Archive for Nisan, 2008
A
Bu aralar dönem sonu olduğundan mıdır nedir, “dünyanın bütün çiçekleri” modundayım öğrencilerime karşı. Değişmesi an meselesidir nasıl olsa notlarını alınca şikayet etmeye gelecekler. Olsun, şu an için gülümsüyorum. Mike var mesela, derslerde nasıl serseri, sallamıyor havalarında, ama konuşmaya başlayınca nasıl da farklı. Ödevleri ne kadar başarılı. Adriana var, “correlation is not causality” yazan dillerini sevdiğim. Dennis var, çok akıllı ama ağzı bozuk ne vakit konuşsa biplemek zorunda kaldığım. Diana var son üç-dört derse kadar konuşmayan, minicik bi hispanik kız şimdi ne olduysa kendine güveni gelmiş, şakıyor. Beterler de var tabii. Son derse gelemeyişini hapiste olmasıyla açıklayan Henderson, bir dönemdir Caroline’a hava atmak için olur olmaz konuşan Mark, derste alaycı sırıtmakla yetinen Mitch. Ben bazılarının fikrini ve gönlünü değiştiremeyeceğimi kabullenip başlıyorum artık döneme ama değiştirebildiklerim ya da engellemediklerim diyeyim -çünkü kim kimi değiştirebilir ki gerçekten- bana bu işi neden sevdiğimi hatırlatıyor.
Add comment Nisan 28 , 2008
Ebertfest!
Filmlere gitmeden önce eleştirmenlerin yazılarını okumamaya çalışırım genelde. Ama bu huyumun bir istisnası var: Roger Ebert. Kendisi ABC kanalında yayınlanan Ebert and Roeper programıyla ve iyi filmlere verdiği başparmaklarıyla ünlü bir Chicago-Sun Times yazarı. Aynı zamanda bizim okuldan mezun ve de burada her yıl yapılan film festivalinin de kurucusu. Beğendiği ve gıcık kaptığı filmler benim seçimlerimle uyuştuğu için seviyorum kendisini. Zaten bize benzemeyenlerden gerçekten hoşlanır mıyız acaba?
Ne yazık ki, bu yılki festivale sağlık problemleri nedeniyle katılamadı Ebert. Ama seçtiği filmleri yolladı bize. Festival filmlerinin içinde tanıdık olanlar da var (Branagh’dan Hamlet, Ang Lee’den Hulk), seyirci bulamamış, stüdyo ağı dışındakiler de. Bugün böyle iki filmi izleme fırsatı buldum ve tabii hayalkırıklığına uğramadım.
Delirious, güzel ve komik olmasına rağmen dağıtım kabusu yaşamış bi film. İçlerinde İstanbul Festivali de olan yığınla festivalde ödül almış. Üstelik başrollerden birinde Steve Buscemi oynuyor. Film, görünürde evsiz bi oğlanla onu yanına çırak olarak alan bi paparazzinin hikayesi. Ama aslında filme ödül veren bi jüri üyesinin de özetlediği gibi yaralı bi insanın başka yaralı bi insanı iyileştirmesi. Diyaloglar, yer yer doğaçlama olduğu belli bazı sahneler çok güzel. Böyle iki sahne filmi izlemek için yeter neden. Biri paparazziyi oynayan Buscemi’nin ailesinin evine gidişi, çektiği fotolardan biriyle anne-babasının onayını araması ve feci şekilde reddedilmesi. Diğeri Buscemi’nin onlarla eşit olduğunu iddia etmesine rağmen ünlü birileriyle muhabbet edilecek bir ortamda ilk karşılaşması, dilinin tutulması ve akabinde hafif bi panik atak geçirmesi. Filmin bir kusuru varsa o da sonu bence. Bazı filmleri izlerken kurgunun ne kadar önemli olduğunu anlamak kolaylaşıyor. Bakıyorsunuz film yarım saat önce bitmiş, ama yönetmen (çoğu zaman yazar-yönetmen) konuyu o kadar sevmiş ki, bi türlü filmi bitiremiyor, sündürdükçe sündürüyor. Bu filmde de Michael Pitt tarafından oynanan karakterin sokaklarda koşarak uzaklaştığı bi an var. Film aslında orada bitiyor, belki arkasından filmin son sahnesi olan kırmızı halıya geçilebilirdi. Ama arada olanları anlamamız konusunda yazar-yönetmen bize güvenmiyor, araya bi 10 dakika koyuyor ki, işte orada filmini boğuyor. Böyle de ukalayım işte :) Festivalin güzel yanı ardından yönetmen ve bazen oyuncularla sohbet edilmesi. İki yıl önce bu sayede Malkovich’i de görmüştük. Bu filmin ardından yönetmenin anlattıklarından dağıtımcıların da filmin sonuyla ilgili problemleri olduğunu anladık. Galiba haklılarmış. Gene de izlemeye değer, eğlenceli bi film.
Yes, yazar-yönetmen-dansçı Sally Potter’ın eseri. Başka da bişey söylemek zor bu film hakkında. Yalnız benim için asıl ilginç olan böyle filmler. Potter’ın kullandığı kamera açıları, konu, insanlar, insanların şiirle konuşmaları (evet filmde herkes baştan sona şiirle konuşuyor), iç seslerinin duyulması… Potter, bu filmi 11 Eylül sonrasında yazmış ve yönetmiş. Konu evliliği ölmüş İrlandalı/Amerikalı/İngiliz bi kadının Beyrutlu müslüman bi adamla aşkı. Başrollerde Joan Allen, Sam Neill ve Simon Abkarian oynuyor. İki sevgilinin ağzından yönetmen doğuyla batıyı tartıştırıyor sanki. Yalnız böyle anlatınca film çok doğrusalmış gibi geliyor kulağa. Değil ama. Tamamen özgün bişey. İnsan böyle bi filmin senaryosunu nasıl yazar mesela, bilemiyorum. Damağımda güzel bi tat kaldı yalnız. Bi de Küba’ya gitme isteği.
Bu sözler, filmin son sahnesinden:
Cleaner: And, in the end, it simply isn’t worth / Your while to try and clean your life away. / You can’t. For, everything you do or say / Is there, forever. It leaves evidence. / In fact it’s really only common sense; / There’s no such thing as nothing, not at all. / It may be really very, very small / But it’s still there. In fact I think I’d guess / That “no” does not exist. There’s only “yes”.
Bu da Sally Potter’ın filmin Türkiye’deki gösteriminden sonra söyledikleri:
“I’ve always traveled with the films because I want the audience to be my teacher so that I can learn for the next one. But I have never had the sort of feedback that I’ve had with Yes. In Turkey, which was the first place where the audience was predominantly Muslim, the fact that there was a sympathetic Middle Eastern man in a main part was a news story, because it was such a rarity. The response there was very much more populist than in America – we were even in the Turkish Hello!”
Add comment Nisan 25 , 2008
Nefes
Bugün okulun yıllık sağlık festivali var. Bi salon dolusu bedava ıvır zıvır alma imkanı yani. Geçen sen iki pedometre almıştım, o yüzden dersten sonra hemen festival merkezine gittim. Bu sene işi biraz savsaklamışlar sanki. Ganimetlerim arasında not kağıtları, kalemler, kulak tıkacı, ağrı kesici jel ve bilimum test sonucu var. Kolesterolüm 181, kan şekerim 84, yağ oranım yüzde 15, gözlerim 20/20den iyi çıktı (maşallah de okur!). Velakin kuvvetlice nefes vererek akciğer yaşımızı ölçen alet, iki adet fizik tedavi uzmanı ve bi polis beni gıcık etti. Akciğerlerimin kapasitesi düşükmüş, kadın hemen hava kirliliği olan bi yerde yaşayıp yaşamadığımı sordu, gözümün önüne çocukluğumun puslu İstanbul sabahları geldi. Hoş, alet çok güvenilir gözükmüyordu. Fizik tedaviciler bilgisayarla duruşumuzu incelediler. Sağ tarafıma 7-8 kilo fazla yükleniyormuşum, C1 ve C7 omurlarımda da fazla elektrik akımı varmış. C1deki baş ağrısına, C7deki omuz ağrısına yol açarmış ileride. Tabii onları muayanehanelerinde ziyaret etmezsem :) Polisse benim 1.70 boyunda olduğuma inanmadı, kendisi heyulaa gibi bi zenciydi tabii. Onun oradan daha ufak görünmüş olabilirim :)
Bu kadar sağlık mevzusuyla uğraşınca NY’ta gittiğim Bodies/Bedenler sergisini de buraya sıkıştırmak mantıklı geldi. Sergi 5-6 Amerikan kentinde birden faaliyet gösteriyor. Loş odalarla dolu sergi midesi hassaslara göre değil. Ben aile yemeklerinde mide fesatı geçirirken tescillendiği gibi midesi hassaslardan değilim. Yemek ve uymak konusunda rahatım, ortama uyum sağlarım. Her oda vücudun bir işlevi üzerine eğiliyor, genelde bi anatomi sergisi. Farkı, bir zamanlar kanlı canlı olan, özel bi kimyasal işlemden geçirilerek korunmuş ve hala biraz kanlı canlı olan kadavralara bakıyor olmanız. Bu bedenlerin bazıları, anatomi atlaslarından farklı olarak çeşitli günlük pozisyonlara sokulmuşlar: top oynayan, koşan, basket atan vücutlar… Bir kısmıysa onlara farklı açılardan bakmanız için ayrıştırılmış. Örneğin, bir bedenin kaslarını bir yana iskeletini diğer yana koyup el ele tutuşturmuşlar. Ya da bir başkasını boydan üç kesite bölmüşler. Ayrıca her odada, o odanın temasına uygun organ, doku ve kemiklerin ayrıntıları var küçük cam kutularda. İyi de bu bedenler kime ait? Bu konuda derinlemesine bilgi yok. Hemen hepsi kimsesiz Çinlilermiş ve bedenlerine uygulanan işlemler “saygıyla” uygulanmış. Yaşarken gizledikleri bedenlerinin her noktasının sergileneceğini, isimsiz konu mankenleri olacaklarını tahmin edemezdi herhalde bu insanlar. Yine de kimsesiz olmalarına inanmak zor. Özellikle de bedenlerden biri hamile bir kadını gösteriyorken… Yani genel olarak bu insanlar ölmeden önce kendi bedenlerini bağışlamış olsalar -ki belki bazıları öyledir- bu kadar rahatsız olmayacağım. Eee o zaman niye gittim? Ne kadar içim rahat etmese de gerçekten merak ettim, ve gittiğime de pişman değilim. Beni en çok etkileyen kısımlar özel bir işlemle kan damarlarının bedenden soyutlandığı sergiydi. Karanlığın içinde kıpkırmızı bir beden. Yakınlaşıyorsunuz, bi de bakıyorsunuzu ki, beden şeklini almış binlerce kılcal damar karşınızda. Aynı odadaki kalp, akciğerler unutulmaz görüntülerdi. Sigara içmiş bi akciğer simsiyahtı, veermli olan mavi. Bir başka bedenin sinirleri görünüyordu, ayak bileğinden parmak uçlarına giden sinirler bir kuklanın ipleri gibiydi. Kemikler, kaslar, kalp-damar, beyin ve sinirler, sindirim sistemi… Her odada sağlıklı organların yanında hasta olanlar da vardı. Beyin kanaması geçirmiş bir beyin, kanserli bir bağırsak ya da meme. Ben hep kanserli dokuların pürüzlü olduğunu sanırdım, tam tersi düzleşip gerilmişlerdi. En sondan önceki odanın girişinde bir uyarı var: İçeride fetüsler, embriyolar göreceksiniz, görmek istemezseniz direkt son odaya geçiniz. Herkes giriyor tabii. İşte o oda ağzınızı açık bırakıyor. Altı haftalık bir embriyo nohut kadar, bembeyaz, uzayda gibi bi sıvının ortasında, herşeyi var, ama minicik. Sonra 10 haftalık, 12 haftalık halleri. Odanın ortasında hamileyken vefat etmiş bir beden, karnında bebegini görüyorsunuz. Bizi de böyle sergileyecekler mi günün birinde? Derimiz soyulmuş, kucağımızda bilgisayar: 21. yüzyılın başında Homo Sapiens. Odanın bir diğer yanında anomalisi olan embriyolar… Çoğu düşükle sonuçlanan durumlar. Beni şok eden, üzen denemez ama mutsuz eden bir odaydı. Yine de başka yöne bakamadım. İşin tuhafı aileler çocuklarını getirmişlerdi sergiye. Herhalde gerçek olduğunu söylemediler gördüklerinin.
Her anımızda, her nefes alışımızda müthiş bi mekanizma işliyor. Araba kullanırken 100 küsur kasımızı koordine ediyor beynimiz, kılcal damarlarımız her noktaya kan taşıyor, aktivitemiz artınca yeni damarla oluşuyor, sırf dizlerimiz bile tek başına mucize. Ben midesi sağlamlara bu sergiyi kesinlikle tavsiye ediyorum. Gezerken her gördüğünüz doku/organ/kas/kemik/mekanizmayla birlikte farkında olmadan kendinizi de yoklama başlıyorsunuz. O bedenlerle bizimkilerin ne kadar benzediğini görünce de onların neden bu cam fanuslarda sizinse onların karşısında olduğunuzu düşünmeye başlıyorsunuz
Add comment Nisan 22 , 2008
Bip
Bazen kendi kendimi kapamak istiyorum. Şöyle uzun ve sonsuuuuz bi biiiip demeyi. Heeheheeh google talkta aradığınız kişiye ulaşamayınca telesekreter çıkıyor da mipten sonra mesajınızı bırakın, miiiip diyor ya ayy her seferde gülüyorum. Miiip.
Benim de aradığım kişiye ulaşılamıyor. Kendisinin havası kapalı. Şöyle bi rüzgar çıksa ulaşıcam.
Ben keramet ince belli bardakta sanırdım, meğer muhabbet olmayınca o da kar etmiyormuş. Arkadaşlık beklentilerinden bahsetmek istiyorum, ama laf yanlış yerlere gider diye de korkuyorum. CNN’in canlı verebileceği tarzda bi krizin ortasındayız da. Ben en iyisi kendi tarihimden bi kıssa vereyim, herkes bi yana çeksin.
İnsan büyürken tuhaf şeyler oluyor. Kendisinden pek hazzetmediğini anlayabiliyor mesela. Bi de bakıyorsunuz sevgi arsızı, her halta gülen, çıkıntılık etmeyen, geveze insan sizsiniz. Uymamaktan o kadar endişe ediyorsunuz ki, kendinize ait bi fikriniz yok. Azıcık iteleyen olunca dönüveriyorsunuz. Sahiplenicisiniz arkadaşlarınıza karşı, sanki onlarsız yoksunuz. İçlerinden biri, azıcık farklı giyinse, konuşsa bunu kendi varlığınıza tehdit olarak algılayıp sindirmeye çalışıyorsunuz. Birey olma yolundaki sancılar… Sonra günün birinde sindirmeye çalıştığınız asi başlardan biri yüzünüze tokat gibi iniyor. Şraaak. Ne kadar defonuz varsa ortaya seriyor. Bi anda çoktandır kaçtığınız çukurdasınız işte: 14-15 yaşındasınız ve biri sizi sevmiyor, biri sizinle arkadaş olmak istemiyor. Diğer arkadaşlarınızla da sallantıda olan şeyler var. Herkesin yolu netleşmeye başlıyor. Muğallakta kalmak giderek mümkün olmaktan çıkıyor. Sizden cevap bekleyen sorular yığıldıkça yığılıyor. Birini seversen o seni sevmese de bilmek hakkı mıdır? Eşitlik mi, özgürlük mü? Feminist misin? Demokrat mı? Kürtaja karşı mısın? Arkadaşın seni doğumgününde aramazsa darılır mısın? İnançlı mısın? Ortak noktanızın kalmadığı dersane arkadaşlarınla hala buluşur musun? Kimlerle sessizce, konuşma gereği duymadan denizi seyredebilirsin? Üzerine yıkılan sana kimsin seeen diye bağıran binlerce soru. Her bir cevap seni topluluktan, çoğuldan daha da ayrıştırıyor. Giderek yalnızlaşıyorsun, bir başına kalana kadar. Heavy metal dinlemeye başladığın nokta da orası işte. Yalnız dibe vurunca tekrar yüzeye çıkmak da kaçınılmaz. Bu sefer cevaplar geldikçe çemberlerinizin kesiştiği noktalarda, çemberlerinizin kesiştikleriyle dostuyorsunuz. Güzel oluyor, hakiki oluyor. Hayır, doğumgünümde aranmazsam sallamıyorum, ama saalayanları tespit edip onları muhakkak arıyorum. Hayır, ortak noktamızın kalmadığı dersane arkadaşlarımı aramıyorum, onlar alınınca da sallamıyorum. Hayır, kimsenin giyimini, görüşlerini toplum içinde tenkit etmiyorum, alay etmiyorum. Hayır, herkesle anlaşmıyorum her mevzuda, ama bazen susuyorum. Hayır diyorum. Hala bolca konuşuyorum, gülüyorum, beni sevsinler istiyorum. O dönüşümden bana kalan başkalarını incitmekten ölümden korkar gibi korkmam. Bir de hendekler ve iç surlarla çevrelemem kendimi.
Bazen hala şaşırıyorum incinmeleri görünce, bi de beklentileri. Başkalarının hayata ve arkadaşlarına nasıl da tutkuyla sarıldıklarını görünce biraz kıskanıyorum aslında. Onların yanında ben duvarımdaki Ofelya gibiyim. Biiiiip.
Add comment Nisan 20 , 2008
Yol/cu/luk
Dört günlük bi New York gezisinden kazasız belasız dönmüş bulunmaktayım. Yediklerimden içtiklerimden pek yazı çıkacak gibi değil, ama gördüklerim sizin olsun. Öncelikle leyleği yıllar önce havada görmüş biri olarak New York gezip görmek istediğim yerler listesinin başında geliyordu. İstanbul’un, hatta Beyoğlu’nun karışıklığını, kaosunu sevdiğimden New York’un kalabalığı beni rahatsız etmeyecekmiş gibi geliyordu hep. Tam tersi uzaktan uzağa enerjisine platonik aşıktım New York’un. Hayalkırıklığına uğradığımı söyleyemeceğim, gerçekten de beni sinir etmedi bu kent. Bazı mahalleriyse ”ahh ulan burada yaşasam” hissi uyandırdı. Genel ve özel izlenimlerime geçmeden önce hangi gün ne yaptık bi sıralayayım:
1. gün: Times Square, metroyla kuzeye gitme ve Columbia Üniversitesi kampüsü, St. John Katedrali, Central Parkın kuzeyi, 5. Cadde üzerinden Guggenheim ve Metropolitan Müzeleri, St. Patrick Katedrali.
2. Gün: Dakota binası, Central Park West üzerinden güney Central Park, Colombus Meydanı, Time Warner Merkezi, Lincoln Center, Carnegie Hall, Upper West side, Modern Sanatlar Müzesi, Grand Central İstasyonu, Bryant Park, NY Halk Kütüphanesi, Times Square (Toys ‘r us)
3. Gün: 6. Cadde, Madison Square Garden, Empire State Binası, 42. cadde üzerinden Birleşmiş Milletler, metroyla Greenwich Village, Soho, NY Üniversitesi, Washington Meydanı ve Zafer Takı, İtalyan ve Çin mahalleleri, Manhattan köprüsü.
4. Gün: Güney Manhattan, Woolworth binası, St. Paul Kilisesi, Ground Zero, Dünya Finans Merkezi, Battery Park, nehir kenarından Clinton Kalesi, Umut heykeli, feribotla Staten adası, uzaktan Özgürlük heykeli, Roosevelt caddesi üzerinden 17. İskele ve çevresi, Bodies sergisi, Brooklyn köprüsü, Wall Street, NY Borsası, Trinity kilisesi, Rockefeller merkezi.
İnsanlar yolculukta tanınır diye boşuna dememişler. Bu, insanın kendisi için de geçerli. Örneğin ben planlayarak gezmeyi seviyorum, göreceğim yerlere yürüyerek gitmek ve müze görmek hoşuma gidiyor, dolayısıyla cezayı ayaklarım ve belim çekiyor. Bu kadar yer görebilmemizde en büyük etken görülecek yerleri coğrafi olarak ve açılış-kapanış saatlerini göz önünde bulundurarak gruplamamamız oldu. Bi de tabii yol arkadaşımla aynı zevkleri paylaşmamız. Tabii bana kalsa ben araya bi Macy’s veya Bloomingdale’s de sıkıştırırdım kızsal kızsal. Oy oy doymamış gözüm :)
Gelelim bazı ayrıntılara. Nerede kalınır? Öğrenci bütçesiyle tek başına hostellerde, iki başına New Jersey’deki otellerde kalınır. NJ’deki otellerin çoğunun önünden hispaniklerin kullandığı dolmuşlar geçiyor, 2 dolara 10 dakikada Manhattan’da oluyorsunuz. Bir de Manhattan’la NJ arasındaki farkı görmek ilginç oluyor. NJ, çok endüstriyel bi yer, bana biraz İzmit, Gebze’yi hatırlattı. Yalnız dolmuşların kalktığı yer olan ve Times Square’e çok yakın bulunan NY Liman Otoritesi binası çok karışık ve izbe. Biz ilk günün gecesi yorgunluktan dolmuşun kalktığı yeri bulamadık, bi zenci amca açıkça bahşiş isteyerek bize yolu tarif etti. Bunun dışında güvenlik iyi, ama ben yanımda hep biber gazı taşıdım, nooolur nooolmaz.
Haftasonu etraf bayağı boş, haftaiçi ise kaldırımda zınk diye durursanız kesin ezilirsiniz, Eminönü trafiği gibi. İnsanlar bana çok kaba görünmedi, ama Chicago gibi de değil. Bİraz asık suratlılar. Uzun süre NY aksanı duyamadık, her yer turist. Dolar düştüğü için özellikle Avrupalılar -Fransızlar- her yerde. Yiyecek fiyatları çok yüksek, biz bi-iki yer dışında atıştırdık. Yollarda helal yiyecek satan Araplar ve Türkler var. Türk kebapçıları da her yerde. Aslında Türkler her yerde. Koşer deli yemeklerini merak ettiğimden bi kez Ben’s diye bi restoranda yedik, bi kere de 17. limanda bi balık lokantasında (böyle yerler barda oturunca ucuz oluyor). Çin mahallesindeki Lişi dondurması, İtalyan mahallesindeki kanoli güzeldi.
Müzelere gelince… Metropolitan çoooook büyük. Müthiş bi yer. İnsan orayı bi hafta gezebilir. Biz Mısır, Yunan, Bizans, Amerikan, Orta Asya, Silahlar ve Resim-Heykel bölümlerini gezebildik. Özellikle resim bölümünde Van Gogh’un Yıldızlı Gece’sini görmek çok güzeldi. Milattan önceden kalma miniminnacık takıların çokluğu bizi şaşırttı. Dilimiz dışarıda çıktık müzeden ama değdi. Guggenheim’da resim çekmemize izin vermediler, dışı da bakımda olduğundan hiç anımız yok orada. Biz gittiğimizde Cai Guo-Qiang adında bi sanatçının eserleri vardı. Bu sergi hakkında ayrıntılı olarak yazacağım, çok yönlü ve ilginç bir sanatçı gerçekten. MoMA yani Modern Sanatlar Müzesineyse girmemeyi düşünüyorduk önce. Benim başım kavramsal sanatla falan pek hoş değildir genelde. Ama iyi ki girmişiz. Özellikle en üst kattaki sanatla bilimin bir araya geldiği sergi çok güzeldi. Onu da ayrıca anlatmam lazım. Kavramsal ve modern sanat konusunda da biraz daha esneklik kazandım galiba. Hala beyaza boyanmış bi tuval veya neon ışıklardan bi T harfi gördüğümde kriz geçiriyorum (sanatçının amacının bu olduğunun da farkındayım ya) ama bazı güzellikler de yok değil. Son olarak gerçek kadavraların kullanıldığı Bodies sergisi de görmeye değer. Giderken de, şu anda da çok etik bulmuyorum yapılanı, ama hayatta unutamayacağım ayrıntılar gördüm bedenlerimizle ilgili. O da sonraki tefrikalara.
Uluslararası İlişkilerciler olarak BM’ye gitmememiz beklenemezdi. BM turu çok uzun sürmüyor, ama turlar en fazla 15 kişi alıyor, bu yüzden biraz beklemek gerekebilir. En alt katta BM’nin postanesi, hediyelik eşya dükkanı ve kafesi var. Bina bayağı eskimiş, duvarlar akmış (ABD, aidatını öde!). Dükkanda çeşitli ülkelere özgü eşyalar var. Türkiye’den çiniler, gümüşler; Moğolistan’dan otağı maketleri; Rusya’dan matruşkalar… Turda Güvenlik Konseyi ve Genel Meclis salonlarını görme fırsatımız oldu. Doğrusu BM’de çalışmak güzel olurdu. Çok kozmopolit bi ortam ve insan ister istemez idealizmle doluyor.
Bunların dışında bi zamanlar John Lennon’ın yaşadığı ve önünde sırtından vurularak öldürüldüğü Dakota binasını görmek, Central Park’ta beyzbol izlemek, kafe camekanlarından zengin mahallelerin güzel kadınlarını izlemek güzeldi. Benim için NY’un en hoş mahallesi Greenwich Village oldu. Orada dolaşırken ayaklarımın ağrısı geçti. Birbirinden şirin evler, yeni açmış çiçekler, insanlar, Avrupai kafeler, restoranlar gözümüzü gönlümüzü açtı. Friends dizisinde arkadaşların yaşadığı apartman olarak gösterilen yeri de bulduk, bol bol fotoğraf çektik, vitrinlere baktık, parkta sandviç yedik, gülümsedik. Yürüyerek labirentimsi Greenwich sokaklarından çıkıp modaevleriyle dolu Soho’dan geçtik. Alışveriş torbalı kokoş teyzelerin ve kişi başına düşen köpek sayısı giderek arttı. Biraz daha güneye inince kendimizi Çinlilerce kuşatılmış İtalyan mahallesinde bulduk. Kumkapı gibi etraf restoranlarla doluydu, kapılarda garsonlar içeri buyur ediyorlardı. Kafelerden birinde kanoli molası verdik, sonra da Çin mahallesine girdik. Daha önce internette gördüğüm Çin Dondurma Fabrikası denen dükkandan lişi dondurması aldım. Çinliler bizim dondurma çeşitlerini egzotik diye sınıflandırıyorlar, kırmızı fasulye, lişi denen meyve ve yeşil çay dondurması normal geliyor onlara. Lişinin tadı da gül reçeli gibi, yedikçe alışıyor insan.
Son gün finans sektörünün yerleştiği güney Manhattan’a gittik. 11 Eylül’de yıkılan kulelerin şimdi boş kalan yerine bakarken o gün, o daracık sokaklarda yaşanan dehşeti hayal etmeye çalıştım. Kanyon gibi gökdelen aralarından üzerinize doğru gelen bi toz bulutu, o koku, o korku… İnanılmaz gerçekten de. Dünya Finans Merkezi’nin altında Kış Bahçesi denen bi yer var. Soluklanmak, bi kahve içmek ve borsacıları kesmek için birebir. Oradan çıkıp kıyıdan Battery Park’a doğru yürüdük. O zaman fark ettim ki, bi adada olmamıza rağmen kıyısına gitmezseniz su görmek mümkün değil. Hoş, nehir kahverengi akıyor ya. Gene de yürüyüş yapmak, kafa dinlemek için bu kıyı şeridi çok güzel. Kıyıdan Özgürlük Anıtı’na giden feribotların kalktığı eski kaleye vardığımızda saat daha 11 olmasına rağmen çılgın bi kuyrukla karşılaştık. Üstüne üstlük kuyruk pek ilerlemiyordu ve biber gazıyla binmemiz de mümkün değildi. Orada bir-iki saat bekleme olasılığı pek hoşumuza gitmedi. Anıtın üzerine de çıkılmadığı için Özgürlük ve Ellis adalarına gitmekten vazgeçtik. Gideceklere tavsiyem biletlerini internetten almaları. Önceden alınan biletler için ayrı ve daha kısa bi kuyruk var. Onun yerine bedava olan ve anıtın yakınından geçen Staten adası feribotuna binmeye karar verdik. Yakındaki feribot iskelesi çok modern ve güzel. Yarım saatte bir feribot var, yolculuk 20 dakika sürüyor. Hemen herkes indikleri feribota binip döndü, çünkü adada hiç bişey yok. Feribottan çok güzel fotoğraflar çekiliyor, kesinlikle tavsiye ederim.
Son olarak 17. Liman’a ve Wall Street’e gittik. 17. Liman Chicago’daki Navy Pier gibi. Bol miktarda restoran ve güzel bi Brooklyn Köprüsü manzarası var. NY Borsasının önüyse trafiğe kapalı ve polis kordonunda. Wall Street’in çevresindeki binalar pek ilgi çekici değil, insanlar da pek bi meşgul. Dolayısıyla bu bölgenin iki fotoğraflık canı var. En en son durağımız Rockefeller plaza ve çevresi oldu. Tabii ki kuzeye metroyla çıktık, metro nereye giderseniz gidin 2 dolar ve çok kullanışlı. Rokefeller plaza bizim gittiğimiz saat itibarıyla ıssızdı, gene de haberleri sunan amcayı camın arkasından görebildik, birer kahve içip ağlayan ayaklarımızı eve geri getirdik. Her ne kadar dönüşte gecikmelerden bağlantımı kaçırmış olsam da, eve otobüsle gelsem de, bavulum bi gün sonra elime ulaşmış olsa da güzel bi yolculuktu. Darısı Londra, San Francisco, Boston, Como Gölü, Prag, ve Maçi Piçu’nun başına…
Add comment Nisan 19 , 2008
Şaka gibi!
Az önce açtığım Çin fal kurabiyesinin içinden çıkan mesaj: Bu cuma çok heyecanlı bir gün sizi bekliyor. Yok ya!!!!
Add comment Nisan 10 , 2008
Mörfi
Bi kısım Amerikalı Mörfi kanunlarına atıfta bulunmaya bayılır. 80lerde Candice Bergen’in oynadığı diziyle alakası var mı bilmiyorum, ama bu kanunlardan en önemlisi der ki, eğer herhangi bişeyin kötü gitmesi ihtimali varsa kesinkes kötü gidecektir. Yani bahtsız bedevi durumu. Bu gibi durumlar genelde teknolojiyle alakalı ortaya çıkmıştır benim için. Bi gün içinde dokunduğum her elektronik alet tak diye bozulmuştu mesela. Şimdi secret secret konuşmak gerekirse, öyle düşündüğüm için de öyle olmuş olabilir. Bu secret denen meret bizim akademik camiada test edilemez dediğimiz türden (unfalsifiable). O yüzden akıl yormak gereksiz. Ancak bu hafta içinde, tam da ben Nev york Nev York’a gidecekken Amerikan havayolları 1000 uçuşu iptal edince acaba denize düştüm, secreta mı sarılsam dedim. Adamlar bula bula bu haftayı buldular, M80 türü uçakların bakımını yapmak için. Bir yandan içimden bir züğürt teselli ediyor, bakım yapılmasa uçağın ve de hatta senin başın belaya girse daha mı iyi diyor. Ondan daha da züğürtü çıkıp en azından hazırlıklısın, başına geleceği biliyorsun diyor. Bundan önce Pittsburgh’da 7 saat kalmış bi insan olarak iptal edilen uçak yolcusu sendromuna da alışığım: hayalkırıklığı- umut-depresyon-isyan-görevlilere bağırma-ağlama-uyuşma. Ee şu durumda cuma günü havaalanında kalacağı belli olan bi şahıs olarak şöyle aktiviteler düşünüyorum:
1. İtunes’u düzenleme
2. Film izleme
3. Çin konulu kitabımı bitirme
4. İnternet bulursam blog yazma (hatta canlı canlı)
5. Sudoku çözme
6. La havle çekme
7. Bilgisayardaki gereksiz dosyaları silme
8. Data kodlama
9. Priz için diğer sinirli yolcularla kapışma
10. Kısa film senaryosu yazma (filmin sonunda sinirli yolcu dehşet saçıyor olacak).
Add comment Nisan 9 , 2008
Kategorizasyon
İnsanları, düşünceleri ve kurumları kategorize etmek bazen gerekli olabilir. Ama bu işi kimin yaptığı ve nasıl yaptığı kadar neden yaptığı da önemlidir. Ben oturup hangi merkez bankası başkanlarının IMF politikalarını yakınen takip ettiğini araşıtırırsam amacım bi hipotezi test etmektir, çıkardığım sonuç da kimsenin hayatını tehdit etmez ve hatta bunu yapış tarzımın da nesnel olması beklenir. Bu noktadan hareketle şu habere dikkatinizi çekiştiririm. Ben şu sonuçlara vardım:
1. Adı geçen albay şema çizmekten zerre kadar anlamıyor. Hangi okun nereye gittiği belli değil.
2. Kategorize etme çabası nesnellikten uzak. Günümüzde birbiriyle alakası olmayan STÖ mü kaldı? Herkes sürekli iletiğim halinde. Ve hatta sivil örgütlenmenin de özü bu. İletişim kurmak, maddi veya manevi destek bulmak, örgütlenme amacına ulaşmaya çalışmak. Yani ben yurtdışında eğitim için bi dernek veya vakıf kurucam ve ABD’nin desteğini aramayacağım öyle mi? Hadi canım. Peki bu benim tüm Amerikan politikalarını desteklediğimi mi gösterir? Tabii ki hayır. Zamanında Central European University’den kabul almıştım ama 5000 doları toparlayamayıp gidememiştim. Gitsem Soros’un adamı mı olacaktım yani!
3. Amerika’da doktora yapan veya akademide çalışan hemen herkes devlet ve vakıf burslarına başvurur. Bunların içinde en prestijlisi ve alması en zoru NSF (Ulusal Bilim Vakfı) bursudur. Bu burs o kadar çok alanda o kadar çok araştırmacıya verilir ki, bunların hepsinin ABD hükümetinin yandaşı olduğunu iddia etmek abestir. ABD hükümeti ve bu vakıf çalışmaları akademik kalitesine göre değerlendirir. Aynı şekilde RAND veya diğer düşünce kuruluşlarında çalışanlar da doktorası olan ama akademide yer almayı tercih etmeyen insanlardır ve hepsi topyekün ajan falan değildir.
4. Böyle bi kategorizasyon ne amaca hizmet eder kuzum? Hangi karar aşamasında kullanılır? Kapılarına çarpı da konulacak mıdır?
5. Herhalde ben şu doktorayı alıp memlekete dönebilirsem mimlenmiş olucam. Ne de olsa bi Amerikan üniversitesinden geliyorum, ondan önce de ABD yanlısı bi okulu bitirmiştim zaten. Ben umudu keseyim bari. Ama neden? Yani ne gibi bi güzellikten umudumu kesiyorum? Kokyetllere mi çağrılmayacağım? TSK dergisinde yazmak istersem engel mi olunacak? Ders veremez miyiz mesela Akademi’de? Neden mahrum kaldığımı bilsem ona göre üzülücem. Ve ona göre çok ama çok kızıcam!
Add comment Nisan 8 , 2008
Alo?
Uçaklarda telefonla konuşabilmek bi marifetmiş, teknolojik bi gelişmeymiş gibi sunuluyor gazete haberlerinde. Efendim, falanca havayolu izin veriyormuş da THY neden izin vermiyormuş?!! Gelecek yıldan başlayarak sanırım yasak kalkacakmış. İyi, aferin başınız göğe ersin artık. 11 saatlik Amerika yolculuklarında şöyle konuşmalar duyarız artık: “Alo, anne şu an Grönland’a yaklaşıyoruz. Yok, sallamıyor. Yemekte tavuk verdiler. Hayır, senin istediğin parfümü almadım, dur soraım hostese. vıdı vıdı vıdı vıdı.” Şimdi bu konuşmayı 250′yle çarpın. Dananananaaaaaa uçak kabusu! Yok, olaya memleketimin insanı şeklinde yaklaşmıyorum. Eminim aynı zaman katliamına yabancılar tarafından da teşebbüs edilecek. Bakınız Greyhound otobüslerine 5 saat konuşmayı başaran Amerikalılar. Eee tabii kavgalar çıkacak, sinirler gerilecek. Ancak cep telefonu çok pahalı olursa yırtabiliriz. Ama ben her ihtimale karşı herkese ses izolasyonu yapan kulaklıklardan öneririm.
Add comment Nisan 8 , 2008

