Karar-sız

Hani biraz ötedeki otobüs durağına sakin sakin yürürken aaa o da ne binmeniz gereken, binmezseniz yarım saatten hallice beklemeniz gereken otobüsü görürsünüz ya… Koşsanız karizma çizilecek ama ihtimal yetişeceksiniz, koşmazsanız kesin kaçacak, koşar da kaçırısanız nefes nefese kaldığınızla, saçı başı dağıttığınızla kalacaksınız. Ve de bu salak ihtimal hesaplarını yaptığınız her an durakta beklemeye o kadar yaklaşıyorsunuz. Kadıköy’de dersaneye gittiğimiz yıllarda böyle bir arkadaşım vardı. Koşsam mı koşmasam mı derken benim içime fenalıklar getiren ve de sonunda illaki otobüsü kaçıran. Aha hayat için güzel bir metafor, yazar şimdi buradan sarıp makaraya dümdüz gidecek diye düşünüyor olabilirsiniz. Düşünmeyiniz. Her otobüsün peşinden koşun, her riske atın kendinizi diyecek adam değilim ben. Bana düşmez. Ki çoğu zaman strese girmektense kulaklıklarımı takıp bir sonraki otobüsü beklemişliğim ve beklerken mutlu olmuşluğum da vardır. Ne yaparsanız yapın sizin seçiminiz, ama Allah rızası için kararsız kalmayın.

Misal bilgisayarının kablosunu evde unutmuş olan, salaklığına doymaması gereken ben. Ev dediğin bir minibüs atımı uzaklıkta. Şimdi gitsem 5e kadar rahat rahat çalışırım. Ama gitmezsem 3 buçukta şarjım biter (evet mac böyle güzel bişey işte, tahtaya vurun). Gitsem mi gitmesem mi ayyyy. Hayatta nefret ettiğim şeylerden biri de bu: kararsızlık. Gitmiyorum lan. Kitap okurum fena mı!!!!

Add comment Aralık 3 , 2009

Minare

Minareyi yasaklamış İsviçre referandumu. Alkış alacak hareket belli: İsviçrelilere saydırmak. İnsan hakları, AİHM, inanç özgürlüğü, Osmanlı millet anlayışından dem vurmak. Ya bi dakka, bi durup başka tarafından bakalım işe. Minare kutsal bir mimari öge midir? Yani Hıristiyanların ikonları gibi midir? Yok değil tabii ki. Bi işlevi vardır di mi? Tepesine müezzin çıkar, ezan okur. Aslında gözünüzün önüne gelen minare imgesi de Türk-Osmanlı minaresidir, böyle uzun, kalem gibi olanlar. Arap ülkelerinde daha basık minareler vardır, hatta ilk camilerde minare yoktur. Neden olsun ki? Zaten cıncı kadar bi köy çölün ortasında, çık çatıya, oku ezanı herkes duyar. Osmanlı kentlerinin büyüklüğü biraz da minarelerin uzamasının nedeni. Peki bugün minarelerden mi okunuyor ezan? Hayır. Nerede öyle gür sesli, kendine güvenen müezzin. Bir ara banttan okuyorlardı. Şimdi gene çatlak sesle okuyorlar. Misal Üsküdar’da akşam ezanı vakti. Bi satırı Valide Camii müezzini söylüyor, bekliyor ki Mihrimah Sultan Cami’nin müezzini tekrarlasın. Üst üste okusalar o hopörlörlerle kanon yapacaklar. Bi kere neredeyse yarışıyorlar sandım. Biri uzattıkça diğeri onu geçmek için daha da uzatıyor. Neyse, yani minare bugün işlevi kalmamış bir mimari ögedir. İstense minaresiz camii pekala olabilir. Bunun önünde dini bir engel yoktur. Minare artık bir simgedir tamamen. Yurtdışında minare dikmenin, hele hele derme çatma çatıdan çıkan, göze zarar minareler dikmenin tek nedeni biz buradayız, biz varız demektir. Bir kimlik meselesidir. Allah’ın İsviçrelisi de ben sizin kimliğinizi istemiyorum diyor simgeyi reddederek. Orası onların ülkesi değil mi? Evet, öyle. O zaman orada yaşayan müslümanlar oranın kurallarına uymak zorundalar. Bizde misyonerlik olmadığına göre ya oraya uyarlar ya da kendilerine uyan yerde yaşarlar. Minaresiz camilerini yapıp bir güzel de inançlarıyla yaşayabilirler. Bu işi zıvanadan çıkarıp kutsala bağlamak saçma olur.

Biz bu gavurların ülkesindeki minare meselesini bırakalım da kendi ülkemizdeki marketüstü camii, kadın bölümlerini yeraltına indiren camiler, çatlak sesli müezzinler meselelerine bakalım.

Add comment Aralık 1 , 2009

Huzur

Muhafazakar kesimde pek sevilen bir sözdür huzur. Yaşlı evlerine huzurevi denir. Sevgi, aşk, tutku falan istemez evlenip boşanan kadınlar, huzur isterler huzur. Sağlık ve huzur yeter, yetmelidir bize. Başarı, sevda, hırs neyimize? Köşe yazarları yazmasa, tüm gazeteler aynı haberleri yapsa, kimse bağırmasa, protesto etmese, şikayetçi olmasa, vırvırlanmasa, itiraz etmese, eleştirmese, küfretmese, sayıp dökmese, herkes birlik olsa, beraberlik ruhu içinde yek vücut olsa, huzur egemen olur bu memlekete. Huzurdan anladığınız sessizlikse eğer… Nasıl sus pus, nasıl da düzenli, huzurlu bi yer olur ülkemiz. Çıt çıkmaz. Üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi, kimsenin kimseyle ters düşmediği, kimsenin kimseyi makaraya almadığı, karikatürünü çizmediği, çizemediği bir huzur-evi timsali oluruz. Cennete döner biricik vatanımız. Buysa anladığınız huzurdan, SSCB pek bir huzurluydu Stalin zamanında ve de buysa huzurdan beklentiniz yok birbirinizden farkınız darbe isteyenlerle!!!

Add comment Aralık 1 , 2009

Kurban

Size bi sır vereyim mi? Ben küçüklükten beri kurban kesiminden hiç ama hiç rahatsız olmam. Arka bahçemizde kesilirdi ben küçükken. İzlerdim, sonra sepetle etleri balkona çekerdik, hiç umurumda olmazdı. İçimde bi Dexter mı vardır nedir? Bayrama gelirken uçak kuyruğunda toplu cinnetin eşiğindeyken hepimiz, arkamdaki kız öyle diyordu arkadaşına:” Ayy ben çok fena olurum. Yazıııık. Ben 18 aylıkken kurban kanını alnıma sürmüşler de ondan travma geçirmişim sanırım…” Oha o kadarcık şeyden travma geçiriyorsan yaşama sen bu memlekette. Hayvanları sevmediğim sanılmasın. Ama hayvanseverlik adına vejeteryan olmayı, hayvanların usülüne uygun kesilmesine bile karşı çıkmayı an-la-mı-yo-rum. Koyun veya inek dediğiniz hayvanlar yüzyıllar önce evcilleştirilmiş, salak ve kendine haline bıraksanız yaşamlarını sürdüremeyecek canlılardır. Hepimiz vejeteryan olsak mesela 1 ay içinde kurtlar, sırtlanlar, vahşi hayvanlar yer bitirirler koyuncukları. İnekler biz beslemediğimiz için bir süre sonra patır patır ölürler. Yani ben hayvanseverliğimden etoburum. Haaa sokak ortasında ayak bileklerine bıçak atılarak, eziyetle öldürülmelerini ise esefle kınıyor, Allah topunuzu davul etsin diyorum.

Bayram vesilesiyle erkişiyle kendimizi sinemalara attık. İki çift sözüm var. İlki sakın Yedi kocalı Hürmüz’e gitmeyin. Ezek Akay’a dair umudunuz bizimki gibi kırılıp, tepenize inmesin. İkincisiyse Neşeli Hayat’a gidin bi zahmet. Mekanlar, oyunculuklar, basit ayrıntılar süper olmuş. Bir de ana karakter Rıza’nın yaşadığı o minicik, içi dolu turşucuk değişim, gavurların subtle dediği cinsten nasıl da cuk oturmuş. Rıza’nın hayatı değişmiyor, ama Rıza’nın hayatına bakışı hafiften değişiyor, ve de bambaşka oluyor herşey. Mızırdak bi insandan neşeli bi hayat nasıl çıkar, bakın görün. Herkese hayırlı bayramlar!!!!

3 comments Kasım 29 , 2009

Sürfile

Haftasonu ya evci çıktım ben. İstanbul’un bir ucundaki babaevine kendimi atıp kebaba bağladım. Sefam olsun. Hazır evdeyken bi faydam olsun diye düşünerek annemin yıllardan sonra kavuştuğu otomatik dikiş makinesini çözmeye adadım kendimi. Aç parantez: Annem iyileşti bu arada. Geçirdiği neydi bilemiyoruz, ama süper bi bakımla kendine geldi maşallah. Annem efsanevi Kız Meslek Lisesi mezunlarından, biçki-dikiş bölümü. Her giyilenin evde ve elde dikildiği günlerin öğrenim seçimi bu. Bayram öncesi Sümerbank’tan özenle kumaş seçilen günler de çok uzak değil zaten. Off ne özenirdim o top top kumaşları pat pat indirip, seri hareketlerle elindeki metreyi kullanan tezgahtarlara. O Sümerbank’ın da o kumaşların da kendilerine özgü bi kokusu vardı. Ben diyeyim göz tokluğu siz deyin bayram sevinci. O kumaşlar kağıtlara sarılı halde eve getirilir, Almanca Burda’dan seçilmiş kalıplar yerlere yayılır, beyaz sabunla kumaş işaretlenir, kıymetli kumaş makasıyla biçilir, sonra gelsin geceler boyu süren tıngır tıngır makine sesi. Provalardan hiç hoşlanmazdım. Benim istediklerim büyük ihtimalle o zamanın Singer teknolojisiyle mümkün olan şeyler değillerdi. Ama gel de anlat bunu altı yaşındaki çocuğa. İlerleyen yıllarda annem döküm Singer makinesine motor taktırdı. Ayak pedalından kurtuldu. Ama gene de bizim evde dikiş dikilmesi demek tüm işlerin durması demekti. Taa ki geçen 13 Kasım’a kadar. Babam anneme yeni, bilgisayarlı bi makine hediye etti. Bana da gün doğdu tabii. Başladım annemle pazarlığa: Ben sana makinenin kitapçığını okuyup öğreteyim, sen de bana biçki dikişi. Ben anlaşmanın bana düşen kısmını bugün hallettim. Öğrenme kısmı içinse ortak bi ceket projesine başlayalım diyoruz. Eğer basit bi etek dikecek hale gelirsem bi makine de ben almak istiyorum gelecek yıla. Ceketi biçme ve dikme aşamalarını da buradan resimlerle yayınlayıp bir aceminin, bir kumaşı mahvetme aşamalarını huzurunuzda belgelerim belki. Keşke okullardaki abuk ev ekonomisi dersi yerine hem erkek hem kız öğrencilere seçmeli dikiş, marangozluk, bahçecilik, yemek dersleri verilse…

4 comments Kasım 22 , 2009

Liste

Artık İstanbul trafiğinde yaşıyorum ya, en azından haftada bir iki kez, gene bişey yapmalı moduna girdim. En son böyle olduğumda gazetecilere, politikacılara mesajlar yazmıştım. Anlamıyorum, nasıl olur da hala bu ülkede bi trafik platformu kurulmaz, her hafta oturma eylemleri yapılmaz, anlamıyorum. Çok büyük başka dertlerimiz var çünkü. Hep de olacaklar ve biz bu işe asla el atamayacağız. Çok bişey istemiyorum vallahi billahi. Şu hödükler sinyal verseler, soldan sollasalar bana yetecek. Ben de kendi çapımda intikam almaya karar verdim. Kara Liste diye bi sayfa ekledim. Oraya ölüm ve yaralamalı, cinayet gibisi fazla direkt tasarlayarak adam öldürme/yaralama kategorisine girmesi gereken her olayı, her salağı yazacağım. Umudum şudur: bu insan postu taşıyan yaratıklar para cezası veya 2 yıl hapisle kurtulup dışarı çıktıklarında tanıştıkları bi kız, bi patron, herhangi biri bunları gugıllasın ve haberleri çıkmasa da bu listede adları çıksın, sürünsünler. Ama onlar cezasını çekmiş olacak zaten diyebilecekler varsa aranızda de gidin başka blog okuyun. Günün birinde kameralı cep telefonu edinebilirsem bu manyakların trafikteki hallerini tespit edip yayınlamayı, abartıp savcılığa ihbar mektubu yazmayı da düşünüyorum. Hiç acımıyorum bu şerefsizlere. Büyükbaşlara dilekçe yazmaya da aynen devam edicem (bkz. Shawshank Redemption).

Add comment Kasım 20 , 2009

Yavru

Konuya bodoslama dalmadan önce annem daha iyiymiş, ateşi düşmüş. Geçmiş olsun diyenlere, içinden geçirenlere teşekkürü bir borç bilir, konuma dönerim. Malum yavrulama yaşlarındayız. Toplum beklentisi çoğalmamız yönünde. Birsek iki, ikiysek üç, üçsek dörtlememiz, arkalara doğru ilerlememiz ve basamakta durmamamız bekleniyor bizden. Lise son sınıf gibi posta koyardık bu beklentilere. Beklentiler mutsuzluk sebebi leyyn derdik. Niye toplum istiyoo diye çocuk doğurucam bu ne dayatmadır derdik. O zamanlar östrejen hormonunun üzerimizdeki etkisinden bihaberdik. Bebeleme durumu giderek Ugg bot almak gibi oldu. Fikirden başta hoşlanmasan da sonra diyosun ki ”aaa herkes yapıyoo demek ki matah bişey”. Crocs çılgınlığı da böyle aldı yürüdü, tayt üzerine bol hırkalar da böyle tepemize çıktı. Ama tabii ki abartıyorum teşbihte. Yaşıtım herkes yapıyor diye yavrulamaz insan… Yoksa yavrular mı? Çünkü telesizlikten gezindiğim forumlarda yalnızlıktan, can sıkkınlığından, kocası iyi baba olacağı için ya da evindeki üçüncü odanın atıl durmasından sıkıldığı için yavrulayanlar olduğunu gördüm. Yani elalem çok da takılmıyor mevzuya, doğuruyor, bırakıyor kuzusunu büyümeye. Bizim gibi az buçuk mürekkep yalamış, çok bilmiş hatunlar oturup kafa patlatıyorlar. Patlatma işlemi doğurunca da bitmiyor. Yemesi, içmesi, sıçması, uyuması, giyinmesi için kafa patlatıyor türevlerimiz. Öbür tarafta elalem halıya salıyor, sokağa salıyor, onunki de büyüyor seninki de işte. Sen patlak kafana yan! Bugün düşündüm de hatunun biri bebesi doğduktan 2,5 yıl sonra sinemaya gittiğinden bahsediyordu. Nassı ya? Hiç mi kova burcu anne yok ortalarda? Durun, toparlayayım. Kafamdaki şudur: Yavrulamayı düşününce kimse 5 yaşında bir çocuk doğurmayı düşünmüyor ya da 13 yaşında bi ergen ya da 22 yaşında bi yetişkin. Bebe isteyen herkes, tam manasıyla bebe istiyor. Camekandan yavru kedilere bakıp bakıp bi gün içeri dalıp o kedilerden birini kapıp eve götürmek gibi. Büyüyeceğini bi an için unutup. Yavrulamak da anlık bi bilinç ve mantık kayb sonucu gerçekleşiyor sanki. Lan bu şey büyüyecek ve sen hep ORADA olmak zorundasın. Kendini yere atıp debelenirken de, kapıyı suratına çarparken de, ”beni anlaaamıyorsuuun” diye sana bağırırken de, gece arkadaşında kalacağını söyleyerek suratına yalan atarken de, hep ORADA olacaksın. Tuhaf yani. Şimdi bebesi olanlar, çok güzel bi duygu olduğundan bahsedebilirler, olunca anlarsın falan derler. Güzeldir de eminim. Ama eğer geçici bir bilinç kaybı veya can sıkkınlığı sonucu değilse yavrulama kararının alınmasında en önemli etken dünyayı kurtaramayacağının ayırdına varmış olmaktır sanırım. Yaşın 30dur artık. Ve de büyük bir şirket kurmuyorsan, süper işlere imza atmıyorsan, Ana Britannica’da bi sayfan yoksa, dünyayı değiştiremeyeceğin ortadaysa yapılacak en doğru şey genetik mirasını ortaya döküp başarını yavrulamaktır. Bu anlamda çok başarılı ve önemli insanların çocuk sahibi olmamalarını da anlıyorum. Gerek yok çünkü. Ama yaparlarsa da güzel yani. Onlardan daha çok olması lazım. Kadınların kariyerleri için kendilerini daha az yırtmaları da biraz bu yavrulama sonucu ortaya çıkan başarı ve tatmin duygusundandır belki. Böyle bakınca yavrulama geriye bir iz bırakma adına bir katliam yapmanın yanındaki tek seçenek gibi görünüyor. Yani toplumu suçlamaya gerek yok. Onlar dayatmasa da biz bunu dayatırız kendimize.

Yazılı halde sözlerin aldığı ucube hallerin farkındayım. Bu yazı ne karamsar ne de anneliği yerici bi yazıdır, bu böyle biline. Aklıma gelen bişeyi çiziktirdim o kadar. İnsanın özgürlüğünü bu kadar bilerek kısıtlamasının açıklamasını bulmaya çalışıyorum. Muhtemelen bulamayacağım, çünkü bu iş mantıkla değil herhalde ancak kalple açıklanacak bişey. Olsun fikir cimnastiğidir.

4 comments Kasım 19 , 2009

Sık-kın

Üfff içim sıkıldı. Annem A gribi oldu sanırım. Doktora gitmişler. Normal grip belirtileri var ama kendisi bütün aile gibi normal gribe karşı aşılı. Yani A gribi olduğuna emin gibiyiz. Ve de kendisi bir aydır kimseyle öpüşmüyor, maske kullanıyor. Ben geçen haftaki arkadaş toplantısını suçluyorum. Ya da işte olacağı varmış. Diyeceğim o ki, kendini bu kadar koruyan bi insan bile yakalandıysa salgının daha da yayılmaması bir mucize. Aile içinde bile fazla sarışıp öpüşmedik bir süredir, inşallah arkadaşlardan veya yakın çevremden virüsü taşıdığıma kanıt olacak birşey duymam. Şimdi 6-7 saatlik Ank-İst yolculuklarında bile maske taktığıma memnunum. Birşey değil sevgili Varan ve Ulusoy yolcuları. Sonuçta bir grip gibi hafif atlatılabileceğini bilsem bile korkuyorum. Eve gitmeme babam izin vermiyor. Kendilerini karantinaya aldılar. İnşallah çabucak geçer ve annem de Allah’tan aşılılar kervanına katılır. Pöff hatta öfff. Ama en çok böyle anlarda sukünetini korumalı insan değil mi? Al sana bi imtihan. Bu imtihanda yardımcılarım erkişinin bilgisayarıma yolluk olarak yüklediği filmler ve diziler. Koca bir Madmen sezonu var ki, daha açmadım. Ama Proposal denen filmi izledim ve de beğendim. Evet klişe bir romantik komedi. Sürpriz yok. Başını, sonunu, ortasını, muhtemel sahneleri şakkadanak tahmin ediyorsunuz. Ama hiç sorun değil. Gene de eğlendirici, mesut bir film bu. Sıkkınlığa birebir. Zaten Ryan Reynolds’ı severim, hem de taaa Two Guys, a Girl and a Pizza Place dizisinden beri. Bu diziyi de izlememiş olan varsa şiddetle tavsiye ederim. Sandra Bullock da filmde 35 yaşlarında birini oynuyor 40 yaşlarında biri olarak, yerseniz. Ama o da başarılı. Galiba korku ya da dram yapmaktan bile zor iyi bir romantik komedi yapmak. Gülse Birsel bu işe de bi el atsa yahu. Ondan sonra Year One denen iğğğrenç ötesi filmi atlaya zıplaya izledim, çıkarmak istedim çıkmadı. Unutmayı umuyorum. Ondan sonra da eski dosta uğradım. Anımsar mısınız bilmem, V veya Visitors desem. Benim gibi bilim kurgu manyakları hatırlarlar. Diana, fare yeme sahnesi, yızldız çocuk. Ahh ah. Ne günlerdi. Gece yarılarına kadar oturur izlerdim V’yi. Şimdi Amerika’da yeni versiyonu gösterilmeye başlanmış ABC’de. Başrolde Lost’taki kimsenin sevmediği sarışın teyze var, kendisi bir adet Dana Scully türevi rolde. Diana yerine Anna var, o da Joss Whedon’un Firefly denen sonra filmi de yapılan kült dizisinden sevdiğimiz bir abla. Şimdilik iki bölüm yayınlanmış, iyi gidiyor sanki. Bilimkurgu gibisi var mı can sıkıntısına… Ama işte ne yapsam gene de beynimdeki kıymık öylece duruyor. İnşallah bu sınavı geçebiliriz ailecek.

6 comments Kasım 18 , 2009

Düğün

Gene Ankara’dayım. Artık yavaş yavaş sabahları uyandığımda hangi şehirde olduğumu düşünmemi gerektiren noktaya ilerliyorum. Kısa çöpü çeken Ankara olunca yapılacak ne kadar iş varsa 2-3 güne sıkıştırmaya başladım ve de Ankara gözüme bi başka güzel göründü. Sabah dışarı çıkınca içime çektiğim taze yağmur kokusu, parlak günes sosuyla pek bi güzeldi sanki. Ve zaten çok güzel bi kadın olmayan, ciddi kütüphaneci havasındaki Ankara farkettim ki, beni hiç hayalkırıklığına uğratmadı. Oysa bir haftadır İstanbul’da otobüs ana arterleri üzerinde her çirkin yapıyı görüşümde dudağını iki santim dışarıdan kontürleyen Seren Serengil’i görmüş hissine kapıldım. Yüzüm buruştu, midem biraz burkuldu. İnsanın İstanbul’da yaşayabilmesi için iki şeye ihtiyacı var: evine tek vasıta uzaklıkta bir iş ve bir gözbağı. Gözümü bağlayıp Dolmabahçe’ye, Moda’ya, Beşiktaş’a, Sultanahmet’e, Beyoğlu’na, denize, vapura götürsünler beni. Göz görmeyince gönül de umursamaz herhal.

Dur yahu mevzu bu değildi. Mevzu dün gece katıldığım düğündü. Kayınvalidemlerin bir aile dostlarının oğlu evleniyordu, gitmesek de olurdu, ama ben bu fırsatı kaçıramazdım. Taa 2 yıl önce alıp bir türlü giyecek yer bulamadığım Isaac Mizrahi yapımı Target satımı, lacivert, 1960lar tarzı, kocaman etekli elbisemi giymek için bi fırsat! Ebayden üç kuruşa aldığım dünyanın en rahat, ince topuklu, saten ayakkabılarını giymek için fırsat. Ve de gene ebayden beş kuruşa aldığım, yok hayır aşık olup bayıla bayıla kaçırdığım, abiye pardesüyle hava atmak için bi fırsat. Anne sözü dinleyip elbisenin üzerine beyaz yalancı kürk bi etol almam da çok leziz oldu. Aklınızda bulunsun koyu renk elbise ve beyaz etol süper oluyor. Bedeli? Dört buçuk saatlik bir hopörlör işkencesi… Aslında anlamalıydım. Düğün organizatörü merasimin başında zaten bangırdayan ses düzeninin karşısına geçip ”biraz daha açın” anlamında bir el hareketi yapınca anlamalıydım bizi bekleyen felaketi. Abartıyorum sanıyorsanız düğün boyunca en az beş kişiyi kulaklarını tıkarken gördüğümü ifade etmek isterim. Piste çıkanların büyük çoğunluğu da katil hopörlörlerin gazabında ve hedefinden çıkmaya çalışanlardı.

İlk bakışta gelin ve damat için son derece gereksiz bir eylemdi bana göre bu düğün. Masa masa gezmeler, Ankara havası-Salla-Kasap havası sırasına uygun giden parçalar, her düğünün vazgeçilmezi: delice oynayan bir amca veya teyze, muhtemelen gelinle damatı göçerten ama kimsenin beğenmediği yemekler ve tabii gürültü… Ne lüzumu var? İki gönül bir olmuş, kutlaması böyle mi olmalı? Zengini, orta hallisi, hepsi bir, hepsi azap. Dedim. Sonra baktım o gürültü ve hengame içinde gülümsüyorum. İnsanlar Atabarı oynuyorlar. Gelinle damat sanki orada değillermişcesine tatlı talı bakışıyorlar. Bir yabancının asla anlayamayacağı kadar gürültülü, gerdan kırmalı, oynamalı, bu tuhaf şey bir düğün işte. Ve de ondan nefret etmek için her sebep varsa da olabilen gene mutlu oluyor. Ya da şöyle söyleyeyim hopörlörün, tabakların, basık tavanın mutlulukla hiçbir ilgisi yok.

Belki kırmızı ojelerin biraz ilgisi var, bi de bu yazıyla İstanbul’un uzaktan bir akrabalıkları.

Add comment Kasım 15 , 2009

Soru

Bu gazete haberlerine okuyucuların internetten yorum yapabilmeleri özelliği hiç iyi olmadı. Akla zarar abuk sabuk sorular sorarak Aziz Nesin’i kendimize güldürüyoruz. Çünkü cevaptan çok sorudur aklın terazisi (tey tey tey). Misal:

- Bugün,Radikal, H1N1 aşısı konusu: ”Neden hacı adayları aşılanıyor? Onların ne fazlası var?” Soru sorulurken soran şahsın ağzını nasıl burarak hacı dediği gözünüzde canlandı mı? Aferin. Asıl demek istediği şu: Bu hükümet dincidir, ondan hacca giden kendi yandaşlarını aşılıyorlar. Evet bravo, nasıl süper bi mantık. İstiyorlar ki, CHP seçmeni hastalıktan kırılsın, zaten onun için 50 yaş yukarısı risk grubunda değil. Sonuçta kendi oylarını arttıracaklar (!= ironiden anlamaz insanlar için ünlem). Oysa yanıt çok basit. Hacılar milyonlarca insanla ağız ağıza burun buruna temasta olacaklar, hani var ya tavaf, say felan. Sonra kaptıkları envai çeşit sen de Malezyalı ben diyeyim Arap H1N1leri alıp gelecekler, havaalanında ilk iş ailelerine sarılacaklar, eş dost onları ziyarete gelecek, el öpecekler, ohhh virüs bi güzel hoplaya zıplaya gezecek. Yani hacı adaylarının aşılanması kamu sağlığını korumak adına bir önlemdir. Bu hastalık böyle mıymıy olmayıp biraz daha dişli olsa hacı sayısı kısıtlanabilirdi veya Suudiler bu seneki haccı iptaledebilirlerdi. Can tatlı sonuçta.

-Dün, bilimum gazeteler: ”El Beşir’in tutuklanmama nedeni müslüman olması, başbakanın müslümanın soykırım yapacağına inanmaması.” Başbakanın ”ben soykırım görmedim” sözlerini esefle kınıyorum. Kapı gibi BM raporlarını herkes göreceğini gördü, en başta George Clooney gördü, ben ona inanırım. Ki zaten soykırım siz görün diye aleni yapılan bişey değil. Burası yeni fabrikamız, şu folklör ekibimiz, bu da soykırdığımız Afrikalılar demez hiç kimse. Ama ama ama kimse de yukarıdaki sözlere inanacak kadar saf olmasın. Siyaset bilimciler olarak huyumuz kurusun hemen çıkarların peşine düşeriz, öyle ”bu dosttur, şu düşman” laflarına dudak bükeriz. Sudan accayip petrol yataklarının üzerinde oturuyor ve de gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye’nin petrole ihtiyacı var. Bilin bakalım başka hangi ülkenin El Beşir’le süper ilişkileri var ve de soykırımı reddediyor: Çin. 1 milyar Çinli yeni araba alma sevdasına düştü, her gün fabrikalar kuruluyor, Çin petrole susamış, soykırım mı dinler Allah aşkına?

Add comment Kasım 13 , 2009

Previous Posts


Anketler

HSG'yi anlat diyenler, bakınız SIR başlıklı yazı.

Yeni komşu konusunda çoğunluk öyle ya da böyle tanışmak lazım diyor, mümkünse börekle

Yüzde 42'niz zannedersem çalışan anne olmaktan muzdarip olup yurtdışındaki gibi esnek çalışma saatleri olsun istemiş. Yüzde 38 halk kütüphanelerine imrenmiş. Yüzde 4 kitap, oyun, yemek kulüpleri burada da olsa demişler, ee kurun kendi aranızda, laf! Yüzde 17 başka şeylere özlem duymuş: netflix gibi, özgüven ve saygı gibi -ki onları bireysel olarak tesis mümkün değil. Bir de bir kişi hiçbişey istemem, memleketim, memleketim demiş. Ne güzel mutlu bi insan kendisi.

Yeni Yoklama:


Kim ne demiş?

dagkecisi on Kurban
Sevgi on Kurban
Anonymous on Kurban
gunesligunler on Sürfile
tomurcuk on Sürfile

Peynir ekmek gibi gidenler

Ara

Blogroll

Enteresan

Müptelasıyım

Eskiler

Kategoriler

how to add a hit counter to a website

Blog Stats

Sakız ağacı tomurcuğu

Bahar