Düğün

Gene Ankara’dayım. Artık yavaş yavaş sabahları uyandığımda hangi şehirde olduğumu düşünmemi gerektiren noktaya ilerliyorum. Kısa çöpü çeken Ankara olunca yapılacak ne kadar iş varsa 2-3 güne sıkıştırmaya başladım ve de Ankara gözüme bi başka güzel göründü. Sabah dışarı çıkınca içime çektiğim taze yağmur kokusu, parlak günes sosuyla pek bi güzeldi sanki. Ve zaten çok güzel bi kadın olmayan, ciddi kütüphaneci havasındaki Ankara farkettim ki, beni hiç hayalkırıklığına uğratmadı. Oysa bir haftadır İstanbul’da otobüs ana arterleri üzerinde her çirkin yapıyı görüşümde dudağını iki santim dışarıdan kontürleyen Seren Serengil’i görmüş hissine kapıldım. Yüzüm buruştu, midem biraz burkuldu. İnsanın İstanbul’da yaşayabilmesi için iki şeye ihtiyacı var: evine tek vasıta uzaklıkta bir iş ve bir gözbağı. Gözümü bağlayıp Dolmabahçe’ye, Moda’ya, Beşiktaş’a, Sultanahmet’e, Beyoğlu’na, denize, vapura götürsünler beni. Göz görmeyince gönül de umursamaz herhal.

Dur yahu mevzu bu değildi. Mevzu dün gece katıldığım düğündü. Kayınvalidemlerin bir aile dostlarının oğlu evleniyordu, gitmesek de olurdu, ama ben bu fırsatı kaçıramazdım. Taa 2 yıl önce alıp bir türlü giyecek yer bulamadığım Isaac Mizrahi yapımı Target satımı, lacivert, 1960lar tarzı, kocaman etekli elbisemi giymek için bi fırsat! Ebayden üç kuruşa aldığım dünyanın en rahat, ince topuklu, saten ayakkabılarını giymek için fırsat. Ve de gene ebayden beş kuruşa aldığım, yok hayır aşık olup bayıla bayıla kaçırdığım, abiye pardesüyle hava atmak için bi fırsat. Anne sözü dinleyip elbisenin üzerine beyaz yalancı kürk bi etol almam da çok leziz oldu. Aklınızda bulunsun koyu renk elbise ve beyaz etol süper oluyor. Bedeli? Dört buçuk saatlik bir hopörlör işkencesi… Aslında anlamalıydım. Düğün organizatörü merasimin başında zaten bangırdayan ses düzeninin karşısına geçip ”biraz daha açın” anlamında bir el hareketi yapınca anlamalıydım bizi bekleyen felaketi. Abartıyorum sanıyorsanız düğün boyunca en az beş kişiyi kulaklarını tıkarken gördüğümü ifade etmek isterim. Piste çıkanların büyük çoğunluğu da katil hopörlörlerin gazabında ve hedefinden çıkmaya çalışanlardı.

İlk bakışta gelin ve damat için son derece gereksiz bir eylemdi bana göre bu düğün. Masa masa gezmeler, Ankara havası-Salla-Kasap havası sırasına uygun giden parçalar, her düğünün vazgeçilmezi: delice oynayan bir amca veya teyze, muhtemelen gelinle damatı göçerten ama kimsenin beğenmediği yemekler ve tabii gürültü… Ne lüzumu var? İki gönül bir olmuş, kutlaması böyle mi olmalı? Zengini, orta hallisi, hepsi bir, hepsi azap. Dedim. Sonra baktım o gürültü ve hengame içinde gülümsüyorum. İnsanlar Atabarı oynuyorlar. Gelinle damat sanki orada değillermişcesine tatlı talı bakışıyorlar. Bir yabancının asla anlayamayacağı kadar gürültülü, gerdan kırmalı, oynamalı, bu tuhaf şey bir düğün işte. Ve de ondan nefret etmek için her sebep varsa da olabilen gene mutlu oluyor. Ya da şöyle söyleyeyim hopörlörün, tabakların, basık tavanın mutlulukla hiçbir ilgisi yok.

Belki kırmızı ojelerin biraz ilgisi var, bi de bu yazıyla İstanbul’un uzaktan bir akrabalıkları.

Add comment Kasım 15 , 2009

Soru

Bu gazete haberlerine okuyucuların internetten yorum yapabilmeleri özelliği hiç iyi olmadı. Akla zarar abuk sabuk sorular sorarak Aziz Nesin’i kendimize güldürüyoruz. Çünkü cevaptan çok sorudur aklın terazisi (tey tey tey). Misal:

- Bugün,Radikal, H1N1 aşısı konusu: ”Neden hacı adayları aşılanıyor? Onların ne fazlası var?” Soru sorulurken soran şahsın ağzını nasıl burarak hacı dediği gözünüzde canlandı mı? Aferin. Asıl demek istediği şu: Bu hükümet dincidir, ondan hacca giden kendi yandaşlarını aşılıyorlar. Evet bravo, nasıl süper bi mantık. İstiyorlar ki, CHP seçmeni hastalıktan kırılsın, zaten onun için 50 yaş yukarısı risk grubunda değil. Sonuçta kendi oylarını arttıracaklar (!= ironiden anlamaz insanlar için ünlem). Oysa yanıt çok basit. Hacılar milyonlarca insanla ağız ağıza burun buruna temasta olacaklar, hani var ya tavaf, say felan. Sonra kaptıkları envai çeşit sen de Malezyalı ben diyeyim Arap H1N1leri alıp gelecekler, havaalanında ilk iş ailelerine sarılacaklar, eş dost onları ziyarete gelecek, el öpecekler, ohhh virüs bi güzel hoplaya zıplaya gezecek. Yani hacı adaylarının aşılanması kamu sağlığını korumak adına bir önlemdir. Bu hastalık böyle mıymıy olmayıp biraz daha dişli olsa hacı sayısı kısıtlanabilirdi veya Suudiler bu seneki haccı iptaledebilirlerdi. Can tatlı sonuçta.

-Dün, bilimum gazeteler: ”El Beşir’in tutuklanmama nedeni müslüman olması, başbakanın müslümanın soykırım yapacağına inanmaması.” Başbakanın ”ben soykırım görmedim” sözlerini esefle kınıyorum. Kapı gibi BM raporlarını herkes göreceğini gördü, en başta George Clooney gördü, ben ona inanırım. Ki zaten soykırım siz görün diye aleni yapılan bişey değil. Burası yeni fabrikamız, şu folklör ekibimiz, bu da soykırdığımız Afrikalılar demez hiç kimse. Ama ama ama kimse de yukarıdaki sözlere inanacak kadar saf olmasın. Siyaset bilimciler olarak huyumuz kurusun hemen çıkarların peşine düşeriz, öyle ”bu dosttur, şu düşman” laflarına dudak bükeriz. Sudan accayip petrol yataklarının üzerinde oturuyor ve de gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye’nin petrole ihtiyacı var. Bilin bakalım başka hangi ülkenin El Beşir’le süper ilişkileri var ve de soykırımı reddediyor: Çin. 1 milyar Çinli yeni araba alma sevdasına düştü, her gün fabrikalar kuruluyor, Çin petrole susamış, soykırım mı dinler Allah aşkına?

Add comment Kasım 13 , 2009

Güncel-leme

Blog işi bol güncelleme gerektiriyor, orası kesin. Yani işin özü bu. Gereksiz de olsa bişeyler yazmanız lazım. Yazmazsanız hem insanların sizi okuma alışkanlıkları hem sizin yazma alışkanlığınız köreliyor. Tam da bu noktada kendini okunmanın şehvetine kaptırmak mümkün. Bakınız yazmanın şehveti ve Serdar Turgut ve Rojin meselesi. O tarafa bulaşmayı hiiiç istemiyorum. Sözüm meclisten dışarı görüyorum ki, bazı blogların varlık nedeni özneleri olan insanlar değil, okuyucular. Fotoğraflar, yazılar bir güncenin sayfalarından çok ”işte ne muhteşem bi hayatım var” reklamının malzemesi gibi. Varsın o reklama aldanan yığınlar ”benim hayatım neden böyle renksiz” diye depresyonlara girsin, arkadaşların pek de umurlarında değil. Çünkü okuyucularının hem sayılarına hem övgülerine kendilerini kaptırmışlar. Kötü mü? Yooo, arada bir insanın kendini cilalaması iyi bişey. Tabii arada okuyuculara gerçek hayat kesitleri vererek hayatın güllük gülistanlık ve fotoşaplı olmadığını hatırlatmak kaydıyla.

Blog dünyasının bu parıltılı tarafına dalmak istemediğimden ve de öyle çok da hareketli bi hayatım olmadığından mı güncellemiyorum? Cık. Hayır. Asıl mesele dikkatim şu anda tek bi noktaya yoğunlaşmış durumda. Gözlerimi ayıramıyorum. Çok esracengiz oldu, idare edin. Velhasılı kelam yazmak istesem de yazamıyorum. Önce kendim çözmeliyim. Buna ek olarak artık sabah 9-akşam 5 çalışan bi insanım ve de yoruluyorum anasını satiiim. Hayır oturmaktan başka birşey de yapmıyorum ya neyse. Yine de heyecan verici şeyler oluyor. Mesela bugün ilk defa Türk öğrencilere misafir hocalık yaptım. Bir kere daha anladım ki ben tahta önünde durmayı, öğretmeyi çok seviyorum. Dersten önce nasıl heyecanlanıyorum nasıl kalbim sıkışıyor. Zannedersiniz tiyatro oyununa çıkacağım. Sonra öğrenciler gelmeye başladıkça heyecanım geçiyor. Durarak ders anlatmayı hiç sevmiyorum. Dolanayım, örnekler vereyim, çocukları konuşturayım, tahtayı kullanayım istiyorum. Hiçbir şeyde kendimi övmem, bir tek bu işi, öğretmenliği iyi yaptığımı biliyorum. Ve özlemişim, çok özlemişim. Türk öğrenciler nasıl? Dersten önce Tükçe sohbet etmek güzel. Ama dersin ortasında zart diye Türkçe’ye geçiyorlar. Kızmıyorum, lisansta bazen aklıma gelen bi fikri ingilizce kurmaya çalışırken nasıl soruları kaçırdığımı hatırlıyorum. Ama şu var ben onlara ingilizce cevap veriyorum ki, alıp başını gitmesin. Aslında tuhaf burası özel bir üniversite ve bu bebeler de kolej mezunu. Derse katılımları fena değil. Küçük bir sınıf olduğundan sanırım. Ama derse hazırlıklı falan gelmemişler. Oysa tersi bi duyum almıştım. O da çok önemli değildi çünkü çok basit bi konuyu işledik, doğaçlama yaptılar. Bakalım gelecek yıl 60 kişilik sınıf için de aynı hislere sahip olabilecek miyim?

Bu arada Escet, aşı hakkında sorduğun sorunun yanıtı burada.

4 comments Kasım 12 , 2009

Gez-me-ler

Yoktum. Farkettiniz belki. Yazmadım da. Yaşamakla meşguldum. Birşeyler olurken yazmak insanın aklına gelmiyor uzun süre. Sonra bi an sırtını geri yaslayıp içinde olduğun duruma bakıyorsun, sonsuz bir bu anı unutmayayım duygusu kaplıyor içini. İşte o an yazmak geri geliyor.

Cuma günü şehirlerarası bir yol gider gibi 2 saatte emektar kuaförüme gittim. Kendisini Ankara’da şube açmaya ikna edemiyorum. Neyse ki, bu yıl burdayım. Ama ya gelecek sene? Çok bişey istemiyorum. Kuaförüm saçlarıma sarı gölge atmayı teklif etmesin istiyorum (karadır kaşlarım ferman yazdırır); bana en pahalısından abidik gubidik şampuanlar satmaya çalışmasın istiyorum; en çok da çenesini arada sırada kapatsın istiyorum. Harun seni terkediyorum. saçlarım kesilip, bakır gölgeler atılıp, kıvırtıldıktan sonra biraz adama döndüm. İnşallah artık acıyan gözlerle bakmayı keser bu üniversitenin bebeleri bana.

Cumartesi biraz rötarlı da olsa Tüyap’a attık kendimizi. Metrobüs artı otobüsle güzel bir sistem oturtulmuştu. Hele giderken metrobüsten inip otobüs için muntazam bir sıra yapabilen, kızını, dedesini, sevgilisini, arkadaşını kapıp gelmiş, kocaman gülümsemelerle kitap almaya giden insanları görünce bi mutlu oldum bi mutlu oldum. Otobüste kısık sesle konuşanlar, telefonunu kapatanlar… Ya bu insanlardan müteşekkil bi ülke istiyorum!!! Tüyap tabii ki kalabalıktı. Aksi düşünülemezdi. Biz ancak iki salon gezebildik. Gelecek yıl haftaiçi gitmeyi planlıyorum ve belki iki gün. Masraf hanesini kimse sormasın, misal biz sormuyoruz, hesaplamıyoruz. Bi ara oturup beklerken eldeki torbalardan siyasi görüş tespit etmeye başladım. Muhafazakarlar arasında Nesil Yayınları çok popüler. Gençlik, torbalarına Che resmi basan bi yerden alışveriş etmişti, bir de Leman ve türevlerinden. Bu vesileyle çocuk yayınlarının gerçek bi hamle yaptığını da öğrendim, Metis Yayınları’nın inanmama hakkını korumak adına 2010 ajandası çıkardığını da. Kitap okumak bazen abartılıyor. Evet kitap okuyan adam olur ama nasıl bir adam olacağına hangi kitapları okuyacağı karar vermez mi? Ve de hangi kitapları okumuş olduğu babasının elinden tutup hangi kitapçıya götürdüğüne dayanmaz mı?

Tüyap’tan çıkınca bi düşe gittik. Bissürü düşümden birine.
Düş Seri No: 1FGTEL456
Konu: Erkişili toplaşmalar
Katılımcılar: Ortaokul-lisede tvikslerinizi paylaştığınız dostlar ve hayatlarını paylaştıkları enişteler.
Düşleme nedeni: Bol kahkaha, samimiyet, muhabbet, vefa, mutluluk.
Sonuç: Erişildi. Tekrara açık düş dosyası olarak yeniden kaydedildi.

Ayy acıktım ben. Pazar gezmemi de arkası yarında anlatayım. Gitmeden emeği geçenlere  teşekkür etmek isterim: Özlem’e süpper yemekler için, Mine’ye bizi gecenin o saati taşıdıkları için, her ikisine ve erlerine muhabbetleri ve düşlerimi gerçekleştirdikleri için, geceyarısı Maslak’tan geçen taksici amcaya bizi kazıklamadığı için… Off açım ben beynime kan gitmiyoo.

Add comment Kasım 9 , 2009

Bir-lik

Siz hatırlamazsınız, küçüksünüz. Bu ülke koalisyon hükümetleriyle yönetildi bi dönem. Bööyle sağcısı, solcusu, futbolcusu bir araya geldi hükmetti bize. O zamanlar mecliste de koalisyon alternatifleri gırla. Elini sallasan bi partiye çarpıyosun. Mitoz bölünüyorlardı. Hatta bi amca vardı tek tek bütün partileri dolaşmıştı. Tansu vardı. Ekonomist ve kadınların yüz karası, servis şoförümüzün gözdesi, Mesut vardı turizm bakanlığı sevilen, başbakanlığından nefret edilen… Soğuk ve karanlık günlerdi. Birinci sayfalarda onlarca tabut ve gözyaşı. İlk iki aydan sonra karar alamaz hale gelip dağılan koalisyonlar. Şöyle söyleyeyim ortak proje yürüttüğümüz, 23 yaşlarında bi mastera öğrencisi 89-99 yılları arasında gazete taradıktan sonra bunalıma girdi. Ciddi ciddi detoksa ihtiyaç duydu. O kararsızlığın, basiretsizliğin, iş yapamamanın beni sinir ettiğini çok net hatırlıyorum. AKP hükümeti kurulunca, siyasi duruşlarına katılmasam da, ohh dedim, en azından karar alınacak, politika üretilecek, uygulanacak. İhtimal politikaların tamamını onaylamayacağız, ama şikayet edeceğimiz somut çözüm önerileri olacak masada. Pislikte debelenip durmayacağız artık.

Ve… Geldiğimiz noktaya bakın. Bir tek parti hükümeti, hem de Cumhuriyet tarihinin en sağlam çoğunluklarından biri arkasındayken kamu sağlığı ve güvenliği konusunda ortak bir karar ulaşıp planlı bir uygulama yapamıyor. Sanırsın koalisyon hükümeti mübarek. Sanki başbakan bir partiden, sağlık bakanı başka bir partiden… Çekişiyorlar. Tabii ki muhalefet adam değil. Tuttular inadına öpüşücez diye demeç verdiler, onları geçelim, onlar ayrı tür bi virüs. Ama bu tek parti hükümetine ne diyelim? Bu pandeminin geleceği Mart-Nisan aylarından beri belli. Sağlık Bakanlığı bi çalışma yapmış Dünya Sağlık Örgütü’yle. Eeee. O çalışmayı Bakanlar Kurulu’na sunmaları, bakanları bilgilendirmeleri ve ortak bir strateji belirlemeleri gerekmez mi? Başbakan isterse aşı olmazmış, risk grubunda değilmiş. Peh güldürmeyin beni. O zaman neden açılışlarda boy gösteriyor, ilk hızlı treni, metrobüsü kullanıyor, desteklenmesi gereken bir ilkte neden ilk omzu kendisi veriyor? H1N1 aşısı bir ürün, bir marka olarak (!) en büyük darbeyi yedi. Başlar ön ayak olmazsa ayaklar ne yapsın? Hem çocuklarınızı aşılatın deyip hem ben bu aşıya güvenmiyorum mesajı vermek nasıl bir stratejidir yahu? Bir de üstüne bu aşının siyasi bedeli bize ödetilemez diyor Erdoğan. Demek bir bedeli, hem de ağır bir bedeli olacağını düşünüyor. Belki radyasyonlu çay içenlerin durumuna düşmekten korkuyor. Ama bu taşın altına bu tek parti hükümeti de elini koyamazsa, basiretsizce bütünlüklü bir strateji üretemezse kim yapacak bu işi?

Ama derseniz ki, AKP kendisi bir koalisyondur, bilemem, o ayrı bi tartışma konusu.

2 comments Kasım 6 , 2009

Çık-ma

Ortak bir arkadaşımız vasıtasıyla tanıştık. Aslında birbirimizi daha önceden görmüştük. Dün öğle yemeği vaktinden önce en tırsık metodu kullanıp mesaj attım. Kendisi de işi olduğunu, bugün görüşebileceğimizi söyledi. Bugün erkenden aradı beni, ekmedi yani. Öğle yemeği için sözleştik. Randevu noktasına ilk ben ulaştım. O sırada beklemeye başlayan birini görünce duraksadım. Aaa kıvırcıktı saçları, acaba kestirdi mi diyerek bekleyenin yanına yanaşıp seslendim. Yanlış numaraymış. Yerin dibine geçtim. Neyse ki, birazdan geldi beklediğim. Aklımdan hemen konuşulabilecek konu başlıklarını sıraladım, ya sessizlik olursa diye kısa bir endişe geçirdim. Ama birazdan tüm endişelerim dağıldı. Muhabbeti güzel, insanın gözlerinin içine bakarak konuşan biriydi. Bir saat yemek yedik, ardından çay içtik beraber. Tekrar görüşmek üzere sözleştik. Belki evime de gelecek.

Nedir bu? Klasik bir çıktık hikayesi di mi? Bildiğin ”date” işte. Bu yaştan sonra arkadaşlıklar böyle oluyor :))) Normalde parmağımı kıpırdatmam zordur benim. Kendimi sıfırdan anlatmaya üşenirim. Ama aradaki arkadaşım çok güvenilir bi referanstır, ona güvendim. Haklı da çıktım. Elde bir var yani :) Sağol Sevgi.

3 comments Kasım 4 , 2009

İltimas

Pişşt Özlemciiim, sana iltimas geçiyorum, bilesin. Benim 20 yıllık arkadaşım. Yirmi, sayıyla 20. İlk karşılaşmamız daha da eski ya… Sen yuvarlak hesap 20′yle idare et. Heeeyt be var mı sizin 20 yıllık dostunuz? Var mı beraber büyüdük, beraber ıslandık yağan yağmurda diyebileceğiniz bi insan hayatınızda? Varsa, siz de benim kadar şanslı mısınız? Cık. O insanın Özlem olması ihtimali şuncacık bişey, değilsiniz işte. Hiçbir yerinden tutup anlatamam kimselere. Naa şu kadarcıktan birbirimizin hayatına tanıklık etmişliğimiz vardır. Mesafelerin dostlukla hiç ilgisi olmadığını öğrenmişliğimiz, ağlamışlığımız, yarıla yarıla gülmüşlüğümüz, atıştığımız vardır. Müstesnadır. Biriciktir. O, benim cancağızlarımdandır. Özlem, 20 yılda çok iyi, çok güzel bir insan oldun sen. Ben şahidim. Hani merak ediyorsan diye söylüyorum. İyi ki doğdun canımcım!!! Seni sevmeler gözlerinden öperler.

2 comments Kasım 4 , 2009

Satır-lık

Mandalina, ne güzel bir nimet: minik neşe torbacıkları.

Nehir eve döndü!!!!

Necdet’i patlattılar a la Uğur Mumcu, a la Ahmet Taner Kışlalı.

Çalışmak mazoşist bir zevkmiş.

Döndüğüme hiç pişman değilim.

İşkence yapılanlar her yerde de, yapanlar nerede?

Uyusam sabaha ne kaldı, uyumasam pilim bitecek sonra noktasındayım.

Add comment Kasım 4 , 2009

Maske

İkidir maske takıyorum. Yok, cırlamayın bana, panik manik değilim. İstanbul-Ankara arası çoook gidip gelen, hala eline hapşıran, ortalığa tıksıran bir milletin evladı, pimpirik bir babanın kızıyım. Ama maske takmamın nedeni bunlar değil artık. Üç tane çok güzel sebep buldum. H1N1 geçtikten sonra da maske takabilirim bu gidişle.

1. İnsanları sevmiyorum. Dikkatinizi çekerim insanları, insanlığı değil. İnsanlık (bkz. humanity) ne kadar kutsalsa benim için, insanın -lar hali de o kadar tiksinç. Sevmiyorum, var mı ötesi? Kendimi Matrix’teki Smith gibi hissediyorum, onunla empati kuruyorum, insanlar, ayyy böyle kokan, vıcık vıcık. Yanlış anlaşılmasın, insanlar ister sokakta, ister otobüste, ister kokteyl partide olsunlar aynı etkiyi yapıyorlar bende. Yani sınıfsal bi aşağılama yok, sakin olun, oturun yerinize. Maske sayesinde o insanlar denen güruh uzak duruyor benden. Kafadan bu hastadır diye düşünüyorlar ve elleşmiyorlar. Aman ne güzel.

2. Bakıyorlar ama. Bu da benim kişisel gelişimim için faydalı. Her ne kadar takmıyor görünsek de aslında pek azımız başkalarının hakkımızdaki yorumlarına aldırmıyor. Mütemadiyen sorguluyoruz, nasıl göründüğümüzü, elalemin ne düşündüğünü. En azından kadınlar. Aman rezil olmayalım, aman sıradan olmayalım, hem göze çarpalım hem takdir görelim. Maskeyle böyle bir imkanınız yok. Herkes yargılayan gözlerle bakıyor. Kimisi hasta olduğunuzu, kimisi panik olduğunuzu düşünerek süzüyor sizi. Bir anda kalabalığın ortasında çıplak olduğunuz o kabustasınız. Hoşuma gitmiyor tabii, ama bunu bir nefis kırbacı olarak görüyorum.

3. Şarkı söylüyorum ve gülüyorum dilediğim gibi. Ben Türkiye’deki ve özelde İstanbul’daki kadar somurtkan insanı bi arada görmedim. Gülüyorsanız, gülümsüyorsanız tuhaf tuhaf bakıyorlar. Karşı cinsse kendisine pas sanıyor. Halbuki siz sadece öylesine gülümsüyorsunuz belki. Güzel bişey gördünüz, manzara çarptı, hava çarptı, aklınıza bişey geldi, ya da belki gerçek gülümsemeleri çağıran bir öngülü içindesiniz. Yok, gülümsemelere geçit yok. Denebilir ki, bir sürü sorunumuz var neden gülümseyelim? Hadi leeeyn. Afrika’da aşı veya lapa sırasındaki insanlar kıkırdayıp duruyorlar. Asıl dertlenince gülmelere yer açılmalı. Haa bir de trafiğin gürültüsü içinde bağıra çağıra, duyulmadan, detone metone şarkı söylemeyi seviyorum. Tabii dudaklar oynayınca, insanlar bundan da hoşlanmıyorlar. Ne diyorsun hemşerrriiim durumu. Maskeyle bi güzel saklı saklı özgürlük yaşıyorum yani.

Add comment Kasım 2 , 2009

Kış

Hep böyle oluyor, aniden bastırıyor. Resmen tepemden basılmış gibi hissediyorum, özellikle içerideyken. Gün karanlık başlayıp karanlık devam ediyor. Belki bu yüzden karlı havaları daha çok seviyorum, eninde sonunda güneş açıyor kar yağınca. Şu güneş ışığı lambalarından mı alsam naapsam? Günler kısaldı, kısaldı, cinci kadar kaldı. Aynı döngü her yıl yeni geliyor gene.

Haftasonu evdeydim, evde yani evimde. İki güne bir dolu yemek, bir dişçi ziyareti, bir market alışverişi, buzdolabına istiflenen börekler, kışlıkların sandıklardan çıkarılması, arkadaş buluşması ve de bir dolu aylaklık sığdırdım. Yarın gene yolcuyum. Haftaya dönmeyip mümkünse erkişili ve/veya dostlu tüyap gezisi planlamaktayım. Hayat ne planlamakta bilmemekteyim. En son taaa lisede gitmiştim fuara, babamla. O zamanlar Tepebaşı denen yerdeydi fuar. Sonrasında araya Ankara’da üniversite girince tüyap da en az film festivali kadar katılanları tırnaklarımı yiyerek kıskandığım bir aktivite oldu. Kısmetse bu sene gidelim ve çılgınca para harcayalım diyorum. Biz en çok kitaba para harcıyoruz evet. Üstelik 3-5 yıl içinde kindıllanacağımızı bilmeme rağmen buna engel olamıyorum. Halihazırda bi oda zaten kütüphane gibi oldu. Yalnız çoğunluğu akademik kitaplar, tarih incelemeleri, sözlük ve ansiklopediler. İstiyorum ki, şöyle ağzıma layık bir roman düşüreyim. Elimden bırakamayayım, onsuz geçen saatleri sayayım, bir yandan da bitmesin diye yavaştan okuyayım. Böyle bir kitap almayalı çok oldu. Bir kısmı ”occupational hazard” dedikleri, mesleki defo nedeniyle. Artık insanın okuyası gelmiyor, özellikle fikri eserler, felsefe falan, hoşlaşmıyorum pek. Bi kısmı da Amerika’nın bende iyi roman tespit etme yeteneğini köreltmiş olmasından. Eskiden bi kitapçının rafları arasında dolanırken kitapları elime alır, evirir çevirir, arka kapağı, ilk cümleyi ve evet son cümleyi okur kolaylıkla anlardım bir kitabın ilgimi çekip çekemeyeceğini. Oysa Amerika’da bu yetimi yitirdim. Nasıl bilemiyorum. Sanırım her kitabın aynı allı pullu tanıtımlarla piyasaya sürülmesi ve bir de ilginç her kitabın hemen filminin yapılması sonucu olarak. Aman bana roman tavsiye etmeyin bu arada. Bu konuda tavsiye işleyebileceğine inanmıyorum. Ben hala kitabını avuçları arasına alıp koklaması gerekenlerdenim. Bakalım inşallah güzel bi hasat olur :) Herkese iyi fuarlar.

Bilgi: Fuar gelecek pazar bitiyor. Bakırköy ve Taksim’den servis var, ayrıca metrobüsle Avcılar’a kadar gidilirse oradan iett çalışıyor fuar alanına. Adres de bu: www.istanbulkitapfuari.com/

4 comments Kasım 1 , 2009

Previous Posts


Anketler

HSG'yi anlat diyenler, bakınız SIR başlıklı yazı.

Yeni komşu konusunda çoğunluk öyle ya da böyle tanışmak lazım diyor, mümkünse börekle

Yüzde 42'niz zannedersem çalışan anne olmaktan muzdarip olup yurtdışındaki gibi esnek çalışma saatleri olsun istemiş. Yüzde 38 halk kütüphanelerine imrenmiş. Yüzde 4 kitap, oyun, yemek kulüpleri burada da olsa demişler, ee kurun kendi aranızda, laf! Yüzde 17 başka şeylere özlem duymuş: netflix gibi, özgüven ve saygı gibi -ki onları bireysel olarak tesis mümkün değil. Bir de bir kişi hiçbişey istemem, memleketim, memleketim demiş. Ne güzel mutlu bi insan kendisi.

Yeni Yoklama:


Kim ne demiş?

tomurcuk on Güncel-leme
tomurcuk on Güncel-leme
annevebebisi on Güncel-leme
ayse on Güncel-leme
tomurcuk on Bir-lik

Peynir ekmek gibi gidenler

Ara

Blogroll

Enteresan

Müptelasıyım

Eskiler

Kategoriler

how to add a hit counter to a website

Blog Stats

Sakız ağacı tomurcuğu

Bahar