Archive for Ekim, 2007

Impostor: dolandırıcı, düzenbaz, sahtekâr, madrabaz

İnsanın açık açık bende impostor sendromu var demesi zor… Bayağı düzenbazım demek gibi. Ama tabii kimi dolandırdığınız önemli, sendrom sahipleri genelde kendilerini dolandırıyorlar.

Başa sarayım biraz. Geçen perşembe doktora öğrencileri için hazırlanan seminerlerden birine katıldım. Perşembe sabahı kampüste daha önce hiç gitmediğim ve seminerin yapılacağı Levis binasını ararken aklımda iki fikir vardı: kahvaltılık bişeyler verirler mi acaba ve üniversitenin birimleri de erteleme (procrastination) eğilimimize katkıda bulunmuyor mu bu seminerlerle? Her zamanki gibi projektör arızası vukuu bulduğundan fazla gecikmemiş oldum. Kahvaltılıklar masasına yanaşırken de farkettim ki bölümümüzün en kıdemli üyesi de aramızda. Kendisi en az 10 yıldır doktorasını yapıyor, en az 7 yıldır nişanlı, en az 15 yıldır aynı saç şekline sahip. Onu görünce zaman durmuş gibi oluyor biraz. Pek fazla rastlaşmıyoruz artık, ama rastlaşınca iki duygu aynı anda uyanıyor: rahatlama (bak daha o da bitirmemiş) ve endişe (ya ben de böyle olursam). Tabii bu şartlar altında kendisini bu seminerde görmem içimi rahatlatmadı. Toplam 20-25 kişiydik farklı bölümlerden, kızlar ağırlıktaydı çünkü seminer tanıtımı sendromun hatun kişilerde daha çok ortaya çıktığını vurgulamıştı. Katılanlardan ‘’sert” bilimlerde saf tutanlar sendrom sahibi olmadıklarını, bölümlerinin veya danışmanlarının isteği üzerine geldiklerini vurguladılar. Sosyal bilimlerden gelenlerse sendromun tam da kendilerini tanımladığını, semineri kaçırmak istemediklerini belirttiler. Seminer ilerledikçe sert biliminsanlarının da en az bizler kadar bu sendromla ezildiklerini ve biraz da bölümlerindeki önyargılarla bu durumu kabullenemediklerini gördük.

Efenim, bu sendrom toplumun yüzde 70inde bir ya da daha çok kez ortaya çıkmış bir psikolojik durum. Kadın-erkek ayırdetmiyor fazla. Ana hissiyat şöyle: bissürü diplomanız, takdirnameleriniz, kabul aldığınız okullar, notlarınız vs. gibi elle tutulur başarılanızı bi kenara itip, bunları şans gibi faktörlere bağlıyorsunuz, kendinizi düzenbaz gibi hissediyor ve ne kadar da salak bi yaratık olduğunuzun her an keşfedileceğini düşünüyorsunuz, aslında tabii ki kandırdığınız kendinizsiniz. Birçok sebebi var bu sendromun. Ailedeki ilk başarılı insan olmak veya tam tersi çook başarılı ebeveynlere sahip olmak, başarısızlığı içselleştirmek (kadınlarda daha çok görülüyor, erkekler genelde hakemi ve sahayı suçluyorlar), yeni başarılarla çevrenizden yabancılaşma ve farklı olmaktan korkmak, uzun ve meşakkatli işlerde çalışmak (bkz. doktora)… Bu sendrom sahiplerinin belli başlı rutinleri var. Bi kere her yeni başarı kadere, şansa, diğerlerinin aptallığına veya hocaların sizi sevmesine bağlanıyor. Konferanslar, danışmanlarla görüşmeler stres nedeni oluyor, çünkü her biri içinizdeki dolandırıcının açığa çıkması için birer ortam. Ama tabii genelde o çok beklenen vay sen hepimizi kandırmışsın, aslında hiç zeki/çalışkan/başarılı değilmişsin anı bir türlü gelmiyor. Gelmedikçe de stres artıyor. Bu ortamları ötelemek için kimimiz ertelemeyi kullanıyoruz, kimimiz başka yöntemleri.

Aslında semineri veren kadının da dediği gibi belli bi oranda kendinden şüphe etmek gerekli bi meziyet (toplumun geri kalan yüzde 30unda da mantıksız kendine güven sendromu varmış, yani alternatif pek iç açıcı değil!). Ama bu şüpheyi kontrol edebilmek lazım. Galiba en çok korktuğumuz şey gerçekten ne kadar harikulade olabileceğimiz… Yani iltifat kabul etmek bile bir dert. Tabii bi de bize öğretilen aşırı alçakgönüllülük hali var (ülkemin ağır olduklarından molla denilesi hatunları).

Bakalım yapısalcılar (constructivistler) haklı mı, sendromu tanımlamak bişeyleri değiştiriyor mu?

Add comment Ekim 31 , 2007

Otosansür

Hükümetlerin halkı öfkeye iten, kışkırtan yayınları yasaklamaya hakkı var mıdır? Bugünlerde Türkiye’de bu konu tartışıladursun, ben en sonunda Hürriyet gazetesini hayatımdan çıkardım. Geç bile kalmışsın diyebilir birileri. Yine de benim kişisel görüşüm her görüşü benimseyen gazetenin okunması gerektiği. İnsan ne kadar sinir olsa da eğer kendini sadece fikirlerini paylaştığı yayınlara mahkum ederse başkalarının ne düşündüğünü, nereden beslendiğini bilemez bence. Hareket noktam budur yani. O yüzden en sağcı ve en solcu ve hatta en futbolcu gazetelere de değişen sıklıklarla bakarım. Bakardım. Bi de tabii internet çağındayız ve sinir olduğum yayınlara para ödeyip gelirlerine katkıda bulunmak zorunda değilim. Ama son geldiğim nokta H. G.ne internet reklam gelirlerini bile çok görme noktasıdır. İki-üç yazarı da ayrıca takip edip bilgisayarımı bu kirlilikten kurtarmak adına bugün hızlı erişimlerden çıkardım H.G.’yi. Çünkü cidden linkine her tıkladığımda kendimi daha da kirlenmiş hissediyordum. Flaş flaşlarla, şoooklarla, falancayı kocası dövmüş ana sayfa haberleriyle, en güzel çatallı mankenler galerileriyle boğazıma kadar kir pas içinde kaldım. O kirlilikte ne diğer gazetelerden farklı bi bakış açısı seziliyordu ne de vazgeçilmez bi tat. Böğüre böğüre, içim kalka kalka gezindiğim H.G.den kurtulmuş oldum. Keşke hepimiz kurtulsak bu toplu gaz borusu görevi gören illetten. Keşke erkek milletimiz anlasa arka sayfa güzellerini arka sayfada bırakan eski devirlerin nimetini, kadınlarımız anlasa keşke yapmacık magazinle beyinlerinin zehirlendiğini! H.G. demokrasimizin gladyatör meydanıdır ey ahali. Roma imparatorlarının halklarını kanlı oyunlarla uyutup bildiklerini okuması gibi H.G. de bizi magazin, ot ve püsürle oyalayıp kendi iktidarına koşmaktadır. Bazı bazı iktidara yaltaklanması, bazı bazı halkı iktidara karşı galeyana getirme çabası ama her halükardaki içerik eksikliği bundandır. Ne zaman adam oluruz diye köşe taşları koyar ya köşeliler bazen. Alın işte, daha az insan -ama her kesimden- bunlara pabuç bırakmadığında adam oluruz. Seni sildim H.G., beni bi daha arama!

Add comment Ekim 31 , 2007


Anketler

HSG'yi anlat diyenler, bakınız SIR başlıklı yazı.

Yeni komşu konusunda çoğunluk öyle ya da böyle tanışmak lazım diyor, mümkünse börekle

Yüzde 42'niz zannedersem çalışan anne olmaktan muzdarip olup yurtdışındaki gibi esnek çalışma saatleri olsun istemiş. Yüzde 38 halk kütüphanelerine imrenmiş. Yüzde 4 kitap, oyun, yemek kulüpleri burada da olsa demişler, ee kurun kendi aranızda, laf! Yüzde 17 başka şeylere özlem duymuş: netflix gibi, özgüven ve saygı gibi -ki onları bireysel olarak tesis mümkün değil. Bir de bir kişi hiçbişey istemem, memleketim, memleketim demiş. Ne güzel mutlu bi insan kendisi.

Yeni Yoklama:


Kim ne demiş?

dagkecisi on Kurban
Sevgi on Kurban
Anonymous on Kurban
gunesligunler on Sürfile
tomurcuk on Sürfile

Peynir ekmek gibi gidenler

Ara

Blogroll

Enteresan

Müptelasıyım

Eskiler

Kategoriler

how to add a hit counter to a website

Blog Stats

Sakız ağacı tomurcuğu

Bahar