Archive for Mart, 2008
Tart/ış/ma
Demokrasi bir tartışma platformudur deniyor, fikirler çarpışır ve politikalar böyle ortaya çıkar. Herkes demokrasinin özünde fikir özgürlüğü ve diyalog olması konusunda hemfikir (hoş hemfikir olmayanlar, düşünceye zırt pırt dava açanlar var). Ancak tartılan fikirlerin hangi terazide galip gelip politikalara nasıl dönüştüğü konusuna değinen yok. Sanılıyor ki, tartışmalar sonucunda böyle mistik, otomatik, sihirli bi biçimde en iyi politika oluşuverecek; kırk küsürünca yağlı fikir güreşlerinin galibi ilan ediliverecek. Siyaset biliminde böyle otomatik, doğrusal ve çok basit görünen mekanizmaların sorgulanmasından süper yayınlar çıkar, benden söylemesi. Çünkü hiçbir tartışma öyle zart diye son buluvermez, kimse geri adım atmaz. Genelde oturmuş demokrasilerde bu tartışmaları çözüme kavuşturan mekanizmalar vardır, ve de her daim bi senteze ulaşılmaz. Kurumların işleyişlerine göre sonuca farklı şekillerde ulaşılır. Amerika gibi başkanlık sistemlerinde çoğunlukla iktidara gelen bi başkan vardır ve de onu denetleyen bi meclis. Eğer bu iki kurumda farklı partiler iktidardaysa sistem kilitlenebilir, tartışma bi yere varmaz. Bu yüzden mesela Amerika’da bütçenin çıkıp onaylanması çok vakit alır. Her ne kadar kurumlar birbirini denetlese de bu sistemde başkanın bariz bir üstünlüğü var. Bi kere veto yetkisi var, kararnameyle yönetme yetkisi de… Yani tartışmaların sonu üç şekilde geliyor: ya başkanın dediği oluyor, ya kilitlenip kalınıyor ya da o kadar çok taviz veriliyor ki bağlı konularda abuk kanunlar çıkıyor (mesela çevreyle ilgili bi yasaya diğer parti temsilcilerinin oyunu alabilmek için silah serbestisi eklenmesi gibi veya asıl yasanın kırpılıp kuşa dönmesi gibi). Bu sistemin bizim gibi hem etnik hem sınıfsal hem dini çatışmalara açık toplumlarda başarılı olmadığı bence artık oturmuş bi gerçek (bkz. Güney Amerika Başkanlık Sistemleri). Genelde kilitlenme çözülemiyor çünkü erken seçim müessesesi yok, eh başkan alsın yürüsün desen o da çok parçalı toplumlarda kutuplaşmayı arttırıyor hatta darbelere yola açıyor bazı araştırmalara göre. Buna karşılık bizimki gibi parlementer sistemlerde tartışma nihayetlendirme mekanizması genelde sürekli bir pazarlık ve uzlaşma arayışı. Eğer o uzlaşma sağlanamazsa güvenoyu veya erken seçim gibi sübaplar var. Şimdi niye küçük çaplı bi siyaset bilimi dersi verdim? İlk olarak uluslararası ilişkilerci olarak kompleksimiz var, onu yenmek istedim. Bi de ”yaşasın diyalog, yaşasın tartışma” derken tartışmanın kendi içinde bi amaç olmadığını, sonuçlandırılması gereken bi süreç olduğunu, nasıl sonuçlandırılacağının da kurumlara dayandığının altını çizmek istedim. Hem parlementer sistemin hem de başkanlık sisteminin iyi ve kötü yanları şüphesiz ki var. Parlementer sistemde uzlaşma zaman alan, karman çorman bi süreç olabiliyor. Başkanlık sisteminde, hele bi de meclis çoğunluğu yanınızdaysa, çok daha hızlı politika üretebiliyorsunuz, muhalefeti de sallamayabilirsiniz (Gazeteci: Amerikan halkının büyük çoğunluğu artık Irak savaşını onaylamıyor. D. Cheney: Eeee yani?). Benim naçizane fikrim başkanlık sisteminin uzun vadede çok katmanlı toplumları derin yarıklarla böldüğü yönünde. Bakınız Amerika’daki kırmızı ve mavi eyaletler. Bizimki gibi toplumlarda parlementer sistemin bütünleştirici etkisi olduğunu düşünüyorum, her ne kadar tuhaf bi iddia gibi görünse de. Yalnız bu sistemin yürümesi büyük ölçüde otumuş teamüllerin olmasına, yeni tabirle demokrasi kültürüne bağlı. Şu an yaşanan olaylardaki en büyük etken de sanırım hem kişilik itibariyle hem de aldığı oy itibariyle başbakanın parlementer sistemde ”başkan” gibi davranması. Belki kendi açısından haklı ama tartışmayı bu üslubun sonuca bağlayamadığı da çok açık. Ama tabii bir de demokrasinin mükemmellikten çoook uzak bir yönetim biçimi, bi ehven-i şer olduğu gerçeği var. Hem çözüm üretme hem de temsil noktasında… Ama o ayrı yazı konusu.
Add comment Mart 31 , 2008
Keşke
Tam seçim öncesi dönemde olduğumuzdan kitapçılardaki durum şu: Aman da Hillary/McCain/Obama ne iyi insanlar kitapları, Hillary/McCain/Obama ne kötü başkan olur kitapları ve de Hillary/McCain/Obama’nın otobiyografileri. Seçimden sonra bu kitaplar ne olur bilemiyorum, acaba geri dönüşüme mi yollanıyorlar? Her neyse bu diyarda bi anı yazma kültürü var politikacı ve bürokratlarda. Her ne kadar bi tezi kanıtlamaya yönelik de olsa kapalı kapılar ardında politikaların nasıl şekillendiği görmek ilginç. Akademik açıdan da bu belgeler işimize yarıyor (bkz. Graham Allison ve Küba Krizi). Bizde böyle bi akım abarmamış olsa da örneklerine rastlamak mümkün. Aşağıdaki satırlar ANAP eski bakanı Ahmet Kurtcebe Alptemoçin (Oy ne ad yahu!)’in yeni çıkan ”Özallı Yıllar” adlı anı kitabından:
“Turgut Bey bizlere, ekonomik kaynak yaratacak formül olarak üçlü bir paket çıkaracağımızı anlattı. Pakette, üzerinde isim yazan özel plakalar alınabilmesi,diplomatik pasaportların kapsamının genişletilmesi ve Türkiye’de silah satışının serbest bırakılması vardı. Bizler üçlü pakete, kaynak yaratmak amacıyla hazırlanmış olduğunu düşündüğümüz için sorgulamaya girmeden destek olduk. Ancak şimdi, keşke silah satışının serbest bırakılmasını daha iyi değerlendirebilseymişiz diye düşünüyorum. Özellikle haberlerde, maçlardan sonra, düğünlerde ya da trafikteki cinnet anlarında silah atışlarıyla hayatları sönen insanları gördükçe üzülüyor ve bir zamanlar hata yaptığımıza inanıyorum. Keşke o tarihlerde silah satışı ve kullanımında sınırlayıcı düzenlemeler yapsaydık.”
Derin bi nefes alıyorum ve keşke diyorum, yapsaymışsınız güzel olurdu offf of.
Add comment Mart 30 , 2008
Yat/ır/ım
Zodyak amca diyor ki, para benim için çok önemli değilmiş, ama parasız da kalmayacakmışım. Ehh, doğru galiba. Har vurup harman savuran bi insan değilim, herşeye ederine göre para harcarım genelde. Ama kafama da takmam, -mazdım ya da. Üst orta yaşlara erişmenin bir sonucu da dikili ağaç arayışı oluyor. Bir de akademisyen olarak maaşlı hayata geç geçtiğimizden bazen panik alıp başını gidebiliyor. Şu durumda artık yatırım araçlarına henüz olmayan paramı bi güzel yatırıp, yat alamasam da günün birinde kat almaya niyetliyim. Laf aramızda Ankara’ya dönünce ilk işlerimden biri ODTÜ kaptanlık kurslarına gitmek olacak. Geçenlerde Sadun Bora’nın nasıl da taksit taksit tekne yaptırdığını okudum da, neden olmasın insan hayal ettikçe yaşar :) İyi de nereden başlamalı? Yani ekonomi-politik çalışıyorum, ama pratik dersen sallanmakta. Borsada nasıl oynanır, nasıl yatırım araçları kullanılır, bilmiyorum. Ama niyetliyim, biraz biraz araştırmaya başladım. Bu esnada bi haber dikkatimi çekti. Amerika’daki bazı okullarda ilköğretim öğrencilerine para yönetimi dersi verilmeye başlanmış. Nasıl çek yazılır (ve neden Türkiye’de çek müessesesi yoktur?) , bütçe yapılır, yatırım hesabı nasıl açılır… Minikler henüz borsada oynamıyorlar, ama hepsinin bankada hesabı var. Proje o kadar başarılı olmuş ki, her seviyede (yani daha küçüklere bile) ders olarak verilmesine karar verilmiş. Para işleriyle uğraşan o miniklerin yüzlerini görseniz. Zorunlu harcamalarını çıkarınca ellerinde kalana şaşakalmışlar. Bir tanesi büyük adam gibi ”faturaları ödemek lazım, anne-babalarımızın işi zor, ayın sonunu getirmek için biriktirmek lazım” diyordu. Tabii ki Amerika gibi kredi geçmişinizin çok önemli olduğu, kredi notunuz düşükse ev, araba alamadığınız bir ülkede bu ders şüphesiz cuk oturmuş. Ama ben bi yandan da üzülmeden edemedim, zavallıların masumiyetleri gitmiş, şimdiden bu işlere dalmışlar. Çocuk dediğinin şu dünyada tek derdi oyuncakları olmalı, en azından bir süre.
Add comment Mart 29 , 2008
Benlik
Bu konuşmayı izlediğimde aklıma iki şey geldi: biri daha önce şavasana hakkında yazdıklarım, diğeri de Nazım’ın sözleri. Yaşamak. Bir ağaç gibi tek ve hür. Ve bir orman gibi kardeşçesine!
Add comment Mart 26 , 2008
Nefes
Ülkemizin karmaşık bir hal içinde olduğu aşikar. Böyle durumlarda kendimizi akışa kaptırıp yanlış bilgilerle yıkanmamız çok kolay. Ben şu an için derin bi nefes almak ve beklemek taraftarıyım. Peşin hükümlü olmak doğru değil, çünkü her ne kadar bilgi çağında olsak da bilginin en kolay çarpıtıldığı yer de işte burası. Onun yerine kim ne diyor diye bakmakta fayda var. Çünkü kim ne diyorsa, bizi belli bi şekilde düşünmeye itmek için. Eh, ben de bi yere itilince genelde işkirlenirim. Yani derrin bi nefes almalı. Ommmm.
Add comment Mart 25 , 2008
Yine
Yazdıklarımı takip eden arkadaşlarımdan biri izlediğim filmlerin sayısına, maymun iştahımla sardırdığım etkinliklere şaşırdığını belirtti geçenlerde. Günceler, ister özel olsun ister paylaşılsın, önemli bi amaca hizmet ediyorlar aslında: biz kendimizi nasıl görmek, hatırlamak istiyorsak öyle yazıyoruz. Yani kişisel tarihlerimiz de en az ülke tarihleri kadar taraflı, en azından benim için böyle. Günce yazarken cımbızla çekiyorum sanki hayatımdan bir parçayı, büyütüp adam edip kayıtlara geçiriyorum ki, sonradan dönüp baktığımda bu perişan öğrencilik hayatından geriye tatlı anılar kalsın. Gelecekteki ben’e kötülük de edebilirim aslında. Her gün tekralanan gereksiz işlerden dem vurabilirim, öğrencilerimin şu yaşa gelip hala kaynak belirtmeden ödev yazacaklarını ve A alacaklarını zannetmelerinden ya da yeniçeri adımıyla giden araştırmalarımdan bahsedebilirim. Ama yazık yani 2010 model tomurcuğa. Nasılsa beynimiz acıları, sıkıntıları siliyor, günceyle hatırlatmaya ne gerek var.
Bundan yani, yine yeni yeniden bir film kaçtı içime, ondan bahsedicem. Hatta utanmadan lafı dolandırıcam. Giriş: İlk kez bir Beatles şarkısı duyduğum anı çok net hatırlıyorum. Hazırlık sınıfındaydık, haftada 24 saat ingilizce öğrendiğimiz, rüyalarımda -annemin tanıklığına göre- ingilizce sayıkladığım günler. Child’ın çoğulunun children olması tuhaf geliyor bana, twelve kelimesini inatla ve defaatle tüvelvi diye telaffuz ediyorum, ingilizce bilmeden beni çalıştıran annemi bile sinir ediyorum. İşte o günlerde, 45 dakika süren servis otobüsü yolculuklarının ciddi hiyerarşik ortamında en arka sırada oturan liseliler şoföre kasetler yolluyorlar. Güfteleri pek seçemiyorum. Sonra bi gün Meriç Günperi (veya Günferi, acaba nerdedir, 6 Edebiyattaydı) bi Beatles kasedi yolluyor öne. Sözleri anlamak göreceli kolay, sözler hoşuma gidiyor. Sonra Özlem bana bi Beatles kasedi dolduruyor (o kasedi hala saklıyorum Özlem!). İşte ondan sonra, bi de üstüne A Hard Day’s Night filmini izleyince ben bi Beatles delisiyim artık. En sevdiğim Lennon, The Long and Winding Road’da bi noktada ruhani bi melodi duyduğuma yemin edebilirim, Yoko’yu seviyorum, Paul’e ve Yesterday’e gıcığım, The Fool On the Hill, Black Bird, Here Comes the Sun, She’s leaving… uzattıkça uzatabilirim listeyi. Gelişme: Bi Broadway yönetmeni almış 34 Beatles şarkısını onların etrafına bi hikaye kurmuş, adlar şarkılardan, ama bazı şarkılar şaşırtıcı durumlara uyarlanmış, şarkı içinde yüzen, 60lardaki bi sürü ayrıntıya gönderi yapan bi film çıkmış ortaya. Adı Across the Universe. Kesin gene abartıyorum. Çünkü benim durumum bu: keşif-obsesyon-abartı-tekrar- statüskoya dönüş. Ama olsun abartıcam, danslar, müzikler, hikaye, oynayanlar, hepsine bayıldım. Tekrar tekrar izledim, izliyorum. Bu filmi de acil yardım çantama alıyorum, kalp çöküntülerine iyi gelir. Sonuç: İzleyin, beğenmezseniz beğenmeyin, olabilir, sizi daha çağırmamıştır, zevktir renktir, benden tavsiyesi sadece. It’s gonna be alright.
Add comment Mart 23 , 2008
Pia
Pia’yla tanışmam biraz zoraki oldu. Gelecek dönem için ekstra paraya ihtiyacım vardı, Maria Pia Gratton bursuyla ilgili bi mesaj alınca başvurmaya karar verdim. Her bölümden yabancı hatun kişilere açık olduğu için çok şansım olduğunu düşünmüyordum, hala da düşünmüyorum. Ama bursu alamasam da Pia’yı tanıdığıma memnunum. Amerikalıların en çok önem verdikleri hususlardan biri kendinize örnek alacağınız bir insan, bir “usta” seçmeniz. Benim için ailemdeki kadınlar dışında böyle bi insan var mıydı Pia’dan önce? Belki yanında lisansüstü/masteramı yaptığım hocam biraz yakın o role. Ama tanıdığım kadınlardan hiçbiri Pia kadar tüm kadınlık rollerini (anne/sevgili/profesyonel/arkadaş) hakkıyla üstlenmiş, üstlenmek durumunda kalmış değil. Tüm bu işlerin altından erkekleşerek de kalkmamış üstelik. Haa bu arada Pia 1995′ten beri bir merhume!
Bu burs da onun anısına ailesi ve sevenleri tarafından oluşturulmuş. Başvuru koşullarından biri de hayallerinizin, yaşamınızın Pia’yla nasıl örtüştüğüne dair bir kompozisyon yazmak. Amerikalıların ”cheesy” tabir edecekleri, fasaryadan bir iş gibi görünüyor ilk başta. Ama açıkçası bu yazıyı yazabilmek için Pia’nın hayatını araştırırken, bir kadın olarak hayattaki yerimi düşnürken, bilmiyorum ne oldu, kendimi heyecanlı heyecanlı yazarken buldum, hatta itiaf ediyorum ağladım.
Bu iyi yürekli kadını sizinle de paylaşmak istedim. Pia, İtalyan ve çok çok güzel bi kadın. Fotoğraflarından sızan bir ışık, bir yaşama sevinci var. Arkadaşlarının ölümünün üzerinden on yıl geçmesinden sonra bile onun hakkında yazdıklarını okuyorsunuz ve anlıyorsunuz ki, onları gerçekten etkilemiş. Bunu yaparken de sadece iyiliği ve gülen yüzünü kullanmış. Kocasına deli gibi aşık bi kadın Pia. İtalya’da bilgisayar programcılığı okuduktan sonra kocasıyla Amerika’ya gelmiş. Doğru dürüst dil bilmeden, bu ülkedeki insanların mesafesinden habersiz… Üniversitede programcı olarak çalısırken bir yandan da dersler almış, sürekli kendini geliştirmiş. Bir dönem çok sıkıntı çekmişler, üç çocuk yetiştirmiş. Dans etmeyi çok severmiş. Dünyanındört bir yanını ailesi ve dostlarıyla dolaşmış. Tüm bunları yaparken kendini hiç geri çekmemesi, kadınlığından ödün vermemesi hoşuma gitti. Çağdaşımız kadınlarla en büyük problemimiz bu dengeyi kurabilmek, herşey olmaya çalışırken hayattan zevk almayı unutmamak galiba. Öyle bir koşturuyoruz ki, geçtiğimiz insanları, güzellikleri, kendi güzelliğimizi bile unutuyoruz. Pia sanki bunları başarırken zorlanmıyor, acımıyor, kanamıyor.
Onu tanıyanlar ölümüyle anmıyorlar onu. Yaşamını, verdiklerini, gülümsemesini kutluyorlar. Kimse kimseye örnek olabilir mi? Ne demek örnek olmak? Bilmem, bazen sinirlerim çok bozulunca aklıma yüzü geliyor. Belki bu kadarı yeterlidir.
Add comment Mart 22 , 2008
Sos
Hardal, sirke, sarımsak karıştırıyorsunuz. Azar azar zeytinyağı eklerken çırpıyorsunuz. İçine fesleğen de ekleyebilirsiniz. Salatanızın üzerine döküp hapur hupur yiyorsunuz. Aha işte bu sitenin görüp göreceği tarif bu kadardır. Afiyet bal şeker olsun.
Add comment Mart 20 , 2008
Kriptonit
Hahaa aslında Akademisyenin Kızıtlı Zamanla İmtihanı başlığını atacaktım, ama bi kez daha tek sözcük kullanmayı başardım. Bir akademisyene iki saat verin, size istediğiniz sorunun yanıtını uzun uzun ballandıra ballandıra anlatsın. Ama 10 dakika için televizyona çıkarın, eli ayağına dolaşsın. Hiç unutmam, canım hocama bir programda güncel bis soru sormuşlardı, o da “bu konuyu anlayabilmek için önce Soğuk Savaş dönemine bakmamız lazım” diye söze başlamıştı. Şu anda da tvde The Daily Show’a konuk olan Jeffry Sachs’ı izliyorum. Öyle bir şaşırdı ki adamcağız, o kadar sürede kitabıyla ilgili sorulara doğru dürüst cevap veremedi. Tabii aynı şey akademik makaleler için de geçerli. Sanırım yumuşak bilimlerde (fen bilimlerini kastediyorum, biz insanla uğraşıyoruz yani işimiz zor, bkz. hard sciences) kısa kesmeleri gerekiyor, Aydın havası olması açısından (ıyyhh). Ama onlar da intikamlarını anlaşılmaz kısalıkta yazarak alıyorlar. Belki her akademisyen blog yazmalı ve kısa/öz/anlaşılır olmayı öğrenmeli.
Add comment Mart 20 , 2008

