktı da dediler. Ben rüyamda mı ehliyet aldım üç yıl önce bilemiyorum. Ee o zaman eliniz mahkum birinden yardım istemeye. Türk eş dost varsa ne ala. Çalışırken dikkat edilmesi gereken hususlar şunlar:
1) Stoplardan ve ışıklardan önceki çizgilere gelmeden durmak (tam durulacak, sırt koltuğa vuracak).
2) Vites değiştirme harici direksiyon iki elle tutulacak.
3) Çok hızlı veya çok yavaş sürülmeyecek.
4) Kör noktadaki arabayı görmemek, yayalar için durmamak, sınarın komutlarına iki defadan fazla uymamak otomatik kalma nedeni.
5) Park eder gibi yap demek, motoru durdurmak dışında herşeyi yapmak demek (el frenini çekmek dahil).
6) Evlerin park yerinden geri geri çıkarken tekerin kaldırıma değmesi otomatik kalma nedeni (bilmiyorum neden).
7) Işıktan sola dönüşlerde ortaya ilerlememek, seri şekilde dönmemek, dönüşleri fazla dar (sol için) veya geniş (sağ için) almak önemli hatalar. Sınarın insafına kalmış konular…
Bu maddeler bir yana, genelde asıl faktör sınarın hangi lanetlikte bi insan olduğu. Mesela bizim DMV’de bi kadın var. Sizi bırakmakla kalmıyor bi de üstüne aşağılıyor. Ünlüymüş kendisi. Üç yıl önce aynı gün beni çok dikkatliyim diye bıraktı örneğin. Aynı sınavı aynı şekilde kullanarak ertesi gün aldım ve geçtim. Bu sefer daha esnek bi sınar vardı koltukta. İşte bu insan faktörü yüzünden ehliyet almak bi çileye dönüşebiliyor Amerika’da. Bugün, mesela, sınavdan önce arkadaşıma eşyalarımı bırakıp tuvalete gittim. O da tam o sırada form dolduruyormuş, görevlilerden biri arkadaşın elindeki eşyalarım arasında ehliyetimin bulunduğu anahtarlığı görmüş ve kızmış. Bana da senin ehliyetin onda duramaz, el koyarım haaa dedi. Boyut bu yani. Neyse ki, arkadaşım asık suratlı sınar amcayı şakır şakır yağan bi yağmurda, vitesli bi arabayla alt etmeyi başardı (burada herkes otomatik kullanıyor, buna da araba kullanmak diyorlar peh!). Hani hep Türkiye’de bürokrasinin işleyişinden şikayet eder insanlar. Söz konusu ehliyet olunca Amerika’nın da aşağı kalır yanı yok.
1 comment Mayıs 24 , 2008
Onuncu
Böyylleee kimseye yaranmaz bi yazıyı da zaten Perihan Mağden yazardı ancak. Ohh herkeslere çuvaldızlar, iğneler. İçimin yağları eridi.
Add comment Mayıs 13 , 2008
İlaç
Şu haberi görünce yarılmadan edemedim. Mahkemeye intikal eden bu hususta şu an görüş bildirmeyeyim, sonra kendimi Perihan Madeni sapık yazılarına kaptırır, yerlisi yabancısı toptan yazarım diyordum. Ama bu laf gerçekten edilmişse çok leziz valla. Yani erkek fizyolojisini bilmesek inanıcaz da. Neyse belki bu haberi de haber kaynağına ilaç verip yapmışlardır.
Tabii haber akla hemen Nuri Alço, diskoda ilaçlı karışım olgusunu falan getiriyor. 1980lerdeydik. Bi kızın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri diskoteğe gitmesiydi. Burdan bakınca ne kadar safmışız. Annemle okul çıkışı mahallenin kırtasiyesine uğramıştık. Aynı zamanda video da kiralarlardı, vhs ya da beta. Biz defter kabı alırken -ki defter kaplarına aşkım o zamanlara dayanır, en orjinallerini seçerdim ahh ah- kırtasiyeciye bi haber geldi, kadın koştura koştura gitti. 10 dakika sonra dönünce kızını diskoda yakaladığını anlattı yakınarak. Bizim mahalleye on dakika mesafede disko mu vardı yahu? El hak, feci şeydi diskoya gitmek. Ama diskoya gidilmese de tehlike bizim peşimizdeydi: meşrubatlarımızı mutlaka kendimiz açmalıydık. Nerede ne meşrubatı??? Sonrasında bi de trende soygun skeçi yayınlamaya başladılar. Hırsızlar yanlarında getirdikleri ayranlara şırıngayla ilaç zerkeder, kompartmandakileri uyutup soyarlardı. Yani her an ilaçla kandırılabilirdik. Şimdiyse sanki uyuşmak ister gibiyiz, kandırılmak, edilgen olmak işimize geliyor aslında. Bissürü insan anti-depresan kullanıyor, dert olmayan dertlere bile bi deva var (bkz. restless leg syndrome, adhd), semptomlar tedavi ediliyor altlarında yatanla yüzleşmek yerine. Duymuşsunuzdur bir unutma hapı üzerinde çalışıyor bilimadamları. Travma geçirenler travmalarını unutacaklar. Anne kızının diskoya gittiğini unutacak, kız Alçolu gazozu içtiğini, hatta hep birlikte toptan içip darbeleri, nefretleri unutucazzz. İnsanlığımıza bi ilaç.
Add comment Mayıs 10 , 2008
Çocuk
Yazacak çok fazla şey birikti. Yakın zamanda almayı planladığım şu teybi alsam iyi olacak sanırım, böylece aklıma gelenleri unutmak derdinden de kurtulmuş olurum. Mesela geçen cumartesiden beri Ebertfest’te gördüğüm son üç film ve ortak meseleleri olan aile ilişkileri üzerine yazmak istiyorum, üstelik görüntüler hafızamdan silinmeye başladı bile.
Gördüğüm ilk film, daha önceden de izlediğim ama tamamen yanlış değerlendirdiğim çizgi roman adaptasyonu Hulk’tu. Festival konuklarından biri filmin Tayvanlı yönetmeni Ang Lee (bizim okul mezunu ve Sense and Sensibility, Crouching Tiger and Hidden Dragon, Brokeback Mountain, Lust Caution gibi filmlerin de yönetmeni) olunca gitmemem düşünülemezdi tabii. Filmi bi kez daha izleyince Lee’nın talihsizliğini daha net anladım. Her ne kadar bi çizgi roman hikayesi üzerine inşaa edilmiş olsa da film aslında babaları tarafından incitilmiş iki yetişkin hakkında. Babalarının günahlarını, beklentilerini taşıyan çocuk-insanlar… Lee kendi deyişiyle bi Yunan tragedyası çekmeyi hedeflemiş, ve o pencereden bakınca başarılı da olmuş. Diyaloglar, drama, bölünmüş görüntüler oldukça başarılı. Ama sorun şu ki, bu filme normalde gitmeyi düşünecek izleyiciler çizgi roman manyakları, yani beklentileri Hamletvari bi drama görmek değil. Böyle bi dramayı görmek isteyecek insanlar da Hulk adlı, yeşil devli bi filme kolay kolay gitmezler. Bu nedenle, film Lee’nın en çok eleştirilen ve en az hasılat getiren filmi. Ben böyle durumları yönetmenler o kadar takmaz sanırdım, yanılmışım. Ki zaten neden takmasın, adam hayatının iki yılını harcamış, fena halde kendi babasıyla olan sorularıyla yüzleşmiş çekimler sırasında ve de filmin eleştirilmesinden bayağı incinmiş. Eleştiriyi bu kadar kişisel alması hoşuma gitti doğrusu. İşine ne kadar emek ve değer verdiğini gösteriyor bu duruş bence. Lee, tipik bi ataerkil aileden gelmis. Babası işe yarar bi iş sahibi olmasını istemiş, oysa üniversite sınavlarında gümlemiş. Bi dahaki sınava kadar akademiye girmiş, sonra da ABD’ye yatay geçiş yapmış. Niyeti aktör olmakmış, ama doğru dürüst ingilizce konuşamadığından yönetmenlik bölümüne geçmiş burada. Mezun olunca da NYU film okulunda master yapmış. Sense and Sensibility’i çektiğinde hala doğru ingilizce konuşamıyormuş.
Günün ikinci filmi uzun zamandır görmek istediğim Band’s Visit’ti. İsrail yapımı filmin ana konusu konsere gelen Mısırlı bi polis bandosu üyelerinin kendilerini yanlış kasabada bulmaları ve Yahudilerle yaşadıkları. Bu içeriği okuduğum zaman hikaye, bana Şener Sen’in Selamsız Bandosu’nu hatırlattı ne hikmetse. Açıkçası barış mesajı için kalitesi abartılmış bir film görmeyi bekiyordum. Ama film beni şaşırttı. Bi kere gözümden yaş gelene kadar güldüm, hemen akabindeyse boğazıma bişeyler düğümlendi. Üstelik bu etki, Çağan Irmak filmlerindeki kadar göstere göstere, maksatlı maksatlı kotarılmamıştı. Bu filmin İsrailli yönetmeni de festivalin konukları arasındaydı. Yönetmen Eran Kolirin’e oyuncularla, filmin bazı Arap ülkelerindeki “barış” konulu festivallerden red alması ve Oscarlardan çok ingilizce konuşuluyor diye men edilmesiyle ilgili sorular sorup durdular. O da en sonunda klasik yönetmen egosuyla “Bana kamera açılarını, kurguyu sorun, benim için enteresan olan onlar. Oyuncuları ajans buldu, oynadılar, şanslıydık!” diyerek isyan etti. Benim en hoşuma giden sahnelerse klasik Akdenizli/Ortadoğulu anlarıydı: kıpkırmızı bi yaz karpuzunun tam ortadan şaaak diye yarılması, eski Türk -pardon şu durumda Arap- filmlerinin sıcak anıları, müzikkk daha doğrusu musiki. Araptı Yahudiydi Türktü ne çok birbirimize benziyoruz. Film yine bi anlamda görünmeyen bi baba-oğul ilişkisi üzerineydi. Bazen babalığı sertlikle bağdaştıran, ama gönlü zengin, yüreği yufka babalarımızın öyküsü. Bu, sıradan bi film olsaydı “bişeyler” olurdu sonunda. Ama ne kadar güzel ki, başladığı gibi sessiz ve tatlı bitiyor film. Minettarım bu son için.
Günün son filmi 1987 yapımı Housekeeping’di. Bu da tamamen sıradışı, herkesin sevmeyebileceği bi film ama ben performanslara bayıldım. Bir de aynı bir önceki filmdeki gibi yönetmenin hikayenin sürüklendiği klasik sona uymayışını sevdim. Film, 1950lerde Iowa’da soğuk ve uzak bir kasabada geçiyor. Babalarını hiç tanımamış iki kızkardeş, annelerinin de onları bırakıp gitmesiyle anneannelerinin ve yaşlı akrabalarının arasında kalıyorlar. 8-10 yaşlarına geldiklerinde anneanneleri de göçüyor ve onlara bakmaya egzantrik teyzeleri geliyor. Bu noktada sıradan bi Holywood filminde teyzelerin nasıl da kızların hayatını değiştirdiğini görürüz. Herhalde başrolde Julia Roberts oynar, hatta sonunda da kasabanın bişeysi olan Richard Gere’le evlenir. Hayır, bu film o film değil. Egzantrik teyze gerçekten egzantrik. Sanki kafası hep bi yerlerde gibi. Evi su bastığında buna aldırmayıp kahvaltı hazırlıyor, teneke kutu ve gazete biriktiriyor. Uzun yürüyüşlere çıkıyor ve ormanda yaşayan çocuklar olduğuna inanıyor. Ama tam deli de denemez. Eve hep dönüyor çünkü, kızlara modası geçmiş de olsa kıyafetler dikiyor. Bu noktada kızlardan içine kapanık ve utangaç olanı teyzeyi aradığı aile gibi görüyor, diğeriyse ondan utanıyor ve farklı bi hayatı özlüyor. Bir noktada kasaba sakinleri olan bitenden endişelenip müdahale ediyorlar. Sanki tek istedikleri görünüşte düzgün bir ev, düzgün bi aile görmek (filmin adı bu yüzden Housekeeping)… Yani dışarı karşı normal görünürseniz istediğiniz gibi yaşarsınız. Film öyle tam bir sonuca varmıyor, ama bu sizi çok da rahatsız etmiyor açıkçası. Neden normal beklentisi içinde ki insanlar? Neden bir hayat basamağını bi başkası takip etmek zorunda? Bu hayatta Julia Roberts’ın onaramayacağı kadar utangaç ve içe dönük insanlar olamaz mı yani? Neden illaki bize uymaları lazım? Korkuyoruz galiba.
3 comments Mayıs 8 , 2008
Seçkin
Bazı olaylar sıcakken yazmak yerine biraz beklemeyi yeğliyorum. Bir tesadüf sonucu hem Türkiye’de hem Amerika’da aşağı yuları aynı dönemde seçkincilik meselesi gündeme geldi, hatta düştü. Eee o zaman yazabilirim bu konuda.
Hatırlayalım. Türkiye’de önce bi hatun kişi kendi oyuyla çoban oyunu karşılaştırdı, halihazırda var olan ve parti kimliklerine de yansıyan/yansıtılan bi sosyal çekişmeye parmak bastığından zavallım ne olduğunu şaşırdı, yerden yere vuruldu. Akabinde Allah’ın bir takdir-i ilahisi sonucu hatun kişiyi seçkincilikle suçlayan politikacılar bu sefer 1 Mayıs’ta yürümek isteyenlere ayaktakımı dedi. Amerikadaysa pekpopüler Obama ekonomi konusunda sıkıştırılınca “amaaan mavi yakalılar dediğiniz hayatlarından memnun olmayan, dar bütçeli insanlardır ve de vatanseverlikleri, ekonomik korumacılıları bu problemlerden kaynaklanır” odaklı sözler sarfetti. Sen misin sarfeden, harcadılar Bary’i. Seçkinci diye damgaladılar, sanki rakipleri çok halk çocuğuymuş gibi…
Şimdi gelelim çözümlemeye. Bi kere dikkat edilirse seçkin olmak, seçkinleri tutmak tu kaka, halktan olmak çoook süpper bişey. İnsanlar seçkincilikle “suçlanıyorlar”. Şüphesiz bu çok köklü bi tepki değil, tam tersi oy hakkının kitlelere (ama hatunlara değil haaa) tanınmasıyla ortaya çıkmış bi refleks. Toprak sahibi, aristokrat, entellektüel (intelligentsia diye okuyun lütfen, popüler anlamıyla entel değil) falan değil oy istediğiniz adamlar, ee o durumda onların erdemlerini ortaya çıkarmak lazım. Yani anti-seçkinciliğin popülist bi kökeni var, özünde de politikacının oy sevdası. Hiçbir politikacı “masses are asses” diyerek oy toplayamaz herhalde. Diğer yandaysa seçkinciliği savunanların ima ettikleri şey var: kendilerinin seçkin olduğu ve diğerlerinden bir şekilde üstün oldukları. Yani işin gelip dayandığı nokta bir ego mücadelesi. Bana öyle geliyor ki, hatun kişinin ettiği lafın köşetaşlarına batmasının nedeni, bu köşetaşlarının kendilerini seçkin görmelerinden ve bu kızcağızı kendi kalibrelerinde görmemelerinden kaynaklanıyor. Politikacılar içinse durum (hem ABD’de hem Türkiye’de) üstüne atlanılıp, halkçocuğu olunduğunun ispat edileceği bir fırsat. Yani ben bu durumda ne köşetaşlarının vakarlı nefretini ne de politikacıların art niyetli savunmalarını ciddiye alırım.
Mevzuya bi derece geniş açıyla bakarsak seçkincilik ideal yönetim biçimiyle ilgili bi zihin egzersizinden ibaret. Daha önce de defaatle ipin ucunu gösterdiğim gibi demokrasi benim için bir süperkahraman değil. Yani her yaraya merhem, olmazsa olmaz, medeniyetin tek dişi değil; sadece ehven-i şer. Uydurabildiğimiz en uygulanabilir sistem. Topal, aksak bi sistem. Ne ekonomik ne yönetimsel açıdan verimli olması beklenmeyen; manipülasyona, haksızlıklara, basiretsiz yöneticilerin yükselişine açık bi sistem. Açıkçası anlayamadığım tek şey demokrasinin tapınak haline getirilmesi. Bana kalırsa daha çok hiç büyümeyen bi çocuk demokrasi, sürekli bakım ve onarım gerektiren. Benim için ideal sistem akil adamların, akademiklerin, filozofların yönetici olduğu sistem (bkz. Plato). Aaa ama söz hakkı olmaz halkın? Sanki şimdi var da. Halkı bi kenara bırakalım, kişi olarak ne kadar etkiniz var uygulanan politikalarda? Sizin desteklediğiniz politikalar mı uygulanıyor, yoksa farkında olmadan halihazırda var olan “seçkinlerin” size sunduğu politikaları mı destekliyorsunuz? Ya hiçbir parti kafanıza uymuyorsa ne olacak? Sizi kim temsil edecek? Diyelim iphonelar gelişti, temsili demokrasi tarih oldu, herkes her gün oy kullanıyor yasa tasarıları üzerine. Eee kim karar verecek hangi tasarının gündeme geleceğine? Hangi sırayla? Bu işlere karar verenlerde olmayacak mı ipler o zaman da? Yani seçkinlerin subaşlarını tutmadıkları bir sistem var mı? Ya da çoğunluğun seçiminin tüm ülke için en iyi seçenek olduğunu iddia edebilir miyiz? Gelişmiş demokrasilerde azınlıkta kalanlar korunmaya çalışılsalar da, eşit bölünme durumunda bile demokratik kurumlar hepimizin kaderini etkileyen sonuçlara yol açmıyor mu? Popüler oyda çoğunluğu alamayan ama demokratik kurumlar yoluyla başa gelen Bush’un yaptıklarına bakın. Şöyle ya da böyle Amerika ortadan ikiye karpuz gibi yarılmış durumda. Bunu da ne Bary ne Hillary ne McCain değiştirebilir. Evet, seçkinlerin uydurduğu demokratik kurumlar bunların arasında bir seçim yapılmasına yardım edebilir ama kim seçilirse ülkenin yarısının istediklerinin tersi politikalar uygulanacak. Alın size demokrasinin zaferi. Anlatmaya çalıştığım pek bi eşitlikçiymiş gibi bize pompalanan demokrasinin de aslında bir seçkinler sistemi olduğunu göstermek. Ben de diyorum ki, nasılsa seçkinlerin elindeyse karar gücü ve nasılsa benim fikrim politikaları etkilemeyecekse bari o seçkinler akil adamlar olsunlar, hayatlarını düşünerek geçirmiş, halk denen yığının önünde düşünen ve bizi ileriye götürebilecek kişiler olsunlar. Yani ben seçkinciyim ey okur, atış serbest.
Bahsettiklerimin hepsi azıcık siyaset bilimi okuyan herkesin bildiği şeyler, yani hava atıyor değilim. Bahsettiğim türde bir seçkinci sistemin pratik nedenlerden uygulanamayacağını da biliyorum: akil adamları kim seçecek, neye göre seçilecekler, kaçınılmaz bi şekilde kendi çıkarlarına yontmaya başlarlarsa güçlerini denetim mekanizması nasıl olacak vs. vs. Onun için zaten bu, ideal bi sistem… Demokrasi de ehven-i şer. Peki o zaman neden piksel harcadım bu kadar? Çünkü demokrasiyi baş tacı etmek yerine onun sınırlarını bilirsek, ancak o zaman ayağımızı denk alıp olabilecek en iyi demokratik sistemi kurabiliriz. Bir de sanırım yöneticilerimizden akil adam kriterlerine yaklaşmalarını beklemek, biraz filozof olmalarını istemek fazla olmaz.
Seçkinci olmamın nedeni kendimi seçkin addetmem mi? Şüphesiz! Ama o kadar hayal kurmamıza izin verilmeli ağır doktora koşullarında :)
Add comment Mayıs 6 , 2008
Demo
Aslında Ebertfest’in son günü izlediğim üç film hakkında yazacaktim. Hatta şu anda da ödev okuyor olmam gerekiyor. Ama dayanamadım yazıyorum. Yine 1 Mayıs’in içine ettik. Hissiyatımı başka bi şekilde ifade etmem mümkün değil, kusura bakmayın. Haa bu tepkiyi veriyor olmamın nedeni yürüyeceklerin solcu olması da değil. Genç sivillerin yürüyüşü de engellense aynı tepkiyi veririm mesela. Şiddet içermediği sürece yürümekten, bağırmaktan, konuşmaktan ve düşünmekten zarar gelmeyeceğini ne zaman anlayacağız acaba?
Ne zaman demokrasinin dört yılda bir oy kullanmak olmadığını, politikalara katkı yapılmasının da, seçilenin denetlenmesinin de bu işe dahil olduğunu idrak edeceğiz? Amaaan yürümeyiversinler deniyor, öhöm pardon size mı kaldı bunu demek? O zaman yürümeyiversinler, konuşmayıversinler, oy kullanmayıversinler!!!! Sonu var mı? Efendim, neden Taksim? Neden olmasın? Meydanların bizdeki amacı buluşmalar olabilir, ama asıl işlevleri biraz da bunlar değil midir? Tamam bi güvenlik sorunu olabilir, ama devletin görevi sorun çıkmaması yönünde önlem almak değil midir? Maçlarda oluyor da bu işte niye olmuyor? Çünkü başta kim olursa olsun hala insanıyla bütünleşememiş bi devletimiz var, insanından korkan devlet. Bi de bu işe ses çıkarmayan, koyun kitleler. İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte anca demokrasinin demosu olabiliyoruz.
Add comment Mayıs 1 , 2008
