Saman

Anneannemden genetik mirasımız alerji. Kardeşiminki daha zor-du. Alerjik astım yüzünden el kadarken her hafta iğne oluyordu. Ben nispeten şanslıyım, sadece saman nezlesi. İngilizcesi hay fever yani saman ateşi. Bizimkiler daha doğru tespit etmişler, nezleye daha yakın. Tıbbi adı alerjik rinit. Sadece İngiltere’de 3 milyon alerjik rinitli var. Vücudun polenlere düşman görmüş Moğol tepkisi vermesi sonucu açılan savaşın sonucu bu durum. Burun içi mukozası şişiyor ve düşmanı vücuda sokmamak için aşırı sekresyon salgılıyor. Sümük yani. Yalnız bu aşırı yüklenme sonucu burnun devreleri yanıyor ve sekresyon akciğerlerde birikmeye başlıyor. Bakınız burnum içime akıyor diye tabir edilen durum. Akciğerlerde biriken sekresyonu vücuttan atmak için önce kuru sonra yaş öksürük sizi esir alıyor. Bu kısır döngüyü eeen başında yakalayıp antihistaminikle vücudu sakinleştirirseniz kurtuluyorsunuz. Yoksa geçtiğimiz hafta yaşadıklarım yaşanıyor.

Antihistaminik süte geçiyor diye başlangıçta ilacımı almadım. Sen misin kafana göre iş yapan! Sesim kısıldı, kuru öksürük başladı, ardından da ölüyorum-Allahım-hık-öööööööhööööhööööööö öksürük geldi. Bir de üstüne insanların beni grip sanmaları. Bir tabela yaptırıp giymek istiyorum. En kötüsü Monçuk’un gece uykusu zamanında öksürük korkunç bir hal alıyor. Tutmak, bastırmak mümkün değil. Bu durumda çocuğu sakinleştirmek ve uykuya dalmasını sağlamak da mümkün değil. Sağolsun Erkişi tüm uyku işlerini üzerine aldı da ben de salonda rahatça boğulabildim. Bu arada sürekli damardan rezene-ıhlamur-zencefil-limon-tarçın ve salep kombinasyonlarıyla besleniyorum. Artık dün canıma tak etti ve aile hekimimize başvurdum. İşte diyaloğumuz:

- Merhaba bende saman nezlesi var. Süte geçiyor diye antihistaminik alamıyorum. Acaba gece mi alsam, sütü sağıp atsam mı? Ne yapsam, çok öksürüyorum.

- Evet, süte geçer. Ben size bir öksürük şurubu yazayım. Ama sekresyon devam ettikçe öksürük de bitmez. Bebeğiniz kaç aylık?

-7,5.

- Hmmm. Ek gıda alıyordur. Olmadı kesersiniz sütten. Zaten emmiyorlar ek gıdaya geçince. Bu da reçeteniz.

-Hö?! Peki.

Böyle andaval andaval dinledim adamı ve çıktım. Oysa şunu söylemek isterdim:

- Ne diyorsun be adam? Ben 6 ay ne çektim sırf emsin diye biliyor musun? Hala her öğünden önce emiyor bu çocuk. Gerekirse bir yıl öksürürüm. Millet ameliyat oluyor da kesmiyor. Ben bir saman nezlesi yüzünden mi keseceğim???? Ayrıca üç gün antihistaminik alır sütten olacağına.

Olmuyor işte. Nezaket, letafet falan filan. Eve gidince Emzirme Sanatı kitabına ve Kellymom sitesine baktım. Tavsiye ettikleri yazıları da inceledim. Sonuç şu: çok çok az sayıda ilaç (kemoterapi ilaçları gibi) emzirmeye engel. Hamileyken ilaç direkt bebeğe gidiyor, sonra sizin karaciğeriniz bebeğin ve sizin vücudunuzdaki ilaç artıklarını temizlemeye çalışıyor. Oysa emzirirken ilaç önce sindirim sistemine, oradan kana, oradan süte geçiyor. Bebeğinizin yaşıyla doğru orantılı olarak gelişmiş karaciğerinin de süzme etkisini sayarsak çoğu ilacın ancak eser miktarı bebeğinize ulaşıyor emzirirken (tabii prematüre doğmuş, gelişimi farklı seyreden bebekler istisna). Bazı ilaçlar hiç kana karışmıyor. Onlar süte geçmiyor bile. Bu bilgileri alınca Monçuk’un doktorunu aradım.

- Bıdı bıd bıdı saman nezlesi bıdı bıdı antihistaminik bıdı bıdı.
- Aaa kullanabilirsin. Monçuk koca çocuk. Onun ihtiyacı olsa ona bile yazarım antihistaminik.
- Öksürük şurubu?
- Yoook asıl öksürük şurubunu içme.

Buyrun buradan yakın. Demek ki neymiş kitabıma ve doktorumuza sormadan aile hekiminin yolu tutulmayacakmış. Her işte bir hayır varmış, uyku işini delege etmek ne güzelmiş. Ve de biz -antihistaminiğim ve ben- ayrılamazmışız.

Not: Ocakta ne poleni diyorsanız bakınız. Küresel ısınma nedeniyle ağaçlar yıl boyu polenleniyor, sonuçta eskiden baharda kapımızı çalan bu hastalıktan sürekli muzdaribiz.

Bez

Bez, bo.k püsür hakkında. İlgilenmiyorsanız geçiniz.
Kullandığım bezin üreticisiyle hiçbir ilişkim yok.

Bir süre önce kumaş beze (KB) geçeceğimizi çıtlatmıştım. Yaklaşık iki haftadır yarı zamanlı geçmiş bulunuyoruz. Yarı zamanlı, çünkü dışarı çıkarken ve geceleri hala kullan-at (KA) bez kullanıyoruz. Dışarıda üşeniyorum şimdilik. Geceye gelince… Monçuk doğduğundan beri çok nadir geceleri altını değiştirdik. D.esitin sürüp yatırınca kirletse bile rahatsız olmuyordu. Bir ara gece altını kirletmeyi kesmişti. Ancak son zamanlarda bu alışkanlığına geri döndü. D.esitin ve türevi pişik kremleriyse kumaş bezlerin emiciliğini mahvettikleri için zinhar yasak. Dolayısıyla eski sistemi uyguluyoruz geceleri. Bu böyle mi gider bilemiyorum, ama şimdilik memnunuz.

1. Neden kumaş bez? Bunun üç yanıtı var: sağlık, para, çevre.

KA bezler o kadar emiciler ki, ilk başlarda çocuğun çiş yapıp yapmadığını anlamıyorduk. Böyle olunca aynı bez uzun zaman altında durabiliyordu. Bir de ben KA bezlerin tuvalet alışkanlığı kazandırmada kötü bir etki olduklarına inanıyorum.

Bir torba bez 24 lira. İçinden 46 tane çıkıyor. Günde iyi ihtimalle 4 tane değiştirseniz yaklaşık 11 gün gider. Ayda 72 lira beze harcarsınız. En az 10 ay daha bez kullanacağımızı düşünürsek 720 lira eder. Doğumdan düşünürseniz, bu meblağ rahatça 1000 liranın üzerine çıkar. Oysa bir KB 34 lira, indirimde 17 lira. Ortalama 30 lira desek, 8 bezle, 240 liraya halletmiş oluruz.

KA bezlerin evinizde oluşturduğu dağları görünce nasıl bir atık çıkarttığınızı anlıyorsunuz. Tabii KB ile de su harcamış oluyorsunuz. Ancak az deterjan kullanarak, ekonomik programda, verimli makinelerde yıkayarak bu sorun biraz aşılmış oluyor.

2. Kaç tane kumaş bez? Yenidoğanlar için iki günde bir yıkamak isterseniz 24 bez öneriliyor. 6-7 aylıklar için 12 bez yeterli. Bizde şu an 8 bez var. Bazen her gün, bazen iki günde bir yıkıyoruz. Bez bir mikrofiber ped ve bir sızdırmaz dıştan oluşuyor. Pedi zarfa sokar gibi dış parçaya sokuyorsunuz. Dış parçanın bebeğin tenine değen kısmı pamuk ve çok hızlı kuruyor. Bazen aynı dışa yeni bir ped kullanılabiliniyor.

3. Hangi marka? Monçuk doğmadan araştırmış ve f.uzzibu.nzı gözüme kestirmiştim. Ancak burada satılmıyordu. Şimdi satılıyor, fiyat ABD’dekine yakın. Bazen indirimler de oluyor. Diğer markalardan da iyi olanlar vardır. Benim hoşuma giden sadece iki parçadan oluşması ve her boy-kiloya göre ayarlanması oldu.

4. Dikkat edilecek hususlar. Bezlere krem asla bulaşmamalı, asla sıcağa maruz kalmamalılar. Ütü yok yani. Kurutucuya da gerek yok, çok hızlı kuruyorlar. Bezler gelince 2-3 kez yıkamanız gerekiyor. Sonra bebeğinize göre lastikleri ayarlıyorsunuz. Yedek lastik de var. Ayarlama kısmı biraz deneme-yanılma gerektiriyor. Çok sıkmayan ama sızdırmayan bir ayar buluyorsunuz.

5. Kaza oldu mu? Oldu ama benim yüzümden. KA bezlerden gelen alışkanlıkla bir süre kontrol etmeyi unutunca çişi çıktı birkaç kez. Diğeri hiç çıkmadı.

6. Nasıl saklanıyorlar ve nasıl temizleniyorlar? Çişli olanları bez torbada saklıyorum. Hiç kokmuyorlar. KA bezler korkunç kokar mesela. Kakalı bezleri ise içinde karbonatlı soğuk su olan kapaklı bir kovada saklıyorum. O da kokmuyor. Çişli bezleri ön yıkamasız, kakalı bez varsa ön yıkamalı programda, 60 derecede, normalde atacağımın yarısı kadar deterjanla yıkıyorum. İz bile kalmıyor.

7. Monçuk memnun mu? Pişik oldu mu? Evet ve hayır.

8. Dertsiz başına dert mi aldın? Alışınca çok sorun değil. Ayrıca elimde yıkamıyorum. Bakınız annelerimiz ve elde yıkanan, soba üstünde kuruyan bezler.

9. Tavsiye eder misin? Evet, özellikle birden fazla çocuk düşünenler için iyi bir yatırım. Çalışan anneler için biraz daha zor olabilir. Ama bakıcınız bezi çöpe atacağına bez torbaya veya kovaya atacak. Yapılabilir bence.

10. Neden daha önce geçmedin ve şimdi niye geçtin? Üşengeçlik, acemilik, hava şartları, zemin ve hakem. Olmadı, günde 10 kere alt değiştirirken korktum. Bir de annemin üzerine kalmasını istemedim. Şimdi daha kolay gibi göründü. Bir de KA bezin kimyasal kokusuna sinir olmaya başladım.

Zırva-lama

Şu anda blog yazıyor olmam son derece manasız. İki gecedir uyuyamadığımız ve Monçuk’un şu anda sabah uykusununda olduğu hesaba katılacak olursa benim aşağıdakilerden herhangi birini yapıyor olmam gerekirdi: tuvalete gitmek, saçımı taramak, kestirmek, yemek yapmak, spor yapmak, boş boş oturup tavana bakmak. Oysa ben oturmuş yazıyorum. Manasız.

Geçen ay Monçuk’un göreceli mızırdak günlerini diş çıkışına atfetmiştim saf saf. Beklenen diş yükseldi, yükseldi ve indi. Evet, indi. Olurmuş böyle. Sonra tam 31 Aralık günü öğle uykusundan sonra yerde oynarken birden kuyruğuna basılmış gibi ağlamaya başladı adam. Amanın yere göğe sığdıramadık. Gerçekten sağlıklı çocuğa bakmak iş değilmiş. Gelip bir de buradan yakmak lazımmış. Acıyla ağlamasına çare olarak dişetlerini karbonatlı suyla ovduk, slingde gezdirdik, şarkılar söyledik. Yavrum, ağlarken bize ayıp olmasın diye gülümsemeye çalışıyordu. Gece yatarken şurup verdik. Tabii bol bol uyandı. Dün gündüz biraz daha iyiydi. Gece ise berbattı. Her saatbaşı uyandık. Biliyorum bazı aileler için gece uyanmaları çok rutin, ne olur yakınmam karşısında ağzımın ortasına bi tane çarpmayınız. Neyse sabahı ettik. O minik dili zaptedip görebildiğim kadarıyla inen değil, başka bir diş yarmış veya yarmak üzere. Kan oturmuş çevresine. Artık beddua edeceklerime çocuğunuz diş çıkarsın inşallah diyeceğim. Ne var iyi bişey özünde.

Bu arada televizyonda Mele.k B.aykal Oprahcılık oynuyor. Allahım bize de tez zamanda bir Oprah bir Martha nasip et, milletimizi on-parmağında-on-marifet teyzelerden esirgeme, amin.

Derken… Monçuk uyandı. Bu yazıya başlamamın üzerinden 1,5 gün geçti. Nerede kalmıştık evet, diş mevzusu. Tracy teyze bunların 3 günlük işkenceler halinde geldiğini söylemiş. 3 gün öncesi, 3 gün cehennem ve 3 gün artçı şoklar. Sanırım biz son 3 güne geçtik. Çok şükür. Geriye kaldı 19 diş çarpı 9 gün.

Geçen yazıda bağlantı verdiğim çiftlikten ilk siparişimi verdim. Aslında söz konusu olan ülkemizin ilk toplum destekli üretim örneğiymiş. Pınar Hanım hakkında internette bilgi var zaten. Ama benim hoşuma giden sayesinde iki köyün kadınlarının çalışıyor, oluşu, hem de sigortalı. Gelelim ilk koliye. Pazar sipariş verdim, Pazartesi derlendi, yollandı, bugün elime geçti. Hemen pazıyı ve köy makarnasını pişirdim. Süper olmuşlardı. Fotoğraf çekemedim, kutuyu parçalar gibi açtım. Yarın da yer elmasını pişirmek istiyorum. Sonra tatlı patatesi, sonra ıspanağı, sonra tarhanayı. Yemek için yaşadığımı söylemiş miydim?

Şimdi temizlik malzemelerine takıldım. Çooook kimyasallar. Ucuz alternatifler araştıracağım. Bunların hepsi Monçuk’a iyi örnek olmak, onunla iyi ve temiz yaşamak için (adına değil için). Eskiden çocuklarına ”annem, anneciğim” diye seslenen hatunlara gıcık olurdum. Şimdi farkediyorum ki, benim onun annesi olduğum kadar o da benim annem. Bir dolu şey öğretiyor bana. Off saçma mı oldu. Olabilir, uykusuzum ben. Böyle ama hissiyatım.

 

Organik

Geçenlerde büyük bir marketin promosyon broşüründe bir ilan vardı: ”Organik defter” Hö? Nasıl yani? Kağıt ağaç mamülü olduğu için mi? İnorganik defter nasıl birşey? Bu organik lafı da gittikçe fazla ve yersiz kullanılıp içi boşaltılan terimlerden biri olma yolunda. (Ankara’da yeni bir avm’nin sloganı: Ezber Bozan. Buyrun buradan yakın.)

Oysa şuradan öğrendiğim kadarıyla ürünlerine organik sertifikası almak pahalı ve manipülasyona uygun bir işlemmiş. Aracı firmalara para ödemeniz gerekiyor, onların uzmanları da gelip sizin gösterdiğiniz bir alandan numune alıyorlar. Dilerseniz sadece o bölgeyi organik tarım için hazırlayıp geri kalan tarlalarınızda yine eski usülleri kullanabilirsiniz. Buna karışamıyorlar. Dolayısıyla organik damgalı ürün almak her zaman beklediğimiz garantileri içermiyor. Onun yerine yanında yerel tarım özendirilmeli bence. Aldığımız ürünler çevremizde yetiştirilen ve mevsimlik ürünler olursa süper olur. Hatta yurtdışındaki gibi kooperatifler kurulabilir (Kurulmuş. Arayınız Güneşköy). Diyelim 50 aile biraraya geliyoruz. Beypazarı’ndan Falanca Amca ve Filanca Teyzeyle anlaşıyoruz. Gelecek yılki hasat için belli bir para yatırıyoruz. Alıcısı olduğunu bilerek ekim yapıyorlar. O seneki hasattan da payımıza düşen bize parti parti gönderiliyor. Tabii bu sistem tamamen güven üzerine kurulu. Ama neden olmasın? Örnekleri Illinois’da var mesela. Bazı haftasonları kentten gelenler işlere de yardım ediyorlar. Çocuklarına çiftlik hayatını gösteriyorlar.

Bu hayal gerçekleşinceye kadar başka alternatifler de var. Bizim yakınımızda Ankara Ü. Ziraat Fakiltesi’nin satış dükkancığı var. Minicik bir yer. Ama nasıl müşteri kaynıyor. Her gün saat 11′de yeni ürünler geliyor. Monçuk uyuyunca ben de damlıyorum. Bir tane sera ürünü yok. Bu mevsimde ne varsa o: karnıbahar, lahana, pırasa, havuç, ıspanak. Meyvelerden nar, portakal, elma, mandalina. Haftanın belli günleri etler, Çanakkale Üniversitesi’nden peynirler, Veterinerlik’ten yumurtalar, AOÇ’tan sütler geliyor. Tereyağ tereyağ gibi kokuyor, yumurtalar minnacık, yoğurtlar ekşiyor, sulanıyor, çok beklerse küfleniyor. Dışarıda torbalar dolusu kıyafet var. İyi durumdaki, kullanılmış kıyafetler üniversite öğrencilerine yardım olarak gidiyor. Yine dışarıda minik bir kütüphane var saçağın altında. Herkes istediği kitabı alıp götürüyor, yerine kendi kütüphanesinden bir kitap bırakıyor. İstersen o kitap sende kalabilir. Ama geri getiriyor insanlar. İçeride kuru fasulye ve haşlama tavuk tarifleri paylaşılıyor. Kredi kartım hata verince işletmeci bey fısıltıyla işaret ediyor, ”sorun bizde olabilir, yarın verirsiniz” diyor. Fısıltıyla. Alışık değiliz böyle incelikli davranışlara.

Ne kadar basit bir fikir ne kadar etkiledi hayatlarımızı. Monçuk Amasya elması, hakiki Ankara armudu yiyor. Pazar kültürünü çok sevmeme rağmen artık pazara çıkmıyorum yiyecek için. Bu satış ofisleri, daha doğrusu minnacık dükkanlar yaygınlaşsa diyorum. Sosyalist sosyalist. Sonra da biliyorum ne olacağını. Bir gün birşey olacak, belediye değişecek, fikir değişecek, rektörlük değişecek, bu dükkancık kapanacak. Yaygınlaşırsa göze batıp daha çabuk kapanacak. Adresi mi? Vermem bana ne! Benim.

Ek: Escet’in yorumlarda bahsettiği ağa mutlaka bakınız. Ayrıca Aracısız Doğal Ürün Ağı ve Güneşköy projelerine de bakınız. Ben çok heyecanlandım şahsen. Şimdi bir de ortak okul kurabilirsek, bir kooperatif okul, çok güzel olur.

20 kilo

Bir önceki yazının yorumlarında Annevebebisi’nin gönderdiği linki okumalısınız. Bebeklerle zerre ilgilenmeseniz de okuyun lütfen. Söz söylemenin, sözleri ard arda dizmekten öte birşey olduğunu, söylemin, sıralamanın ne kadar önemli olduğunu görmek için çok güzel bir örnek bu. Amerikanya’da ana toplumsal tartışmalardan biri kürtaj konusudur malum. Ama kimse birşeye ”karşı” değildir bu tartışmada. Bir taraf pro-life’tır yani yaşamdan yana, bir taraf da pro-choice, yani seçimden yana. Sözcükleri nasıl kullandığınız çok önemli. Söz bir silah.

Bakın yazıdan sadece dört cümle öbeği çekip alacağım:

“Anne sütü altındır. Biz onunla yarışmıyoruz sadece ona yaklaşmaya çalışıyoruz.” Aaa ne harika insanlar. Ne doğru bir tespit.

“Numil’in aktardığı araştırmaya göre, Türkiye’de yüzde 98 oranında bebeklere anne sütü veriliyor.Bebeklerin yüzde 99.7’si en az bir kez anne sütü alıyor. Yüzde 60’ı 12 aydan sonra da anne sütüne devam ediyor. Bu dünyadaki en yüksek oran.” Ooo süper, yararlı birşeyde rekortmen olduk sonunda.

“Türkiye’de 1.3 milyon bebekten sadece yüzde 10’u sağlıklı besleniyor. “ Bu cümle, hemen üstteki cümleden sonra geliyor. Yani ülkemiz anne sütünde rekortmen, ama bebeklerimiz sağlıksız. Sanki bir sebep-sonuç ilişkisi varmış hissi uyandırılıyor.

“Bebeklerine süt verme nedenlerini kadınların büyük kısmı “Kuran’da yazıyor veya kaynana baskısı” olarak açıklıyor. Mama satışlarının sadece yüzde 20’si Doğu’da gerçekleşiyor. “ Ve hoop al sana son darbe. Cahil, fakir insanlar emzirir fikri aşılanıyor.

Halbuki Doğusu ve Batısı ile tüm yurdumuz cok cok emzirmek yerine mamayı dayasa oohh ne süper olacak. Mama tüketimi artınca hoop fabrika kuracaklar buraya. Ohh gelsin istihdam, yaşasın refah.

La bi gidin yaaa! Bi açılın! Tekrar altını çiziyorum mama kullanmak zorunda kalanlara veya bunu bir sebepten seçenlere lafım yok. Ama anneler yanlış bilgilendirilmesin, bilinçli seçimler yapsınlar. Mama reklamları yasaklansın veya kısıtlansın. Mama sadece eczanelerde satılabilsin. Neden? Çünkü bu si-i-o teyze her ne kadar sütle yarışmadıklarını söylese de sözleri sütün yapım mekanizmasına aykırı. Süt SADECE daha çok emzirerek artar. (Kadınların sadece yüzde 1 ila 5′lik kesiminde gerçek -hormonel veya fizyolojik- süt üretimi sorunları vardır.) Mama veriyorsanız, mama verdiğiniz oranda sütünüz azalır. Yani bu adamların daha çok mama satma kaygısı direkt anne sütüyle yarışta olmalarını gerektirir.

Bu mama firmasının telefonlarını binbir soruyla arayan tüm anne-babalara formül mama, kavanoz maması veya gece çayı gibi ürünlerin çözüm olarak sunulduğuna eminim. Hatta deneyip buraya yazacağım. Eminim uyku sorunundan tutun da, koliğe kadar herşeye çare bir ürünleri vardır.

Aşırı tepki verdiğimi düşünen varsa bilsin ki, bu bir süt yazısı değildir. Bu kapitalizme küfür yazısıdır. Kapitalist sistem memelerimize de göz dikmiştir. Onları önce seksüel objeler olarak reklam panolarına taşımış, şimdi de asıl islevini yapmasın da birileri daha çok kazansın diye bir de fabrika kurma vaadiyle devrededir. Yarın öbür gün de 20 kilo mamayla büyümüş, beslenme sorunları olan, obez gençler için diyet gıdaları ve spor aletleri satarlar bize. Bu düzen böyle gider.

Bölünme

Bu da oldu sonunda bim bam bom. Rüyalarım gerçek oldu bim bam bom. Kusura bakmayın, evde herşeyi melodik söylemekten kendimi bir müzikalde yaşıyor sanıyorum artık. Müzikale vurmadıkça Monçuk’un ilgisini çekmek güç. Ne diyordum? Evet, bu da oldu sonunda, kişiliğim bölündü. Halbuki El.if Şafa.k’ın Si.yah S.üt romanındaki ”içimden çıkan kadınlar”ına mabadımla gülmüştüm. Edebiyat çarptı beni.

Başa sarayım, lineer olayım. Çocuklanmanın beni adam edeceğini umduğumu yazmıştım bir yıl önce. Sonunda etti de… Yalnız sadece bir kısmımı etti. Artık içimde iki kişi sürekli diyalog halinde. Biri geceler boyu uykusuzluktan kıvranmış, pişmiş, olgunlaşmış, boşvermiş biri. Biri tezcanlı, panik, tutturuk bir kadın. Misal vereyim anlaşılsın.

Bugün sabahtan pazara gitmeyi kafama koymuştum. Monçuk sabah uykusuna yatar yatmaz kendimi dışarı atacak, alınacakları alacak, verilecekleri verecek, az zamanda çok iş kotarıp üstüne gezecektim. Erkişi 11′de işte olması gerektiğini söyledi (evet az maaş alınca ve yıllarca okuyunca böyle bir lüksünüz oluyor arada sırada). Ben de 10.30′da arabayı getireceğimi söyleyerek çıktım. Çıkarken de hatırladım ki, her zaman olduğu gibi benzin alma işi bana kalmıştı. Tamamen şans, kimseyi suçlamıyorum. Olaylar şu sırayı takip etti: ptt kargo annemin gönderdiği paketi bulamadı, YK bankası atmsi çalışmadı, markete uğradım, benzin aldım, başka bir YK bankası atmsi de çalışmayınca bekleşen insanları da görünce nakitsiz pazara gittim. Şöööyle bir tur attım. Pazarlık yapıp ”naktim yok, cumartesi geleceğim” diyerek pazarcıların alaycı bakışları altında gezimi koşumu sonlandırdım. Söz verdiğim saatte döneceğimi umarken yoldaki bütün kırmızı ışıklara ve yavaş araba kullanan cipli teyzelere yakalanarak geç kaldım. O noktada ben boş yere geçirdiğim 1 saati düşünerek köpürüyordum. Erkişi de bekletilmekten nefret ettiğinden evde köpürüyordu. İki şimendifer olarak birbirimize toslamamız benim bir ”yaaee sen de benzin alsaydın amaaaa” diye çemkirmeme bakıyordu. Yapacaktım da. Tüm sinirimi kusacaktım. Bölünmüş kişiliğimin boşvermiş hali duruma el koydu. 10′a kadar sayıp bir yerden bir paket poğaça kapıp öyle girdim eve. Bir daha olmayacak deyip poğaçayı eline tutuşturup Erkişi’yi yolcu ettim. Hata gerçekten de bendeydi. Nakit çekememişken ve başka işlerde oyalanmışken pazara gitmemeliydim, dönmeliydim. Bunu kabul edebiliyor ve çok da aldırmıyorum. Allahım büyüyor muyum?

Engel

Memleketimizde engellilerin ne kadar engellendikleri malum. Yurtdışına çıkan her Türk evladı, sokaklarda gördükleri, otobüse binen, istediği herseyi yapan engellilerin sayısı karşısında şaşırır. Benim aklıma karşı komşumuzun kızı Betûl Abla gelir böyle zamanlarda. Spastik engelli olan Betûl Abla ömrünü pencere kenarında gecirmektedir. Anne-babası hızla yaşlanmakta, kara kara kızlarının geleceğini düşünmektedirler.Medeniyet, en dezavantajlı vatandaşına devletin ve toplumun nasıl davrandığıyla ilgili. O kadar söylüyorum.

Şöyle bir site kurmuşlar. Engellendiğiniz yerin fotosunu yükleyip yerini de Google maps uygulamasından işaretliyorsunuz. Eğer o engel kaldırılırsa bunu da yazabiliyorsunuz. Gazete haberine göre İstanbul Belediyesi siteyi takip edip bazı düzeltmeler yapmış. Ankara için durum ne bilemiyorum. Zaten denemeden bilemeyiz. Yollarda bebek arabası sürme savaşı veren ve/veya kaldırım, yol, merdiven saçmalıklarına takıntılı, güzel ve medeni şehirlerde yaşamak isteyen herkesi göreve çağırıyorum. Çoğumuzun fotoğraf özelliği olan telefonları var. Bu sitenin linkini masa üstünüze ikon olarak indirebilir, internet bağlantınız olan bir yerden yükleme yapıp hayatı güzelleştirebilirsiniz. Bu siteyi bloğunuzda, sosyal mecralarda paylaşabilir, güzelliğinize güzellik katabilirsiniz. Siz ne kadar güzel bir insansınız.

Gazı da aldınız. Artık kimse size ENGEL olamaz.

Bile bile

İnternet insanı ummadığı yerlere, bilmediği hayatlara götürüyor. Ben de sörflerimden birinde kendimi Moxie’nin bloğunda buldum. Çok bakamadım ama anladığım kadarıyla Moxie ve LOD (Laid-off Dad) bir zamanlar blog camiasında tanınan bir çiftmişler. İkisi de ebeveynlik üzerine yazarlarken ”aniden” boşandıklarını duyurmuşlar. 10 yıllık evliliğin ardından yaşadıklarını ise burada beraberce yazmaya başlamışlar. Boşanma ve ebeveynlik konularında daha çok yazılması gerek aslında. Evlenen çiftlerin neredeyse yarısının boşandığı aşikar. Bunların kaçı çocuklu çiftler bilemiyorum ama boşanıp insani ilişkileri sürdürmenin hayal olmadığını göstermek gerek.

Ortak bloglarında LOD bir Huffington Post makalesinden bahsetmiş. Özetlemek gerekirse aynı zamanda terapist olan yazar boşanmış kadınlar üzerinde yaptığı araştırmada yüzde 30′unun evlendiği gün boşanacağını bildiğini saptamış. Daha doğrusu bu kadınların hepsi, evlendikleri gün eşleriyle aralarında kendilerini boşanmaya sürükleyebilecek ciddi sorunlar, karakter farkları olduğunu biliyorlarmış. Moxie de bu yüzde 30 içinde olduğunu itiraf etmiş. Tabi bu eski kocası için büyük bir şok. Ama konumuz o değil. Konumuz bu araştırmanın ne anlama geldiği. Yazar, kadınların çeşitli sebeplerden bile bile lades olduklarını iddia ediyor. Sebeplerin başında uzun bir ilişki yaşamış olmak var. Yani ”yıllarımı verdim, ulan kim başkasını bulacak şimdi” yaklaşımı. Eh, burası mantıklı. Hele de bizim ülkemizde. Biriyle 5-6 yıldır birlikteyseniz evlenmeniz beklenir. İkinci neden partnerin çok iyi biri olmasıymış. Yani içkisi, sigarası, kumarı yok. Ama sizde aşk da yok. İyi de bu iyiden nasıl ayrılacaksınız? Bahane yok. Görünürde sebep yok. Mecburen evleniyorlar. Üçüncü sebepse partneri kırmak istememek. Düşünün biriyle en az 1-2 yıldır birliktesiniz, beraber yaşayamayacağınızı anladınız ama insan olarak değer de veriyorsunuz. Kolay değil. Özellikle kendisini sevdirmeye programlanmış kadın cinsi için.

Benim itirazım araştırmanın sonunda ortaya konan sebep-sonuç ilişkisine. Bu kadınların yukarıda sayılan sebeplerden veya başka sebeplerden (yaşım geçiyor, çocuk istiyorum vs. vs.) mutlu olmayacaklarını bildikleri adamlarla evlendikleri ve yıllar sonra boşanmayı göze alabildikleri iddia ediliyor. Ama başka türlü bir açıklama düşünmek de mümkün. Boşanma büyük bir travma. Size yaptığınız önemli bir seçimin yanlış olduğu fikrini veriyor. Modern dünya bizi seçimlerimizle tanımlıyor (büyük boy buzlu chai tea latte lütfen). Dolayısıyla seçimlerimizin hatalı olması çok kişisel bir başarısızlıkmış gibi görünüyor. Bunu iki şekilde rasyonalize edebilir insan: ya ilişkinin değiştiğini iddia edersiniz (çocuk, kariyer, aileler gibi sebeplerden) ya da baştan sorunları bildiğinizi ama bile bile -belki değiştirmeyi tasarlayarak- evlendiğinizi. Yanlış seçim yapmış olmaktansa yanlışı seçmiş olmayı tercih edebilir insan bu travmayla başedebilmek için. Bunun tam anlaşılabilmesi için bir de halen evli çiftlere sormak lazım: acaba evlenmeden önce birgün boşanabileceklerini hiç düşünmüşler mi? Sanmıyorum.

Yazar insanların kendilerini mutlu olduklarına ikna edebildiklerini, o yüzden dikkatli olmamız gerektiğini söylüyor. Yani o kadınlar müstakbel eşleriyle mutsuzdular, ama kendilerini ikna ettiler, evlendiler, sonunda da boşandılar diyor. Ben buna inanmıyorum. Bence mümkün olsa ve evlendikleri güne dönebilsek içtenlikle mutlu olduklarını görürdük. Çünkü kendini mutluluğa ikna etmekle gerçekten mutlu olmak arasında fark yok. Bunu da istatistiksel bir çalışmayla değil, bir deneyle kanıtlamışlar.

Beyaz

Ankara’da kar yağıyor. Bilmem neden kar benim içimi ısıtıyor. Belki camın sıcak yüzünden Monçuk’la seyrettiğimiz için. Allah camın diğer tarafında çalışmak ve yaşamak zorunda olanlara yardım etsin.