İş…güç
Dün ilk defa patronuma çemkirdim. Pişman değilim. İş ortamında ya da genel olarak topluluk içinde güdülmesi kolay bir insanım (bkz. Rachel’ın pushover olması durumu). Yok, çok iyi niyetli, çok cici bir insanım, hep verdim hep verdim muhabbeti yapmayacağım. Ama kolay yönetilebilecek bir insanım. Arada bir sırtım sıvazlandığı sürece işimi yapar, çok da arıza çıkarmam. Öyle bu benim sorumluluğum değil gibi çıkışlarım, işlerimi delege etmek gibi yöntemlerim yoktur. Bu uğurda koca bir kitabın indeksini bir yaz boyu uğraşa didine çıkarmışlığım da var, ömrümün iki yılını düşünce kuruluşu ve gazete tarayarak geçirmişliğim de. Sekreteryal işleri de yaparım, araştırma da yaparım, bulaşık da yıkarım. Hocamın vergi iadesini doldurmuşluğum da vardır. Sonunda bi efferim oğlum Ehmet aldığım sürece bu sürünmelerin gerekli olduğuna inanırım. Stajdan başlayarak, kahve bardağı taşıyarak yükselmenin erdemine inanırım. Bunca yıllık asistanlık-araştırmacılık hayatımda en sonunda dün teller koptu. Anlatması uzun hikaye, ama kısaca zaten elimde bir iş varken başka bir işin daha bana yüklenmesi, hafta başında yapılmayacak denen işin ”hani nerede” diye hafta ortasında sorulması ve kendi insiyatifimle sadece bize yardımcı olması için hazırladığım bir çizelgenin profesyonel standartlarda olmamasıyla eleştirilince ben de profesyonel bi biçimde çemkirdim. Kendi çalışma esaslarımı ve çalışma ortağımdan beklediklerimi açıkladığım paragraf saygılı, mesafeli de olsa bal gibi bi çemkirmeydi. Gurur duyuyorum. Bu sabah çemkirmeme yanıt olarak bir alttan alma alınca Mohaç zaferi kazanmış gibi havalara uçtum. İşte kendimi ezdirmemiştim, tepeme basamamışlardı sonunda. Büyümüştüm, adam olmuştum. Hem saygılı hem çemkirik olmayı beceren, ayakları yere sağlam basan bi kadındım artık. Sonra bu küçük adım mı acaba diye düşündüm herşeyin sonu. Egosu büyümüş kocaman olmuş, hırsı dağları delmeye hazır bi akademisyen olmaya ilk adım mı bu? Yoksa masumiyetimi mi kaybettim ben? Amaaan çemkirdim işte, canıma değsin.
Add comment Şubat 4 , 2010
Namus
Ayyy Allah aşkına şu habere bakınız. Gülsek mi ağlasak mı bilemedim. 3 yaşında iki veletten biri ötekini öpmüş. Anneler de birbirine girmiş. Herhalde erkek annesi ”heeeyt be koçum benim, götüüürrrrr” diye övünürken, kız anası da 3.5 yaşındaki evladına ”başımıza orospu mu olceeen” diye çemkiriyordu. Şaka bi yana kız anası, ”korktum” demiş. Pardon, neden korktunuz? El kadar bebenin kızınızı kaçırıp, namusunuzu kirletip sizi bu yaşta anneanne yapmasından mı? Cidden ya insan 3.5 yaşındaki bi çocuk 3 yaşındaki arkadaşını yanağından öpünce neden korkar, neden panik olur? Ayrıca dudağından da öperdi, birbirlerine özel bölgelerini de gösterebilirlerdi. Sonuçta cinsiyetlerini keşfettikleri, erkek-kız olduklarını anladıkları, eeen meraklı yaşları. Zaten 5-6 gibi de bitiyor, ergenliğe kadar rahatsınız. Velev ki, olur ya oğlan başka oğlanı da öpebilirdi. Herhalde o zaman kan çıkardı bu aileler arasında. Hayır, anlamıyorum, biz çocuklar sevgi içinde büyüsün diye geyik yaparken miniklerin birbirlerine sevgi gösterisinde bulunmasının ne sakıncası var? Ama suç o kız anasında değil, suç aynı muameleyi ona çeken kız anasının anasında ve hatta anasının anasının anasında, sülalaecek aynı mitakondriyal dnayı taşıyan o ailenin tüm kadınlarında. İşin vahimi öpülen kız da büyüyüp öyle bi ana olacak, öpen oğlan da büyüyüp dizine dövmeyen bir baba. Kısırız, döngüyüz, namusluyuz.
1 comment Şubat 4 , 2010
Açıkla-NA-maz
Bazı şeyler var ki, bir kova burcu insanı olarak aklım mantığım almıyor. Mesela burçlarla haşır neşir olmayı anlamıyorum. Ama haşır mıyım haşırım, neşir miyim neşirim. Takım tutmayı da anlamıyorum. İnsanın kendisini parçası olmadığı bir spor takımının başarı ve yenilgileriyle özdeşleştirmesi cidden saçma. Ama Sivas’a 5 çektik mi çektik, mesut muyum mesudum. Geçen sezonun son haftaları takıma küstüm mesela, onların haberi olmadı. Mantıksızlık sapına kadar. Millet denen kavramın ”inşaa” edilmiş olduğuna şüphem yok, bir ırkın diğerinden üstün olduğu gibi yanılsamaların iyi birer manipülasyon aracı olduğu da aşikar. Bana göre ırk yok, ortak dil var sadece. Bir de ortak refleksler. DNA bazında Türk’ten çok Anadolulu, Akdenizli, Ortadoğuluyuz çoğumuz, ama gel de bunu bana milli müsabakalarda anlat. Tuhaf. Bunca AVM, bunca alışveriş destekçisi teknoloji ve reklam, hepsi -biliyorum ki- beni harcamaya, şu çarkı döndürmeye itekliyor. Yine de ”almanın” hazzı yadsınamaz. Aynen gözardı etmeye çalışsam da sorun haline gelmekte olan internetten alışveriş çılgınlığım gibi. Mantık çerçevesinde düşününce iki insanın uzayan ömürler boyu, hem de klasik aile yapısını alt üst eden bu yaşam koşullarında, ‘’sonsuza kadar” bir arada kalmalarını beklemek en azından safiyane, aslındaysa salakça. Ama işte o iki insandan biri sizseniz bu düşünce, kulağa romantik ve olası gelmeye başlıyor. Bunca haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, sevgisizlik ortasına üreyivermek, pek iyimser, gelecek için mesnetsizce umutlu mesela. Ama herkes habire çoğalıyor. Daha bir dolu açıklanamaz şey var hayatta. Enine boyuna düşünüldüğünde mantıksız, ardına amaların dizildiği, gönlün illaki kaydığı. Ben örneğin şu anda Amerika’dakileri kıskanıyorum, Lost 6. sezonunu benden önce izleyecekler diye. Sabahın 6sında kalkıp izlemeyi düşünürken bir yandan, bir yandan da acaba hiç uyumasam mı diyorum. İşin içine zaman yolculuğunu soktukları an, dizinin zıvanadan çıktığını biliyorum, alt tarafı bir dizi olduğunu da. Ama…
Add comment Şubat 3 , 2010
Kutlama
Bin kere söyledim, gene söylerim: tüm özel addedilen günlere ya gıcığım ya da en azından onları iplemiyorum. Doğumgünleri hariç, doğumgünleri müstesna. Bunu yeni bir yaşı kutlamak olarak da görmüyorum. Sonuç itibarıyla bir zamanlar artan hücre bölünmelerimiz, başka insanlar için normal ama bizim için yeni bazı melekelerimiz (misal yürümek, okula gitmek gibi), uzayan boyumuz kutlama sebebi olabilirdi. Ama bugün hemen her gün beyin hücresi kaybederken, yenisini yapamazken, saçlarımız pigmentlerini, derimiz kolajenini kaybederken yaş almanın kutlanması fikri saçma. Güzel olan birilerinin, en çok da kendinizin, iyi ki varım yahu diyebilmesi. Hiç şüphemiz olmasın biz gittiğimizde dünya hiç buraya uğramamışız gibi dönmeye devam edecek, ama biz üzerindeyken birilerinin bizi umursaması güzel.
Bu ”birilerine” dahil olan Wayn.com, BirthdayAlarm.com, Migros Club, Türksat Kablo, İdefix, VaranMiles, Bonus Kart, 444Cicek ve bu güzel günü 50 bedava mesajla taçlandıran Turkcell’e teşekkür ediyorum. Bu sanalların yanında varlığımın sevildiğini, umursandığını bugün ve her gün kafama çakan herkese gelince. Bugün arasınlar ya da aramasınlar, akıllarının bir köşesindeki kıymık gün sonunda ”Laaannn bugün tomurcuğun doğumgünüydüüüü” nidalarıyla akıllarına düşsün ya da düşmesin, ben hepsini, hepinizi kocaaaman, bahçeli bir eve hapsedip bir Elmira manyaklığıyla sabahtan akşama başınızı okşamak, yeminizi suyunuzu verip canınız pörtleyene kadar sizi kucaklamak istiyorum. İyi ki yanınızda, yakınınızda, gözlerinizde varım.
3 comments Şubat 2 , 2010
Sobe
Şirinanne beni hedef göstermişti çanta dökme konusunda. Zevkle icabet ettim davetine. Yalnız bu aralar ağır çantalar taşıyorum. Ya bilgisayar çantası ya da küçük bir dağcı çantası. Ben de mini mini çantasını eline alıp pıtır pıtır yürüyen, kamburu çıkmayan bir insan olmak istiyorum.
1. Bilgisayar çantası.
2. Kemal
3. Okunması gereken makale ve kalemler.
4. Güneş gözlüğü
5. Sağdan sola: USB bellek, ipod mini, akbil şeklinde ayna.
6. Siyah mini çantadan çıkanlar: hijyen sıvısı, başağrısına karşı hap, ruj, parlatıcı, rimel,günlük ped, çanta askısı.
7. İki adet basit model cep telefonu, müslibar, yemek fişi.
Ve de altta koymayı unutup sonradan fotoğrafladığım cüzdanım.
Add comment Şubat 1 , 2010
Aktivite
31. Tomurcuklanma Şenlikleri kapsamında dün annemle İstanbul’dan bir gün çaldık. Pek yorulduk, pek eğlendik. Bu fikri bize veren başta Minnoş hanım olmak üzere, tüm emeği geçen Fest Turizm çalışanlarına teşekkür eder, gözlerinden öperiz. Bence her doğumgününde insan anasıyla başbaşa birşeyler yapmalı, sonuçta eeen başında sadece ikimiz değil miydik bu dünyada? Gene bir gün için de olsa bir ve beraber olmalıyız.
Aktivite alanımız İstanbul’un içinden hep geçtiğim, ama hiç bilmediğim bir semtiydi: Tophane-Cihangir. Havanın da açmasıyla çok güzel bir gün geçirdik, bu semtin dokusuyla ilgili öğrendik de öğrendik. Çok eskiden bu bölgede bir koy varmış, Bizans döneminde Gümüş Şehir olarak adlandırılan bakir, ağaçlık bir alanmış burası. Eski birkaç mabed varmış. Osmanlı döneminde imara ilk açılması Fatih’in Tophane-i Amire’yi inşa ettirmesiyle başlamış. Ardından 16. yüzyılda Kılıç Ali Paşa koyu esirlerine doldurtarak külliyesini buraya yaptırmış. Camiyi Mimar Sinan tasarlamış, Ayasofya’nın küçük bir modeli gibi bu camii. Sıcacık, namaza davet eden bir yer. 18. yüzyılda inşa edilen, iki adım ötedeki Nusretiye Camii ise dışında çok süslü, içindeyse daha mesafeli, daha Batılı.
Gözünüzde canlandırın. Beyoğlu’nun iskelesi Tophane. Burada gemiden inen Avrupalılar Tophane meydanında gazi topların önünden geçiyorlar. Bir yanlarında Kılıç Ali Paşa Camii, duvarlarını dalgalar yalıyor. Bir yanlarında Tophane çeşmesi, üzerinde narlar, limonlar, armut ağaçları olan bir Lale devri çeşmesi. Teknesindeki tatlı labirentten suların süzüldüğü… Karşılarında Tophane, içinde dualarla topların döküldüğü, eriyiğe helal paraların sadaka olarak atıldığı. Sağda Topçu mektebi, hamamı, mescidi. Arada semtin dokusu ahşap evler. Dolmabahçe sarayına doğru giderseniz, Hünkar Kasrı, Nusretiye Camii. Biraz ötede Çifte Saraylar (şimdinin Mimar Sinan Üniversitesi), paşaların yalıları ve Molla Efendi Camii. Kaldırımda hızlı hızlı yürüyen bir adam var. Caminin köşesindeki muvakkithaneden namaz saatini soruyor, sebilden serinliyor. Yolun karşısında uzun bir kuyruk var, Almanya’ya işçi alacaklarmış, İş ve İşçi Bulma Kurumu’nda muayeneler yapılıyor. Anısına Cumhuriyet’in 50. yılında yapılacak 50 heykel projesine bir de işçi heykeli ekleniyor. Bugün Tophane’nin yanındaki parkın içindeki yıkıntı o heykel, 70′lerde işçi heykeli sakıncalı, yıkıyorlar. Bir buldozer geçiyor 1956 ”imar” projesinde, önüne ahşap evleri, tekkeleri katıp. Şadırvanlar, çeşmeler taşınıyor bu alt üst etmede. Deniz kenarında uyumak isteyen Kılıç Ali Paşa’ya inat deniz bir daha doldurulup bugünkü Liman işletmeleri ve depolar yapılıyor. Bir bilen, bir anlatan olunca İstanbul’un bir müstesna semti tüm geçirdikleriyle, tüm yüzyıllarıyla canlanıyor gözünüzde.
Add comment Ocak 31 , 2010
İhtiyaç
Teknolojinin asıl başarısı ihtiyacımız olduğunun farkında bile olmadığımız şeyleri elzem ihtiyaç olarak bize sunması, zamanla kabul ettirmesi. Her yerden ulaşılabilir olmak, yürürken, otobüste, her an yüzlerce şarkılık arşivimizden parçalar dinlemek, sokak ortasında internete bağlanmak olağan gereksinimlerimizden değildi bir zamanlar. Bazılarımız için hala değil. Ama birçoğumuz bu yeni gereksinimleri keşfettikçe teslim oluyoruz. Şimdi de farkında olmasanız da nurtopu gibi yeni ihtiyacınız oldu: Apple’ın yeni tableti, Ipad. Ipad, akıllı telefonla dizüstü bilgisayar arasındaki boşluğu doldurduğunu iddia eden dokunmatik ekranlı bir tablet, daha doğrusu Mac Air gördüyseniz, onun sırf ekranı boyutlarında bir cihaz.
İlk bakışta hiç de mantıklı değil böyle bir cihaza gereksinim duymak. Canınız ne istiyorsa dizüstü bilgisayarınızda veya 3. jenerasyon telefonunuzda yapabilirsiniz, bir ara çözüm de ne ola? İkinci bakıştaysa Ipad açıkça Amazon Kindle’ı şutlayacak, zamanla piyasada tutunacak bir cihaz. Kindle, mobil okuma aracı. Amazon’dan elektronik kitapları Kindle denen cihaza indirip okuyabiliyorsunuz. Binlerce kitap elinizin altında. Kuşkusuz ben de sayfa kokusunu, parmaklarımda kağıt kesiğini, sayfa ayracını seven bir bünyeyim. Zaten bu yüzden kitapların 100 yıldan önce müzelik olmayacağına da eminim. Ancak özellikle bizim gibi akademisyenler için Kindle türü cihazlar çok kullanışlı. Şu anda evimizde bir oda tamamen kitap dolu ve de ayda en az 3-4 kitap alırken, erkişi Ankara’nın eskici pazarından her ay eli kolu dolu çıkarken daha şimdiden sonumuzu vahim görüyorum. Hazret, daracık koridorlarımızı da kitaplıkla kaplamaya hazır, hatta bıraksam tüm duvarları. Durum böyleyken bir kısım kitap yükünü Kindle gibi bir cihaza aktarmada sorun görmüyorum. Bir de seyahatlerde tüm kütüphaneniz, makaleleriniz, sunumunuz yanınızda. Bu noktada İpad, Kindle’a 120 basıyor. Çünkü sadece İbookstore denen kitapçıdan istediğiniz kitabı indirmekle kalmıyorsunuz, film izliyor, video ve fotoğraf saklıyor, internete giriyor ve yazı yazabiliyorsunuz. Okuma arayüzü de son derece kullanışlı. Zaten Apple ürünlerinin başarısı, siz daha kullanmadan içgüdüsel olarak cihazları kullanmayı bilmenizde. Bir de tabii yayınevlerinin artan maliyetlerini azaltma, korsanlığın önünü alma gibi çıkarları düşünüldüğünde İpad onların da işine geliyor. Kısacası kapitalizmle kol kola veren teknoloji sayesinde artık birer İpad’e ihtiyacımız var. Şu videoyu izledikten sonra bir yanım burun kıvırmayı sürdürse de bir yanım John Lennon görmüş 1960lar hatunu gibi çığlık atmak istiyor.
7 comments Ocak 28 , 2010
Gidiş-gelişler
Malum iki şehirli bir hayat benimkisi. Hep bi uzaklıklar durumu. Misal bir önceki yazıya konu olan 10 sayısından bilfiil yanyana olan yılları saysanız 3,5-4 ancak eder. Kendi adıma ergenlik dönemimde çok uçan leylek görmeme bağlıyorum bu bahtsızlığımı. Yine de kaderi suçlamamalıyım, ben seçtim hepsini. Ara ara pişman da oluyorum ya neyse, bundan değil de bir öncekinden. Aç parantez pişmanlık nedir bilmem diyenler ya hiçbir şey kaybetmemişlerdir ya da düpedüz yalancıdırlar, bu kadar da netim. Kapa parantez. İki şehir arasında mekik dokurken, mekiğin Ankara ayağı şu aktivitelerden oluşuyor: çamaşır, ütü, dondurucuya atılan yemekler, dişçi ziyaretleri, kayın ziyaretleri. İnşallah, tahtaya tak tak, yeni yaşıma yeni dişlerimin damağıma vidalanmasıyla giricem, yeniden 28 dişli olucam (32-4 20lik diş). Mekiğin İstanbul ayağıysa kar, soğuk, iş demek. Bu ay projenin ikinci kısmına başlıyoruz, yani mülakatlara. Konuşmayı severim (yok cidden mi? inanmaz kimse) DE acaba iyi mülakat yapabilir miyim bilemiyorum. Göreceğiz. Bu vesileyle çok ünlü olmasalar da bir dönemin yüksek bürokratlarıyla tanışacak olmak büyük bir şans. İnşallah güzel gider, bana dua edin anacııım (Olacak O Kadar’daki gibi okunacak). Ek olarak nevrotik iki adet ebeveynim var gidiş-gelişlerime karışıp duran. O saatte gelme buzlanma olur, bu saatte binme otobüse bora var diyorlar, sen ene iyisi uçağa bin. Yok yaaa. Uçaklarda bu haftasonu ne acayip rötar olmuştur kim bilir. Tamam, anlıyorum, evhamları sevgilerinden. Ama ben de ölümüne susamamış, zekası en azından normal seviyede varsayılması gereken 31lik bir hatunum. Ohh söyledim işte, ne var! Sonuç itibarıyla telefonda biraz bağırmış olabilirim, memnun değilim ama olabiliyor napalım. Gidiş-gelişlerime sıkışan atkılarım, berelerim, çizmelerim var. Neyim Ankara’da, neyim İstanbul’da karıştırıp duruyorum. Sürekli bir bişeylerimi kaybettiğim hissiyle dolaşıyorum. Misal ayakkabılığı düzenlerken geçen kış sonunda aldığım bir çizmeye rastladım, tam da almayı düşündüğüm çizme meğer zaten dolabımdaymış. İmelda olma yolunda hızla ilerlediğimi biliyorum, klişe bir ayakkabı takıntısına sahip olmanın dayanılmaz utancını içimde taa derinlerde hissediyorum. Ama gene de çizmeyi bana unutturan bu geliş-gidişlerdi, onları suçluyorum. Bu gel-gitler kafama kaktı ki, evimi çok seviyorum. Sevdiklerimin sayısal çoğunluğu ve kalbimin büyükçe bi kütlesi İstanbul’da olsa da, artık Ankara’da olmak, evimde kalmak, uzunca bi süre bavul toplamamak istiyorum.
4 comments Ocak 26 , 2010
10
10 yıl önce bugün (belki de 25 Ocak, hala tartışma konusu) mesaj kutumda bir ileti belirdi. Üç paragraf, kısacık, nasıl dengeli, nasıl düzgün bir mektup. Ne ağlak ne de sırnaşık. İlan-ı aşk değil katiyen, eli yüzü düzgün bir ”daha yakından” tanıma arzusunun dillendirilmesi. Bir de düşünceli, beni zor durumda bırakmamak için arkadaşlığımızın her şart altında devamına söz veriyor satırları. Yani arkadaşlığımızı rehin almıyor, hayalperest aşk nameleri düzmüyor, adam gibi gelmiş ruhuma yakından bakmak istiyor. İyi de bakalım ben o kadar yakından dikizlenmeye hazır mıyım? Sevda, en başta kendimizle sıkışıp kaldığımız bir asansör gibi. Kaçacak tek bir delik yok. Tüm çirkinliklerine, bencilliklerine bakacaksın, bakmakla kalmayacaksın seveceksin onları, sevdireceksin. Bu ve benzeri abuk cümlelere mazur bıraktım kendisini ertesi akşam. Ertesi akşam, çünkü düşünmem için zaman vermek istedi bana. Karlı, soğuk bir Ankara akşamıydı. Yurttan çıkıp bi yerlere yürümek istedik, başaramadık, her yer kapalıydı. Sonunda yurdun altındaki o köşe masaya geçip oturduk çaylarımızla. Ben, zırvalarımı, amalarımı o kare masanın her karışını gözlerimle ölçe biçe sayıp dökerken, o sükunetle oturdu karşımda. Sonunda sakin sakin bana evlenme teklif etmediğini, alt tarafı ”yakından” tanımak istediğini söyledi. Afalladım. Karşımdaki benden büyük, benden sakin, benden mantıklı, benim paniklerime, tribal enfeksiyonlarıma pabuç bırakmayacak, üstelik yeşil (mavi veya gri de olabilir, tartışma konusu) gözlü bir adamdı. Üstelik dostumdu, arkadaşımdı. 10 yıldır karşımda aynı sükunetle oturuyor, 10 yıldır herşeyimi ona anlatıyorum, ona anlatmak için yaşıyorum. 10 yıldır her 24 Ocak’ta bana aynı mektubu gönderiyor, yine nefessiz okuyorum her defasında.
6 comments Ocak 24 , 2010













