Archive for Kasım, 2007

MMD

Yaklaşık beş yıldır okulun sanat bölümünün gönüllü öğrencisiyim. Oyun ve konser organizasyonlarına yardımcı olup karşılığında puan topluyoruz ve istediğimiz performanslara bedava biletler kazanıyoruz. Kafa dağıtmak ve dünyaca ünlü sanatçıları görmek için harika bi sistem bu. Dün gece bu organizasyonun düzenlediği Murder Mystery Dinner’a (Polisiye Yemek Daveti) katıldık. Agatha Christie romanlarından esinlenerek ortaya çıkmış bir parti şablonu bu. İnsanlar evlerinde de düzenleyebiliyorlar bu oyunu. Davetiyelerle beraber konuklarınıza oynayacakları karakterleri bildiriyorsunuz. Partide konuklar birbirleri ve kendileri hakkında yeni bilgiler ediniyorlar ve işlenen cinayeti çözmeye çalışıyorlar. Bizim katıldığımız versiyonda önceden hazırlanmış bir oyun ve oyuncular var. İlk perdede yemek yiyip olup bitenleri izledik, ikinci perdede müfettişle beraber biz de oyunculara sorular sorduk. İkinci bölüm doğaçlamaya açık olduğundan çok güldük. Sonuçta katil her zamanki gibi en az beklediğimiz kişi çıktı (hayır, uşak değil). Ama biz de başkasını tahmin etmiştik, yani yedik zokayı. Memlekete dönünce benzer bi parti düzenlemek isterim gerçekten. Bi de arada birbirini tanımayanlar olursa eğlenceli olabilir.

Add comment Kasım 29 , 2007

Dava

Kafka’nın Dava adlı romanının kahramanı Joseph K. bi sabah uyanır ve tutuklanıp hakkında dava açılır. Roman boyunca oradan oraya sürüklenen K. başına gelenlerin nedenini hiç öğrenemez, biz de edebi bi klostrofobi içinde daralır da daralırız. Sanırım insan başına gelen ve gelecekleri eninde sonunda kabul ediyor, nedenini bildiği/anladığı sürece. Yaşamı, ölümü, başımıza gelen her bi miniminnacık haltı anlamlandırma çabamız bundan. Nedensiz ölümlere, işkencelere midemizin kalkması da. İnsanın insana yapabilecekleri konusunda Milgram deneyi yeterince fikir veriyor zaten. Ama işte memleketimden işkence gören Joseph K. manzaraları daha bi iç acıtıcı…

Hepimizin orta direk hayatlarımızda kurduğumuz bi koza var-vardı 1990larda. 80 sonrası apolitik programlanmış bir neslin mensubu olarak ben 16 yaşında kozamdan alınıp işlemediğim/işlesem de suç kabul etmeyeceğim bi davadan işkence görmeyi kabuslayamıyorum bile. Bu konuda cümle de kuramıyorum. O kozanın dış çeperine çarpıp yansıyan, azıcık tortu bırakan haberlerden biriydi Manisa davası. Herkes gibi ben de pek bi karışık bulmuştum vak’ayı, sonraları pek bi şüphelenmiştim masum olduğu iddia edilen gençlerden, sonra da pek bi uzun adli maceralarından koptum gitti. O gençler 1995′te başlarına gelen davadan ancak 2000 yılında kurtulabilmişler, işkencecileri mahkum olmuş – hapse, onları düşürdükleri bunalımlara değil. İçlerinden biri yaşadıklarını romanlaştırmış. Radikal gazetesi de bir kısmını alıntılamış bu anıların. Uyarayım, Amerikalıların yaptığı gibi, içerik sizi rahatsız edebilir, kozanızda derin izler bırakabilir. Beni en çok şaşırtan işkence sahnelerinin anlatılanlara, filmlerdekilere benzerliği. Çalınan müziklerden, kullanılan tekniklere, hatta teknikleri gizleme yöntemlerine, hepsi 1970lerdekilerle 80dekilerle aynı. Hiç evrilmemişler. Belki davaların amacı olmadığındandır…

Hüseyin Korkut’un satırlarında beni en çok etkileyen, annesinin cezaevi ziyaretinde söyledikleri oldu. Naaasıl da hastalıklı bi ilişkimiz var devlet denen kavramla:

“Hoş geldin canım anam!” dedi kalın camın arkasındaki annesine Ertuğrul.
Annesi konuşmaya başladı: “Aman oğlum gözünü dört aç! Sen gelmeden az önce bir kız emperyalizm-memperyalizm gibi bir sürü şeyler söyledi. Suçlusu devletmiş burada olmanızın. Onların beyni yıkanmış; sen de katılma onlara; ‘He he’ de geç. Devletle cenklenilir mi hiç? ‘Polisler yaptı kızım oğluma işkenceyi’ dedim; ‘Emri veren devlet’ dedi. Sakın ha! Böyle şeyleri sen de söyler olma! Suçsuzken suçlu olursun. Bak, ‘Biraz sonra şehit olan üç arkadaşımız için anma yapacağız’ dedi o kız. ‘Nerde şehit oldu arkadaşlarınız?’ dedim. ‘Burada’ dedi. Jandarma koğuşlara girmiş, demir çubuklarla kafalarına vura – vura öldürmüşler. Jandarma kim? Senin benim evladımız, nasıl yapar böyle bir şey? Buraya girmeseydin sen de asker olacaktın şimdi! Sen öldürür müydün kendi kanından birisini? Sen karıncayı bile incitmezsin… Suçluysa suçlu! Cezasını yatar çıkar. Devlet işkence yapar mı? Devlet adam öldürür mü? Ama sen al eline silahı… O zaman tabii onlar da öldürür… Benim anam ağlayacağına onun anası ağlasın olur… Anarşist olma!”

Add comment Kasım 28 , 2007

Kütle

Dışımız, görünümümüz, bedenlerimizle kafayı bozmuşluğumuzla ilgili uzun ince bi yazı döşenmeye başlamıştım ki, geyiğin dibine vurduğumu düşünüp sildim. İster görsel iletişim cihazlarının etkisiyle, ister kadını-erkeği-annesi-kocasıyla toplum baskısı sonucu, ister kapitalizmin bedenimizi özelleştirmesiyle olduğunu düşünelim ince olmak önemli. Ve de feci halde göreceli… Ortabatıda, örneğin, 38 beden bi insan olarak mutlu mesut yaşayabilirsiniz, ama aynı beden sizi Kaliforniya’da bunalıma sürükleyebilir. İncelik bazıları için verilmesi “gereken” 2-3 kilodur, bazıları için yerleşik 30 kilo, bazıları içinse deri ve kemik boyutuna inmelerine rağmen yenmemesi gereken bir salatalık dilimi. Beni ilgilendiren kısmıysa kilo sorunlarının sağlığımıza etkisi, bi de işin biyolojik yanı: Vücudumuza giren her bir maddenin birbirleriyle ve hücrelerimizle etkileşmesi… Mesela C vitamini almanın 400 mgdan sonra hiçbir yararı yok, çünkü vücut daha fazlasını ememiyor ve atıyor. Ya da kalsiyumu D vitamini olmadan almanın bir yararı yok, D vitamini olmadan kalsiyum depolanamıyor. Demir eksikliği yoksa alınan demir hapları kansere yol açabiliyor. Kurtulmaya çalıştığımız yağlar beden ağırlığımızın yüzde 15inin altına düşerse (ve pro atlet değilsek) fizyolojik problemler çıkıyor, normal işlevlerimizi yerine getiremiyoruz. Hepimiz metabolik hızımıza göre enerji kullanıyoruz. Orta hareketli (haftada 2-3 kez spor yapan) bir kadın günde 1900 kalori harcıyor. Kilo verebilmek için günlük kalori miktarını 500 kadar azaltmak gerekiyor, bu da haftada 3500 kalori yani yarım kilo yağ demek. Aynı zamanda kas geliştirilirse verilen kilo kalıcı oluyor. Kaslar daha çok enerji harcadıklarından eskiden yediğiniz gibi yeseniz bile kilo almıyorsunuz. İşin bu mantık ve matematik yanı bana accayip zevkli geliyor. Ama bi de şu var, obsesif olmak, bu konuya kafayı takmak çok kolay. Yani çok da fazla sıyırmamak lazım. Bu konuda da internet güzel bazı imkanlar sağlıyor: Kalori hesaplamayı sağlayan ve bir diyet günlüğü tutabileceğiniz bu site gibi. Bana gelince, ben hep dikkat etmesi gereken tiplerdenim, diyet/spor deneylerimde kendimi kobay olarak kullanıyorum. Bi de “yiyorum, yiyorum, kilo almıyorum” diyen tiplere seslenmek istiyorum: bi gün bi yerde çok fena döveceğiz (dövecez diye Cüneyt Arkın edasıyla oku ey okur) sizi ona göre, bari söylemeyin!

Add comment Kasım 19 , 2007

Sosyalizm mi?

Röportaji yapan muhafazakar, Cumhuriyetçi, kapitalist ekonomi yanlısı Glenn Beck; konuştuğu kişiyse Cumhuriyetçi aday adaylarından Mormon Mitt Romney (MMR); konuysa sağlık politikası. Eğer temel sağlık hizmetlerinin insan hakkı olduğunu düşünüyorsanız, dikkat bu ülkede sosyalist olarak değerlendirilebilirsiniz!

Add comment Kasım 15 , 2007

Kıyıdan Cesur ve Yeni Söz

Milliyetçilik çok yeni bir kavram aslında. Koskoca dünya tarihinde insanların milletleriyle özdeşleşmesi, milletleri için can vermesi topu topu 200-300 yıl geriye gider ancak. Bugün sanki yepyeni bi şiddet kanalıymış gibi gösterilen din savaşlarıysa aslında insanların orijinal buluşu, milli savaşlardan çok daha eski ve belki çok daha kanlı. Ama milliyetçilikle beslenen şiddetin bizim kafalarımızda daha kolay gerekçelendirilebilir olduğunu düşünüyorum. Toprak bütünlüğü, ortak din, dil ve kültürle beslenen milliyetçilik o kadar işlemiştir ki damarlarımıza bunu sorgulamak vatan hainliğiyle eşdeğer görülür. İşin garibi ”şehit” dini bi kavramdır ve bazen ölenler ve öldürenler din kardeşleridir. Bu kemikleşmiş sahada yeni ve cesur sözler söylemek çok zor… Ekteki Ece Temelkuran yazısını ve aslında onun yaptığı alıntıyı okurken bazı kısımlarda ben de kendimdeki milliyetçi damarları keşfettim yeniden (misal ”oha, çüşş, bu kadar da olmaz” dediğiniz anlar). Yine de bu sözleri birilerinin edebiliyor olması umut verici. ”Tarihimiz Türk’ün teslim olduğunu yazmaz” demek ne kadar salakçaysa o kadar hem de (tarihten az buçuk çakanlar bilirler ki, teslim olanlar pek uzun yaşamazdı tarihte; yine bilirler ki, tarihi teslim olmadıklarını iddia edenler yazar).

Add comment Kasım 14 , 2007

Et

Terry Bisson’un 1991 tarihli öyküsü tamamen diyalogdan oluşuyor. Adı “They’re made out of Meat!” (Etten Yapılmışlar!). Kabaca özetlersek tüm diyalog iki uzaylı arasında geçiyor. Dünya bir tür galaktik federasyona üyelik için başvurmuştur ve başvurumuz fizyolojilerini bilmediğimiz bu iki uzaylı tarafından çok iğrenç olduğumuz gerekçesiyle reddedilir. Danseden, şarkı söyleyen, düşünen et parçaları olarak görür uzaylılar bizi.

Birkaç yıl önce bu öyküden esinlenilip sahneye konmuş bi dans gösterisi izlemiştim, öyle haberim oldu bu metinden. Öykü sizi gerçekten bi an için içine sıkıştığımız sınırlar-ülkeler-savaşlar-milletler-diller-dinler-ırklar çerçevesinden uzaklaştırıyor. Gerçekten bugün hiç alakasız bi medeniyet bize dışarıdan baksa ne düşünür? Bence sıkı dalgalarını geçerler, şunlara bak derler, et parçaları görünmez sınırlar çizmişler, sanal aidiyetlerin peşinde birbirlerini kesip duruyorlar. Yok çünkü, atmosferin biraz dışından bakınca dünyamıza, sınır mınır yok, aramızdaki her türlü farklılık da pek bi minik o kadar uzaktan, ölümler, öldürmeler de pek bi manasız, aynı hayatlarımıza yüklediğimiz anlamlar gibi. Bu halet-i ruhiye uzaya çıkmış bütün astronotların da ortak görüşüymüş. Adamlar Dünya dediğimiz o mucizevi, mavi bilyeyi görünce bir tür üst kimlikte -insan olmakta- birleşiyorlar belki de. Hepimiz aynı hayatı yaşıyoruz aslında, aynı hayatların farklı versiyonları. Temel korkularımız, heyecanlarımız, arzularımız bir. Biriz aslında (bkz. gelecek blog konusu kuantum fizik ve theory of oneness).

Bu taraftan bakınca ben hiç anlayamıyorum bi kısım et parçasının bi kısım et parçasına “niye ölmediniz de esir düştünüz” demesini. Yani anlıyorum da anlamak istemiyorum. Bu kadar mı kolay ölmek? Yani bekara karı boşamanın kolay olduğu kadar mı kolay? İnsan hiç mi empati kuramaz, hep mi duvardan düşmek gerekir duvardan düşenin halini anlamak için? Yani etlerin damgalanmasından ne farkı var seçemediğimiz ırk/din/dil gibi şeylerle damgalanmamızın?

Ne tezat! Danseden, şarkılar söyleyen, düşünen, inşa eden de bu etler birbirlerini baltalarla doğrayan, birbirlerine “ölün” diyen de bu etler…

Add comment Kasım 7 , 2007

Alternatif

Başka kariyerleri bilemeyeceğim, yani 25-30 yaş arası genel durum mudur hiçbir fikrim yok. Ama doktora öğrencileri için uçsuz bucaksız bir alternatif hayatlar düş ufku uzanır gider. Lisansın üstüne çıkılarak harcanan zamanda (ki zamanı harcanmış görmekle başlar herşey) neler yapılmış olabileceği senaryoları yaratılır durulur. Hatta bu hayaller geleceğe ötelenerek etlerinden,sütlerinden faydalanılır. Şöyle ki: bak tıbba girmiş olsaydım uzmanlık bitmişti, şimdi ben doktora bitince tıbba mı girsem acaba, cıkkk ben kan göremem ki… Tıp gibi hukuk gibi bitirince annenizin ne halt olacağınızı bildiği bölümlere girme hayalleri 30lu yaşlara doğru biter. 30lu yaşlar kurma bedelleri (high-transaction-cost daydreaming) yüksek hayallerin tüketildiği çağdır, artık katiyen astronot olamazsınız ve de bunalıma girmenizin nedeni orta yaş değil, budur. Yalnız büsbütün de düşsüz kalmaz insan bu çağda. Her zaman için kurma bedeli düşük, 40 yaşından sonra gerçekleştirilecek düşler vardır: kafe/restoran açmak, ev yemekleri satmak, düğün organizasyonu yapmak, internet sitesi kurmak ve ve ve film çekmek!

Bunların bir ya da birkaçı her doktora öğrencisinde görülen alternatif kariyerler hayalleridir (-dirli cümle kurma kontenjanım doldu şu an). Bu insancıkların bi kısmı tahta eksiltme suretiyle egolu hoca olur, bi kısmı hayat gailesinden hayallerin hayal olarak kalması gerektiği gerçekçiliğine tutulur, bi kısmı da dener ve feci halde batar. Ama alternatif kariyerler kafamızda en azından yaşayıp gider. Benim için bunların sonuncusu, yani sinema, en baştan çıkarıcı alternatif şıktı. Di’li geçmiş zaman çünkü 49 saatte 4:35 dakikalık bi kısa film çekmiş biri olarak artık biliyorum ki, komşunun kaz görünen tavuğu tavukmuş cidden ve hatta yan bahçe hiç de o kadar yeşil değilmiş (tiksinç ingilizceden çeviriler oyoyoy).

Efenim maceramız benim gazetede aaa 49 saatlik film yarışması varmış, kamera da veriyolarmış, hebehebehüp demem ve anlık bi gazla başladı. Cuma akşamı saat 7′de bize bir adet Canon kamera, bir adet tripod, bi adet kullanılması şart eşya, bi adet kullanılması şart replik ve bi adet kullanılması şart kamera açısı verdiler. Ben bundan önce Wikiversity‘den film çekme konusundaki dersleri inceledim, senaryo yazma programı Final Draftın demosunu indirdim ve kafamda hazırladığım bi senaryo başlangıcını evirdim çevirdim. Bi haftaya kadar bu sayfalarda görebilirsiniz filmimizi, heyecanı kaçmasın konuyu anlatmayayım. Adı Snooze diyeyim, öz yaşam kesitimden esinlendim diyeyim.

Cumartesi teknik hazırlıklarla geçti, ışığı kaçırdığımız için çekim yapamadık (peh peh peh). Pazar sabahı çekimlere başladık, başlar başlamaz da öyle hap gibi yuttuğumuz filmlerin ne zorluklarla çekildiğine vakıf olduk. Bi kere senaryoyu kare kare çizmeden çekmek mümkün değil (bkz. storyboarding). Her bir kare için üç-dört tekrar çekmek gerekiyor, yani 5dk. için 40 dk çekim yapabilirsiniz. Olmadık aksilikler çıkıyor. Mesela bizim filmde kullanacağımız dijital saatin ekranı frekanstan mıdır nedir filmde parlak çıkınca diğer saati kullanmak zorunda kaldık. Bunun da ötesinde oyuncuların performansları inandırıcı olmayabiliyor (Friends referansı: Joey için he is not believable as a human being). Tabii adı geçen oyuncu ben, şahsım ve kendimim. Allahım bu ne yeteneksizlikmiş. Saygı duydum bize izlerken oyuncu olduklarını unutturan oyunculara (bu vesileyle Gone Baby Gone’a gidiniz). Biraz da manyak buldum bu iyi oyuncuları, nasıııl bir psikopatlıktır zırt diye başkası oluvermek (şu durumda ben kendimi oynuyodum yani ben daha kendim olamıyorum)… Son olarak da sinema emekçilerinin kıymetini anladım. Kareler arası devamlılığı sağlayan, ışığı-kamerayı ayarlayanlar, o uzun çekimlerden kese kese kurgulayıp film çıkaranlar…

Pazar öğleden sonramızı IMac başında kurgu yaparak geçirdik. Kurgu odalarında senaryoları baştan yazılan filmler duymuştum. Mümkünmüş meğer… Velhasılı kelam benim için bir alternatif hayat daha gümledi. Yani çoook zevkliydi ve belki kamera arkası olursa neden olmasın (!) ama genel olarak şunu düşündüm: belki buradayız, çünkü bunu becerebiliyoruz ve başkalarının becerdiğinden daha iyi ve başka işleri becereceğimizden daha iyi…

Add comment Kasım 6 , 2007

Tamir

Az gelişmiş ülke çocuklarıyız biz; tamir, yama, idareten kullanma doğal bizim için. Babam bu lafımı duysa güler herhalde. O ve onun yaşıtları kalemleri bit kadar olana kadar kullanıp arkasına parça takıp kullanmakla, kendi tel arabalarını yapmakla, kullanılmış sayfalardan müsvedde kağıt kesmekle övünürler. Bizimse hep birden fazla oyuncağımız olmuştur, bayramları beklememiz de gerekmemiştir çoğu zaman yeni kıyafetler için. Yine de onların bize aşıladığı, bir de toplumcak yoksulluğun elimizi alıştırdığı bir tamir etme/ettirme durumu vardır eskilerimiz söz konusu olunca. Tamir/ci/hane bu kadar yaygın olunca da, bakınız arz-talep dengesi, tamir ucuz birşeye dönüşmüştür iyice. Ne ararsanız tamiri mümkündür, en azından ve icabında bi bakılır, bi yerlerde bi han vardır yahut bi fişmanca abi ustasıdır o işin. Velhasılı yeni mal almak gerekmez, tamiri mümkündür kırık ve döküklerin.

Kazın ayağı kapitalist cennet Amerika’da hiç de öyle değil. Tamir çoğu zaman yenisinden pahalı. El emeğiyle çalışan fazla insan yok, bu da saatlik ücretleri arttırıyor. Çin’den yeni mal yağıyor, tamircinin emeğinden ucuza… Bizim bünyemize ters bir durum… İki-üç kış önce paltomun fermuarı bozulmuştu, prefabrik bir terzi teyze 100 dolara tamir edebileceğini söyledi. Sonuçta iş başa düştü, cüzdanın sıkıştırması sonucu fermuarımı ben tamir ettim. Ama televizyonumuz veya arabamız tekleyince mecbur tamirci eline düştük. Televizyon tamirine 90 dolar aldılar, ki yeni bir TV 120 dolar civarı, kullanılmışı 50 dolar ve altı… Bugün de arabanın vites kutusuna sıkışan 300 küsür doları çıkartmayı başardık. Hep yenisinin ardı ardına sıralanan bayramlarla alındığı/verildiği bu düzende olan bize oluyor, bizden fakirlere, bir de tamircilere.

Add comment Kasım 3 , 2007

Boşluk

“The _____ bus company has special routes for the _______, so that men and women are segregated, sometimes in separate buses. But there have been riots in __________ over certain bus routes, with graffiti comparing the company and the police to Nazis and calling _______ “the regime of the apostates,” rejecting the government as nonreligious.On Oct. 21, five ________ assaulted a woman and a soldier on a bus bound for ______. The men demanded that the woman sit in the back of the bus; when she refused and asked the soldier to sit next to her, they beat them both. When the police came, dozens of ________ men attacked them while the assailants escaped.”

Bazen boşlukları doldurmak, boşlukların nelerle doldurulduğu ne kadar önemli. Bu paragrafı bu haliyle sınıfıma göstersem kimlerle doldururlar boşlukları? Ya da bırakın Amerika’daki bi sınıfı memlekettekiler ne düşünür? H.G. yeni manşet atmak için basımı mı durdurur? Rannnn, mahalle baskısının açık kanıtı, raaannnn.

Eee hadi dolduralım boşlukları: Egged/the ultra-Orthodox/Ramat Beit Shemesh B/Israel/ ultra-Orthodox Jews/Beit Shemesh/ ultra-Orthodox.

Tabii paragraftaki boşlukları doldurmak akıl ve kalplerimizdeki boşlukları doldurmak demek değil. Hala bin türlü yorumlanabilir bu haber… Mahalle baskısının bize özgü olmadığı, bizde hiç öyle şeyler olmadığı, elalemin bizden beter olduğu, tüm dinlerin aşırı uçlarının olduğu, dinlerin kabahatinin olmadığı insanların işin cılkını çıkarttığı, aşırı uçlara nasıl da hoşgörü gösterildiği veya onlara nasıl da müsamaha gösterildiği yönlerinde… Ben şahsen enterasan haber deyip boşluğu boş bırakmak taraftarıyım.

Add comment Kasım 2 , 2007


Anketler

HSG'yi anlat diyenler, bakınız SIR başlıklı yazı.

Yeni komşu konusunda çoğunluk öyle ya da böyle tanışmak lazım diyor, mümkünse börekle

Yüzde 42'niz zannedersem çalışan anne olmaktan muzdarip olup yurtdışındaki gibi esnek çalışma saatleri olsun istemiş. Yüzde 38 halk kütüphanelerine imrenmiş. Yüzde 4 kitap, oyun, yemek kulüpleri burada da olsa demişler, ee kurun kendi aranızda, laf! Yüzde 17 başka şeylere özlem duymuş: netflix gibi, özgüven ve saygı gibi -ki onları bireysel olarak tesis mümkün değil. Bir de bir kişi hiçbişey istemem, memleketim, memleketim demiş. Ne güzel mutlu bi insan kendisi.

Yeni Yoklama:


Kim ne demiş?

dagkecisi on Kurban
Sevgi on Kurban
Anonymous on Kurban
gunesligunler on Sürfile
tomurcuk on Sürfile

Peynir ekmek gibi gidenler

Ara

Blogroll

Enteresan

Müptelasıyım

Eskiler

Kategoriler

how to add a hit counter to a website

Blog Stats

Sakız ağacı tomurcuğu

Bahar