Impostor: dolandırıcı, düzenbaz, sahtekâr, madrabaz
Ekim 31 , 2007
İnsanın açık açık bende impostor sendromu var demesi zor… Bayağı düzenbazım demek gibi. Ama tabii kimi dolandırdığınız önemli, sendrom sahipleri genelde kendilerini dolandırıyorlar.
Başa sarayım biraz. Geçen perşembe doktora öğrencileri için hazırlanan seminerlerden birine katıldım. Perşembe sabahı kampüste daha önce hiç gitmediğim ve seminerin yapılacağı Levis binasını ararken aklımda iki fikir vardı: kahvaltılık bişeyler verirler mi acaba ve üniversitenin birimleri de erteleme (procrastination) eğilimimize katkıda bulunmuyor mu bu seminerlerle? Her zamanki gibi projektör arızası vukuu bulduğundan fazla gecikmemiş oldum. Kahvaltılıklar masasına yanaşırken de farkettim ki bölümümüzün en kıdemli üyesi de aramızda. Kendisi en az 10 yıldır doktorasını yapıyor, en az 7 yıldır nişanlı, en az 15 yıldır aynı saç şekline sahip. Onu görünce zaman durmuş gibi oluyor biraz. Pek fazla rastlaşmıyoruz artık, ama rastlaşınca iki duygu aynı anda uyanıyor: rahatlama (bak daha o da bitirmemiş) ve endişe (ya ben de böyle olursam). Tabii bu şartlar altında kendisini bu seminerde görmem içimi rahatlatmadı. Toplam 20-25 kişiydik farklı bölümlerden, kızlar ağırlıktaydı çünkü seminer tanıtımı sendromun hatun kişilerde daha çok ortaya çıktığını vurgulamıştı. Katılanlardan ‘’sert” bilimlerde saf tutanlar sendrom sahibi olmadıklarını, bölümlerinin veya danışmanlarının isteği üzerine geldiklerini vurguladılar. Sosyal bilimlerden gelenlerse sendromun tam da kendilerini tanımladığını, semineri kaçırmak istemediklerini belirttiler. Seminer ilerledikçe sert biliminsanlarının da en az bizler kadar bu sendromla ezildiklerini ve biraz da bölümlerindeki önyargılarla bu durumu kabullenemediklerini gördük.
Efenim, bu sendrom toplumun yüzde 70inde bir ya da daha çok kez ortaya çıkmış bir psikolojik durum. Kadın-erkek ayırdetmiyor fazla. Ana hissiyat şöyle: bissürü diplomanız, takdirnameleriniz, kabul aldığınız okullar, notlarınız vs. gibi elle tutulur başarılanızı bi kenara itip, bunları şans gibi faktörlere bağlıyorsunuz, kendinizi düzenbaz gibi hissediyor ve ne kadar da salak bi yaratık olduğunuzun her an keşfedileceğini düşünüyorsunuz, aslında tabii ki kandırdığınız kendinizsiniz. Birçok sebebi var bu sendromun. Ailedeki ilk başarılı insan olmak veya tam tersi çook başarılı ebeveynlere sahip olmak, başarısızlığı içselleştirmek (kadınlarda daha çok görülüyor, erkekler genelde hakemi ve sahayı suçluyorlar), yeni başarılarla çevrenizden yabancılaşma ve farklı olmaktan korkmak, uzun ve meşakkatli işlerde çalışmak (bkz. doktora)… Bu sendrom sahiplerinin belli başlı rutinleri var. Bi kere her yeni başarı kadere, şansa, diğerlerinin aptallığına veya hocaların sizi sevmesine bağlanıyor. Konferanslar, danışmanlarla görüşmeler stres nedeni oluyor, çünkü her biri içinizdeki dolandırıcının açığa çıkması için birer ortam. Ama tabii genelde o çok beklenen vay sen hepimizi kandırmışsın, aslında hiç zeki/çalışkan/başarılı değilmişsin anı bir türlü gelmiyor. Gelmedikçe de stres artıyor. Bu ortamları ötelemek için kimimiz ertelemeyi kullanıyoruz, kimimiz başka yöntemleri.
Aslında semineri veren kadının da dediği gibi belli bi oranda kendinden şüphe etmek gerekli bi meziyet (toplumun geri kalan yüzde 30unda da mantıksız kendine güven sendromu varmış, yani alternatif pek iç açıcı değil!). Ama bu şüpheyi kontrol edebilmek lazım. Galiba en çok korktuğumuz şey gerçekten ne kadar harikulade olabileceğimiz… Yani iltifat kabul etmek bile bir dert. Tabii bi de bize öğretilen aşırı alçakgönüllülük hali var (ülkemin ağır olduklarından molla denilesi hatunları).
Bakalım yapısalcılar (constructivistler) haklı mı, sendromu tanımlamak bişeyleri değiştiriyor mu?
Entry Filed under: Doktora. .

Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed