Archive for Aralık, 2007
Çalıntı
Oldum olası röntgenci bi ruha sahibim. Küçükken misafirliğe gittiğimiz evlerde karıştırmadık yer bırakmazdım, büyüyünce de insanların hayatların izlemek gizli zevklerimden oldu. Al sana ruhumun karanlık köşesi ey okur! Zaten bu röntgenciliğimiz olmasa ne magazin izleriz, ne Google, Facebook gibi mecralar oluşur (böyle de insanlığa mal ederim işte defolarımı, sıyrılır atarım). Para verip almam ama kitapçı-kafelerde magazin dergilerini okurum, çaktırmasam da bilimum gelişmeyi takip ederim. Yaşlı teyze yargılamaları veya genc kız öykünmelerinden çok ve tüm samimiyetimle insanlık hallerine merakımdan kaynaklanıyor bu durum. Ne kadar da aynıyız, ama ne kadar da farksız değiliz. Acaba tek hayatlarımız olduğu için mi başkalarının hayatlarına meraklıyız? Acaba sanat da aslında böyle bi kaynaktan mı besleniyor? İnsanın en önemli ayırdedici özelliklerinden biri empati kurabilmesi. Bilimadamları zırt pırt laf olsun diye yaptıkları deneylerden birinde deneklerinin beyin hareketlerini incelemişler onlar bi filmi izlerken. Mesela filmde üst üste paketler taşıyan bi kadın var diyelim, ha düşürdü ha düşürecek elindekileri… Kişinin bu görüntüye verdiği tepkiyle kendisi aynı durumdayken verdiği tepki aynı. Aynı panik, aynı heyecan. Yani izlediğimiz her hayatta biz de bişeyler yaşıyoruz.
Başka hayatlara açılan pencereler gibi bloglar. Benim çok hoşuma gidiyor tanımadığım insanların bloglarında dolanmak. Yeni şeyler öğreniyorum, bazen de tanıdık hisler karşıma çıkıyor. Çoğu blog sahipleri genç, eğitimli kadınlar. Büyük bi kısmı ya hamile ya çocuklu ya da çocuk yapmak üzere. Çocukların nasıl da hayat merkezlerimiz olduğu açıkça görünüyor böyle bloglarda. Bu başka bi yazı konusu aslında. Benim ilgimi çeken böyle blogculardan birinin çalınan yaşamı. Samimi duygularla bloguna eklediği fotoğrafları bi başkası tarafından çalınmış; ailesindekilerin adları, yer adları değiştirilip yeniden tüketime sürülmüş. Hayatçalar kişi yeni adıyla politik yazılar yazmış, facebookta arkadaşlar edinmiş. Kimliği tecavüze uğrayan mağdur da tesadüfen haberdar olmuş durumdan, şikayet etmiş. Şimdi başka bi resim var facebookta, gene çalıntı olduğu aşikar… Tabii mağdur kişi çok sinirlenmiş, normal olarak. Benimse merak ettiğim bu işi yapanın nasıl biri olduğu… Mağdurenin tam tersi bi insan mıdır acaba, röntgencilikten hırsızlığa geçtiğine göre? Mağdure sarışın, iyi eğitimli, güzel bi kadın. Maşallah güzel bi ailesi var, yurtdışında iyi bi hayatı… Sevdikleri yanında ve ona destek… Blog girişleri yaptığı kurabiyeler olmasa da yaptığı seyahatler üzerine… Nasıl biri çalmak ister bu hayatı? 30larını geride bırakmış, ortaokul terk, yaşlı annesiyle yaşayan, bilgisayarının üzerine dantel örten biri mi? Çatışma olmadan iyi öykü yazılamazmış. Al sana çatışma… Ne kadar çalsa da o hayatın resimlerini, sonuçta yalanını kendisi biliyor. Ne kadar yalan söylese kendi hayatı ona o kadar batıyor. Başrolde Binnur Kaya’yı düşünüyorum ben.
Add comment Aralık 25 , 2007
Sosyalislam
Bana çok doğal gelen bi birliktelik sol düşünce ve İslam arasında olan. Tabii aksine örnekler verilebilir, uymayan parçalar işaret edilebilir, ama işte benim bulunduğum noktadan bu yakınlaşma accayip normal görünüyor.
Add comment Aralık 22 , 2007
Değişmez
Anne: Kar yağıyormuş orada, fırtına varmış, dikkat et.
Ben: Evet, ama problem yok, yollar açık.
Baba: Üzerini sıkı giyinsin, atkısız beresiz çıkmasın.
Anne: Baban atkısız beresiz çıkmasın diyoo.
29luk ben: Peki, terleyince sırtıma bez de sokacak mısınız?
Anne: Baban yerler buzsa botlarına çorap geçirsin diyooo.
Add comment Aralık 22 , 2007
Asabi
Amerika’da seçim mevsimi… Sağdan ve daha az sağdan adaylar televizyonlarda arz-ı endam ediyorlar, bütün sorulara olabildiğince yuvarlak cevaplar verip önseçimlerden yırtmaya çalışıyorlar. Dışarıdan bakınca Amerikan sistemi oldukça karışık, bu arada dilim döndüğünce açıklayayım. Seçimler dört yılda bir kasımın ilk haftası yapılıyor. Başkan üst üste iki dönem göreve gelebiliyor. Bu sürede muhalefette kalan partinin resmi bir başkanı yok, onun yerine Senato’da bir temsilci seçiyorlar, ama genel anlamda parti disiplini yerlerde sürünüyor. Eğer halihazırda başkan olan şahsın son dönemiyse (bkz. şu anki durum) her iki partinin adayları da seçimlerden 1,5-2 yıl önce adaylıklarını açıklıyorlar. Bir yıl öncesinden televizyonda tartışmalar başlıyor. Seçim yılının ocak ayından başlayarak da önseçimler yapılıyor. Sırasıyla Iowa, Wyoming, New Hampshire, Michigan, S. Carolina, Florida geliyor. En son 18 eyalette birden yapılan bi süpper önseçim var, ancak içlerinde en önemlisi New Hampshire’daki. Genelde bu süreç şubat gibi bitiyor. Süreçte düşük oy alanlar birer birer dökülüyorlar. Geriye bi sağcı bi daha az sağcı kalıyor. Amerikan halkı seçimlerde bu ikisi arasından başkanı seçecek 538 Seçici Konsey üyesini seçiyor aslında. Off orası ayrı bi hengame… Olayın özü başkanı seçmek konusunda halka değil, akil adamlara güvenmek. Biraz seçkinci bi bakış açısı yani (Amerika’yı pek bi demokratik sananlara duyurulur). Üstelik ilk 13 eyaletin küçük olmalarına rağmen diğerlerinden daha fazla akil adam seçme hakkı var. Zaten her seçimde düğüm, birkaç stratejik eyaletin sonuçlarına göre çözülüyor. Florida, Michigan falan.
Gene dağıldım. Bu adaylara sordukları zıttırık sorulardan biri de en son ne zaman hiddetlendikleriydi. Kimisi 20 yıldır sinirlenmedim dedi (palavra palavra), kimi köpeğine ya da trafiğe sinirlendiğini anlatıp seçmenle empati kurmaya çalıştı, kimi de rakiplerine sinirlendiklerini söyleyip konuyu sorunun amacını aşan politik konulara getirdi. Sinirimi bastırmaktansa böyle zararsızca ama dolu dolu yaşama taraftarıyım. Ben de eksik kalmadım başkan adaylarından sinirimi tepeme çıkaran şeylerin listesini yaptım (çünkü bugün bayram, gurbetteyiz, bayramlaştık, yemek yedik ve saldık):
1) Teşekkür/şükürsüzlük: Şanslı durumlarının tersine aşırı karamsar bazı insanlarda gördüğüm bi durum. Zaman zaman vurulan diplerden bahsetmiyorum. Bu insanlar sürekli bi ağlaklık durumundalar, sahip oldukları hiçbir şey için mutlu değiller, vampir gibi sizin içinizdeki enerjiyi de emerler. Bi de benim gibi nerede sallamayacağını bilmeyen bi insansanız ömrünüz asap bozukluğuyla geçebilir.
2) Akar kalabalıkta zınk diye önünüzde duranlar.
3) Yazım hatası yapanlar, özellikle bu suçu halka açık şekilde, basın veya dükkana eleman arama ilanıyla yapanlar (Bizimle çalışmak ister MİSİNİZ?).
4) Yapılacak bunca iş varken yaşamını boşa harcayanlar (bkz. Into the Wild veya Noel ağacı ararken iki çocuğuyla kışın ormanda kaybolan dangalak).
5) Yılbaşı ve Christmas’ın farkını bilmeyenler, başka bir dinin bayramını hoplaya hoplaya kutlayan bilinçsizler.
6) Norton Antivirus adblocker.
7) Israr, her türlüsü.
8) Evanjelikler, her türlüsü.
9) ”Bi koçum/öğretmenim vardı, hayatımı değiştirdi” filmleri.
10) Kendi panik halim.
Add comment Aralık 20 , 2007
Kar
Amerika’nın küçük kentlerine kurulu üniversiteler bir bir kış uykusuna yatıyorlar. Eğitim de büyük alışveriş çarkının bi parçası olduğundan zamanında kentçikler amansızca yarışmışlar üniversite kapma mücadelesinde. Sonuç okul tatillerinde üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi olan hayalet kasabalar. Sanki öğrenciler gidince kasaba derin bi nefes verip eski boyutlarına çekiyor. Şikayetçi değilim doğrusu. Az insan görmek o kadar da kötü değil. Bazen acaba asosyal olduğumdan mı akademide kaldım, yoksa akademi mi beni böyle yabani yaptı diye merak ediyorum. Sanırım ilki. Bugün bile hiç sevmem kalabalıklara girmeyi. Akan insan yığınlarında yol almayı, önümde zınk diye durulmasını… Nezaketen yapılan konuşmaları, örneğin, uzun süre nasıl idare edeceğimi bilemedim. Dişçi bekleme salonlarındaki, toplu taşıma araçlarındaki, kuaförlerdeki zoraki muhabbetlerden bahsediyorum. Hiç nasıl cevap vereceğimi bilemedim bu muhabbetlere. Amerika’daki garson sorunsalı da benzeri bi problem benim için. Merhaba benim adım Emily, bugün size ben servis yapacağım, nasılsınız bakalım. Offff offf iyiyiz şekerim, git yaa başımızdan. Small talk diyor buralılar. Smalldan kasıt muhabbetin küçüklüğünden ziyade eften püftenliğine, sıradanlığına gönderme sanki. Ama işte memlekette bu muhabbetler sıradanlıktan öteye de geçebilir aniden. Ne evlenmeniz kalır, ne okulunuz, ne ne vakit çocuk yapacağınız. Son zamanlarda bu işin çözümünü çevreden gördüklerimi taklit ederek bulmuştum, yani papağan gibi milletin sarfettiği klasik cümleleri tekrarlıyordum. Sonra bi ara iyice doğaçlamaya kayıp kendime yeni hayat hikayeleri de kurdum. Siz de yapın, güzel oluyor. Bundan sonraki amacım çocuk mevzusunu soran teyzeleri sorduklarına soracaklarına pişman etmek, çocuğum olmuyor diye dövünmek veya kocam istemiyor diye ağlamak. Böyle durumlarda insanlar iki tepkiden birini verirler herhalde. Ya sizin üzerlerine gelişinizden rahatsız olup geri çekilirler ya da teselli edip rahatlarlar. Evet rahatlayabilirler, çünkü insanlar hele de yabancılar başkalarının talihsizlikleriyle mutlu oluyorlar demiyeyim de derin bi nefes alıyorlar. Ohh iyi bak onun da problemleri varmış hesabı. Son derece insani bişey, önüne geçilemez, bi anlık bi rahatlama,hissederken kendinizi yakalasanız kendinizi yaka paça silkeleyeceğiniz bi duygu.
Geçen aylarda bi yazı okudum iyi gün dostu bulmanın zorluğu üzerine. Hep kötü gün dostu ararız di mi? Öylesini bulmak zordur deriz. Ve aslında kötü gününüzde sizin için mabadını kaldırıp bişeyler yapacak adam azdır gerçekten. Oysa yanınızda olanlar, manevi destek çıkacaklar hep mevcuttur. Asıl iyi gününüzü, mutluluğunuzu paylaşacak, sizinle sizin kadar sevinecek kaç kişi vardır? Var mıdır aileniz dışında? Ya siz kaç kişinin sevincine sevinebilirsiniz. At yarışı yerine konan hayatlarımızda birileri bizden önce ev/iş/çocuk/eş/şey sahibi olunca kaçımız “eksiklerimizi” düşünmeden şenlik ateşleri yakarız? Belki de çok şey bekliyorum insandan, benliği o kadar öldürmek, süründürmek mümkün değil belki.
Kar yağdı, yollar kapandı, neden karı bu kadar seviyorsun diye sordu bana. Tüm çirkinlikleri kapattığı için diye çok kullanılmış bi yanıt verdim. Aslında düşünce yollarımı açtığı için, zamanı yavaşlattığı için, üzerine basınca hışırdadığı için demeliydim.
Add comment Aralık 17 , 2007
Öğret
Bu haberi görünce bi kere daha “Teach for America” projesi geldi aklıma. Bence gelişmiş ülkelerden proje bazında yararlanılması gerekiyor. TfA denen proje üniversiteden mezun olmak üzere olan gençleri hedefliyor. Diyelim ki siz son sınıftasınız, öğretmenlik falan da okumuyorsunuz. Eğer bu programa girerseniz mezun olduktan sonraki iki yılınızı fakir bölgelerdeki bir okulda öğretmenlik yaparak geçiriyorsunuz. Karşılığında cüzi bi miktar alıyorsunuz, ama iki yıl bitince program bağlantıları sayesinde size iş, staj veya yüksekokullar için burs buluyor. Tabii öncelikle programın bi sivil hareket olduğunu belirtmek lazım, bi de saygınlığının yüksek olduğunu. Son sınıf öğrencileri hem maddi bi ödülle hem de ülkelerine, insanlarına hizmet etmek gibi bi ego tatmin kaynağıyla cezbediliyorlar. Bazen bu projenin Türkiye’de nasıl hayata geçirilebileceğini düşünüyorum. Bi de sonra aklıma bi türlü ataması yapılmayan öğretmen adayları ve öğretmenlik hakları elinden alınmış bilim dalı mezunları geliyor (bkz. kimya mezununun kimya öğretmeni olamaması sorunsalı). Sonra kendimi düşünüyorum, gider miydim acaba. Giderdim belki, ne de olsa Çalıkuşuseveriz özümüzde. Ama herhalde her gün salya sümük ağlardım. Yok, cık, acımakla falan ilgisi yok. Onun sebebi de bu yazıda.
Add comment Aralık 10 , 2007
Etek
Bu haberi gördüm gazetede demin. Hep konuşulur aslında erkekler etek giyse diye -her 5 yılda bir, muhtamelen haber kıtlığından. Ama kadınlara olası etkisini düşündüm. Eksik etek denmez belki artık kadınlara, yani belki tuhaf bi biçimde kadınlara bakışı değiştirir böyle bişey. Peki sonra? Erkekler de kıllarını alırlar mı? Eşiyle etek paylaşan hatunlar olur mu? Adamlar aa benim eteğimi giymişsin diye maraza çıkarırlar mı? Ya da bizden küçük beden giyerlerse yataklara düşer miyiz üzüntüden?
Add comment Aralık 8 , 2007
Ara
Çocukluğumuza damgasını vuran Susam Sokağı bölümleri hala gösteriliyor mu acaba? Kollektif bilincimize işlenmiş nice zıttırık melodi var o program yüzünden. Güzel bişey, çünkü şimdi “arada kaldım, araaaada kaldım” deyince benim yaş grubumdaki herkes hafif tebessüm edecek. Hoş “bu benim önüm”, “dağdan bir kız geliyor döne döne” ve artık klasikleşmiş “çek çek kürekleri mavi denizde” gibi şarkılar kadar iyi bilinmese de “arada kaldım” beni ve benim ilgimi çekenleri acayip iyi tanımlıyor. Yanlış anlaşılmasın, taraf olabilmiş insanlara -hangi konuda taraf olmalarına bakmaksızın- gıpta etmiyor değilim. Mesela adam kendisini vegan olarak tanımlamış, tamam işte elinde hazır bir fikri alışveriş listesi. Hangi partiye oy atacağı, ne tür kıyafet giyeceği, hangi markete gideceği, kimlerle arkadaş olacağı belli. Tabii ki genelleme yapıyorum. Hafif sapanlar oluyordur. Ama eninde sonunda herşey belli, hazır kek karışımı gibi bi hayatınız var, süpper. Hayat zaten zor, bi de millete kendinizi anlatmakla, kendi çelişkilerinizi kendinize açıklamakla zaman kaybetmiyorsunuz. Aynı şey kendini hristiyan, müslüman, sih, marksist, liberter olarak tanımlayanlar için de geçerli… Bi de arada kalmışlar var. Yani bırakın kek karışımını, elinde tarif bile olmayanlar… Kafaları farklı başlıklar altında farklı taraflara çekiyor, gazeteci olsanız sokakta mikrofon uzatmak istemezsiniz böylelerine, her konuda bi fikirleri vardır ama fikirler birbirleriyle ve parçası oldukları genel şablonlarla çelişir, ne idükleri kestirilemez insanlar topluluğu. Misal… Ben görünmeyene inanan, ilgi duyan bi insanım (böyle ruhani, sufi, sudur-akar bi tarafım var), ama kürtajın yasaklanmasına da karşıyım; kadınların çalışması, özgür olması önemlidir bana göre, ama bu yolda erkeklerle yarışılmasına, kotalara motalara karşıyım; bilim ve teknoloji manyağıyım, ama nazara inanırım vs. vs. Bazen kendimi altımdaki toprak kayıyormuş gibi hissettiğim oluyor, özellikle insanların beni bir şablona sokmak istediğini hissettiğimde. Bi anda kendimi parçası olmadığım bi görüşü savunurken bulmak beni sinir ediyor, harap ediyor, gıcık ediyor. Ama bazen de (keyifliyken) düşünüyorum da bu da benim şarkım, arada kaldım dın dın dındın arada kaldıııımmm….
Add comment Aralık 7 , 2007
Aşure
Elif Şafak röportajlarıyla bende merak uyandırmış bi yazar. Ne yazık ki, bugüne kadar pek fazla kitabını okuyamadım. Zamansızlıkla falan ilgisi yok, tamamen fazla popülere duyulan alerji. Tamamen bi arıza, eksiklik. Bişeyden çok bahsedilmesi bazı bünyeleri o popüler noktaya çekerken, bazılarını da iter. Birçok türdeşimde gördüğüm ve farklı olma dürtüsüyle açıklanabilecek bi durum. Biraz da ee bu kadar vızıldayan varsa bu işin çevresinde, bi pislik de vardır endişesi (teşbihte hata olmaz).
İngilizce yazılması nedeniyle dikkatimi cezbeden Baba ve Piç romanınıysa okumayı başardım. Kolay okunan bi yazar Elif Şafak. Bazı uzun tasvirleri hariç sözleri akıp gidiyor. Tabii bazı diş gıcırdatmama neden olan ayrıntılar da söz konusu:
1) Tamam, adında ç harfi olan biri olarak anlıyorum, Şafak soyadıyla çıkılmak istenmemesini. Milliyetçi, ulusalcı falan da değilim. Ama dilimi seviyorum, bi edebiyatçının da dile sevgisinden beslendiğini düşünüyorum. Ne kadar çabalasam da Shafak veya Shishli yazılışlarını bi kenara itemiyorum. Böyle, biri tırnaklarını karatahtaya geçirmiş gibi oluyorum (bakın hatta siz de oldunuz).
2) Ben mi Amerika’daki öğrenci yaşamına çok aşinayım, yoksa Ermeni evlerine mi çok uzağım bilemiyorum. Ama sanki romanın en inandırıcı kısımları onlar. Tam tersi Türk evi, Türkler arası konuşmalar bana daha yapay geldi.
3) Sex and the City dizisinin bi bölümünde Carrie yazar sevgilisinin yeni kitabını okur, çok beğenir, ama tek bi noktaya takılır: niçin New York’un içinden olan kadın kahramanımız 80lerden kalma bi saç tokasıyla gezmektedir? Hatta çıkan tartışma bi restoranda sıra beklerken de devam eder. Genç yazar önünde duran kadının saçındaki tokayı galip bir edayla gösterir Carrie’ye. Carrie de kadına NYlu olup olmadığını sorar, kadın iltifat almış gibi sevinir ağır güneyli aksanıyla bi turist olduğunu anlatırken. Bu minvalde Şafak’ın romanında kapalı bir kadını kadınlarla dolu kendi evinde, koca konakta örtülü gezdirmesi bana mantıklı gelmedi. Yani yemeni falan bağlar da mutfakta, Banu teyze neden bütün gün kırmızı örtüsüyle gezer östrejen yüklü konakta? Bi de neden Türkler bi arkadaşlarını kafede görünce yo derler zenci gibi, hey ya da merhaba demek dururken?
4) Bunlar ayrıntı tabii… Ama işte romanın akışını etkiliyor bence. Ama en çok takıldığım nokta kitabın matematiğinin her an sezilebilmesi. Her an hesaplı, tüm amaç iki sahnede düğümleniyor genç Ermeni kızı Armanoush ve Türk kızı Asya’nın diyaloğu, bir de Armanoush ve Türkiye Ermenisi Aram arasındaki konuşma. Herhalde her yazar romanında olacakları tasarlar. Ama biraz da karakterlerin kendi yollarını çizmesi beklenemez mi? Yani Zeliha neden o evde kalır, niye kızını alıp gitmez? Banu neden kocasına dönmez asla?
5) Bi de romanın çok tesadüflere, kadere, metafiziğe dayanan bi yönü var. Ama bu yön bana batmıyor, daha rasyonalist insanlara batabilir. Şafak’ı bu nokta üzerinden eleştirmek yersiz geliyor bana, sanki onun edebi anlayışını oluşturan zaten bu masalsı/gerçeküstü atmosfer.
Eee başka Şafak kitabı okur muyum? Arkadaşlarımdan biri Bit Palas’ı önermişti, herhalde bi de onu denerim. Olursa üstüme giyerim. Haaa aşure meselesini de kitabı okuyunca anlarsınız. Ben aşurenin kıt tatlı, incirsizini severim.
Add comment Aralık 2 , 2007
